•7 Ekim´deki Hamas saldırısı ardından İsrail´in Hamas´tan başlayarak İran´ın güvenlik kordonunu tahrip etmesi, Tahran´ı bu savaşın en büyük kaybedeni hâline getirmişti. Önde gelen komutanlarını ya da müttefiklerini Tahran´da bile koruyamayan, hava sahası tamamen İsrail kontrolüne geçen, kendisine yönelik saldırılara adamakıllı mukabele edemeyen İslam Cumhuriyeti ayrıca İsrail´in kendisine saldırdığı 12 gün savaşının sonunda ABD´nin de Firdovs nükleer tesisini ağır bombardıman uçaklarıyla bombalamasını engelleyememişti. •Suriye´den tamamen uzak tutulan, Hizbullah´a yeterince yardımda bulunamayan, saldırıya uğradığında güya dostu olan Rusya ve Çin´den destek bulamayan İran şimdi yaralarını sarmakla meşgul. Devrim Muhafızları da kaybedilen zemini hiç değilse bir oranda geri almaya çalışıyor. İsrail bu hesabın tam görülmediğine inandığı için Trump yönetimini saldırıya ikna etmek istiyor. Genel olarak tüm gözlemciler 2026 yılında İran´a yönelik bir saldırı ihtimalini güçlü görüyorlar. SOLİ ÖZEL - www.aposto.com
İsrailli bakanların, yazarların, düşünce kuruluşlarının sıklıkla Türkiye’yi hedef alan ve onu en önemli “düşman” olarak gösteren açıklamalarına bakacak olursak, İsrail Türkiye’nin birinci derecede tehdit olarak görülmesine zemin hazırlıyor her geçen gün.
Uçak alacaksa, askerî gemi inşa ediyorsa, füze yapıyorsa hemen bunun İsrail’e erişimini hesaplıyorlar. Gazze’de Türk askeri olacaksa, yardım kuruluşları girecekse, Hamas’la görüşmelere Türkler katılıyorsa, Akdeniz’de tatbikat yapıyorsa tüm bunları İsrail’e karşı bir tehdit olarak görüyorlar. Bunun için de ne yapılması gerekiyorsa yapmaya niyetliler. Yunanistan-Kıbrıs ittifakı da bunun son örneği. Asıl mücadele verdikleri yer ise ABD içinde. F-35 programına çomak sokmak dâhil, Türkiye lehine olabilecek ekonomik, askerî ve siyasi her konuyu engellemek için lobileri ve açık/gizli ajanları tarafından yoğun faaliyet içindeler.
Türkiye henüz İsrail kadar paranoya hâlinde değil. İsrail tehdidi resmî olarak güvenlik paradigmalarında değişikliğe sebep olmadı. Türkiye’nin güvenlik mimarisi hâlâ İsrail’i ilk tehdit olarak görerek inşa edilmiyor.
Fakat güvenlik ve siyaset entelijansiyası İsrail’in artık bir tehdit olduğunu dillendiriyor. Hakan Fidan da son on gündür SDG’yi İsrail ile eşleştiriyor. Bu demektir ki İsrail yakın zamanda bir tehdit unsuru olarak resmî makamlar tarafından dile getirilirse şaşırmamalıyız.
Türkiye-İsrail savaşı diğer çatışmalara benzemez tabii ki. NATO üyesi, ABD ile yakın ilişkisi olan, bölgenin en büyük ordusuna, savunma sanayine ve ekonomisine sahip 85 milyonluk Türkiye’nin İsrail ile yaşayacağı savaş, dünyanın gidişatını etkileyecek bir şok dalgası yaratacaktır. Bu nedenle savaş kelimesini ağzına alanların bu kelimeyi çok dikkatli kullanması lazım.
Tamamı : https://kritikbakis.com/israil-turkiye-kavgasi-sertlesirken/
İsrail ynet.news haber sitesine konuşan üst düzey bir İsrailli yetkili, güvenlik işbirliğinin derinliğini şöyle anlatıyor: “İsrail ve Yunanistan arasındaki koordinasyon seviyesi yıllardır son derece yüksek. Sürekli bir diyalog, samimi ilişkiler ve ortak tatbikatlar var. Her yıl yaklaşık 40 ortak tatbikat, eğitim ve istihbarat alışverişi gerçekleştiriyoruz.”
Üç ülke arasında ortak askeri tatbikatlar, artan koordinasyon ve savunma konularında işbirliğinin yanı sıra enerji işbirliği de giderek artıyor.
Tamamı : https://www.dunya.com/kose-yazisi/dogu-akdenizde-turkiye-karsiti-cephe-hiz-kazandi/808439
İsrail’in son zamanlarda Doğu Akdeniz’de elini güçlendirmek için attığı tek adım bu değil. İsrail, Mısır’la da 35 milyar dolarlık bir doğalgaz ihracat anlaşmasına vardı. Ankara Üniversitesi Deniz Hukuku Ulusal Araştırma Merkezi Uzman Araştırmacı Doç. Dr. Ali İbrahim Akkutay, Oksijen’e yaptığı değerlendirmede bunun yeni bir kriz doğurabileceğini belirtti: “Doğalgazın İsrail’den Mısır’a nasıl taşınacağını bilmiyoruz. Bir boru hattı mı oluşturulacak, gemiler mi kullanılacak? Kıbrıs Adası’nın güneyinden geçen hat kullanılırsa bu Türkiye ve Libya arasındaki kıta sahanlığı anlaşmasına aykırı bir durumu gündeme getirebilir.”
Akkutay, “İsrail, Türkiye’nin anlaşmakta zorlandığı Yunanistan ve GKRY gibi ülkeleri kendi tarafına çekiyor. Askeri olacak, zaten Suriye’nin içine kadar gelmiş durumdalar. Öte yandan Güney Kıbrıs’a askeri üsler kuruyor. İsrail, bölgede enerji dinamiğini elinde tutmak istiyor” diye konuştu.
İsrail’in doğalgaz üretimi sadece Lübnan ve Suriye’deki enerji kıtlığını giderecek bir durum değil bölgesel jeopolitiği etkileyecek bir olgu olarak nitelendirilmektedir. Özellikle Trump yönetiminin Sezar ambargosunu kaldırıp Suriye ile Lübnan’ı tek merkezden yönetmeye yönelik tasavvuru ve bölgedeki enerji hatlarıyla yepyeni bir durum yaratmasına yol açacakmış gibi görünmekte.
Daha önce Mısır doğalgazının Ürdün ve Suriye üzerinden Lübnan’a nakledilmesi planlanmıştı. Ancak Suriye’deki iç savaş ve batının ambargosu bu projenin gerçekleşmesini engelledi. İran’ın bölgedeki siyasi nüfuzu ve enerji hattı projesi de bunda rol oynamıştı. Londra merkezli El Mecelle dergisinin yayın yönetmeni İbrahim Hamidi’nin bölgedeki yeni jeopolitikle ilgili görüşlerini dikkate değer bulmaktayız.
Ana başlığı “İsrail doğalgazı ve Ortadoğu’nun yeniden planlanması” olan 20 Aralık tarihli yazı şu noktalara değiniyor:
Tamamı : https://aposto.com/s/israil-yunanistan-kibris-ittifaki-dogalgaz-hatlarinin
Fidan’ın basın toplantısında İsrail’in siyasi-askeri baskısına karşı Türkiye’nin Suriye’nin yanında olduğunu söylemesi tesadüf değildir.
Şeybani’nin basın toplantısında SDG’den 10 Mart anlaşmasına uyacaklarına dair çok bir “ilerleme niyeti” görmediklerini vurgulaması da tesadüf değildir. Anlaşma maddelerinin 31 Aralık’a dek yerine getirilmesi gerekiyordu; bir hafta kadar kaldı.
Aynı şekilde, Ankara’nın Şam’a SDG çıkartmasının hemen öncesinde Savunma Bakanı Güler’in Türkiye’nin İran’a Haziran’daki İsrail-İran savaşı sırasında PKK’nın Irak’tan İran’a silahlı güç kaydırmasına dair istihbarat verdiğini duyurması da tesadüf değildir.
Bu süreçte ABD’nin Türkiye’den Gazze konusunda beklentileri bulunuyor. ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın 16 Aralık’ta Ankara’daki temasları ardından MİY Başkanı Kalın, İstanbul’da Hamas yetkilileriyle, Dışişleri Bakanı Fidan da Miami’de diğer iki arabulucu, Mısır ve Katarlı muadilleriyle ABD makamlarıyla görüştü.
Türkiye hep veren taraf mı olacak?
Bu arada Kıbrıs Rum hükümetinin 1 Ocak’ta AB dönem başkanlığını altı aylığına devralması da tesadüf değil elbette.
Bir yandan Türkiye-AB ilişkilerinde ikiyüzlülük devam ederken, tehlikeli bir oyun tırmandırılıyor Doğu Akdeniz’de.
Tamamı : https://yetkinreport.com/2025/12/23/tehlikeli-oyun-israil-yunanistan-guney-kibris-turkiyeye-karsi/
Onlar artık "düşman"...
Değişir mi? Zor...
İsrail toplumu..
2000'li yıllarda Türkiye'yi dost ülke olarak görüyordu. Tehdit algısı anketlerinde, "Türkiye tehdit diyenler" % 0,8 idi.
İslamlaşmayla, İsrail'e olumsuz bakışlar arttı ve 2010 yılında.. "Türkiye tehdittir diyenler" % 78'e çıktı.
Mavi Marmara'nın hemen sonrası.
2025 yılı... "Türkiye tehdittir diyenler" % 90'a yükseldi.
İsrail toplumunda, "Türkiye'nin tehdit olarak algılanması", İsrail toplumunun; Türkiye'ye dönük hedefleri, toprak talepleri, saldırı arzuları olmasından kaynaklanmıyor. Türkiye'nin İsrail'e dönük söylem ve eylemlerinin İsrail toplumunda oluşturduğu psikolojik etkilerden kaynaklanıyor.
İsrail toplumunda bu olumsuz bakışın artmasında, "İsrail'de aşırı sağın yükselmesinin" de etkileri var.
Türkiye toplumu..
Türkiye'de, "İsrail'e olumsuz bakış", 2000'lerde % 80'e ulaşmış vaziyetteydi. Daha öncesine dair veri bulamadım.
2025'te ise, "İsrail'e olumsuz bakış" % 94'e ulaşmış durumda. İsrail'in Türkiye üzerinde emelleri var diyenler bile % 89.
Türkiye toplumunun İsrail'e olumsuz bakışları; "Filistin sorununun etrafındaki gelişmelerden" ve "Müslüman inanışına dayanan Yahudilere dönük olumsuz düşüncelerden" kaynaklanıyor.
Bu olumsuz bakış, dindar ve seküler Kürtler'de de belirgin.
İsrail'e olumlu bakan Türk ve Kürtler var elbette ama oldukça azlıklar.
Türkiye Toplumu Değişir mi?
Filistin meselesinin çözümüne ilişkin atılacak olumlu adımlar, Türkiye'de "ortalama" toplumsal kesimleri ikna edici ve "dostluğa yanaştırıcı" etkiler oluşturabilir.
Dindar kesimin, inançlarından kaynaklanan, negatif bakışlarının değişmesi ise mümkün olmayacaktır.
Dindar kesimlerin, İsrail'e olumlu bakabilmesi, kanaatimce imkansıza yakın.
İsrail Toplumu Değişir mi?
Türkiye'nin İsrail'e dönük söylemleri "ılımanlaşırsa", İsrail toplumu, "Türkiye'ye olumlu bakış kodlarına" kolayca dönebilecektir.
İsrail toplumu, dini kodları güçlü bir toplum olsa da, "duruşu ve tehdit algılaması", büyük ölçüde, kendisine dönük tehlikelere dayanmakta. Dindarlar, hakim güç durumunda değil.
İşbirliğini zorlaştıran etkenler:
1. Suriye'de süren keskin rekabet
2. Bölgesel Kürt meselesinde, İsrail'in müdahil olabilme ihtimali
3. Türkiye ve İsrail'deki "iktidar iklimlerinin", barışa ve işbirliğine hizmet etmemesi. Gerilimlerin teşviki, iktidarların taraftar konsolidasyonuna katkı veriyor.
4. Dış politik kulvarda büyük kopuş yaşanıyor. NATO'da 2 ülke dayanışma içine girebilecekken, bugün Yunanistan-İsrail-Kıbrıs'ın bölgesel ortaklık kurması aşamasına gelindi.
5. İslam Dünyasındaki rekabette, "İsrail düşmanlığının" oldukça prim yapıyor olması. Şii İslamında da böyle, Sünni İslamında da.
Sonuç:
2 ülkedeki mevcut siyasi iklim sürdükçe, "müstakbel dostluktan bahsetmek", imkansıza yakın.
2 ülkeyi toparlayabilecek, "ortak bir tehdidin" ortaya çıkışı da, bu aşamada mümkün değil.
Küresel savrulma halen hakim eğilim. Bu savrulma, ortak tehditler etrafında daha güçlü konsolidasyonlardan ziyade, daha bireyci duruşları tetikliyor.
Zor dostum zor.. diyelim..
Ama mucizelere de inanmak lazım..
https://adelinasfishta.blogspot.com/2025/12/turkiye-ve-israil-toplumlar-birbirine.html
İsrail'den Türkiye'ye sert-agresif mesajlar hem yönetim düzeyinde hem de medyadaki yazılarda bugün zirve yaptı. Altta mini zincir olarak ekledim:
1) İsrail-Yunanistan ve Güney Kıbrıs liderleri Kudüs'te buluştu, askeri ve güvenlik işbirliğini genişletme kararı aldı. Basın toplantısından Netanyahu'nun şu açıklamasını Yedioth Ahranot son dakika olarak geçti: "Netanyahu, açıklamasında Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın adını anmadan ona yönelik bir mesaj da verdi: “Ülkelerimiz üzerinde imparatorluklar kurabileceğini ve kontrol edebileceğini hayal edenlere şunu söylüyorum: Bunu unutun. Bu gerçekleşmeyecek. Aklınızdan bile geçirmeyin. Kendimizi savunmaya kararlıyız ve bunu yapabilecek güçteyiz; işbirliği de bu kabiliyetleri güçlendirir. Doğu Akdeniz’deki biz demokrasiler, birlikte güvenliği, refahı ve özgürlüğü ilerleteceğiz.”"
2) erusalem Post, Ariel Şaron ve Ehud Olmert hükümetlerinde Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanlığı yapmı olan emekli general Giora Eiland'ın "Sekizinci ve en tehlikeli cephe: Türkiye müttefikten stratejik tehdide nasıl dönüştü" başlıklı makalesini yayınladı. Yazıdaki tez Türkiye'nin, uzun vadede İsrail için İran kadar tehlikeli bir tehdit olabileceği
3) Israel Hayom'da ise Shay Gal imzalı "Avrupa’nın enerji bağımlılığı Türkiye’ye kayıyor, İsrail bir çıkış yolu sunuyor" başlıklı yazısını yayınladı. Özetle, Türkiye, hem güvenlikte hem enerjide bölgesel “kilit güç” olmaya çalışıyor ve bu durum İsrail ile Avrupa için uzun vadeli bir risk oluşturuyor, deniyor. İsrail-Yunanistan-Kıbrıs East Med projesinin çıkış yolu olduğu savunuluyor.
https://x.com/IsinElicin/status/2003170664031629364
Trump’ın Nobel Barış Ödülü'nü alma gayreti dünyadaki pek çok çatışmaya müdahil olması sonucunu getirdi. Bunlardan en önemlisi Gazze’ye yönelik savaşı durdurmasıydı. İsrail Başbakanı Netanyahu’nun yılın başındaki ateşkes planını ihlal etmesine ses çıkarmayan Trump nihayet, İran’ın da bombalanmasının ardından sert bir tavır koyarak üç aşamalı 20 maddelik yeni ateşkes planını taraflara dayattı. Planın ilk aşaması yani İsrail’in bombardımanı durdurması karşılığında Hamas’ın elindeki tüm canlı ve ölü rehineleri teslim etmesi (bir ölü rehinenin naaşı dışında) tamamlanmasıyla ve İsrail’in Gazze’nin yüzde 53’ünü kontrolünde tutmasıyla bitti.
İsrail Genelkurmay Başkanı bu alanın yeni sınır olduğunu söylerken, İsrail her fırsatta Gazze’yi bombalamayı sürdürdü. Hamas ateşkesten de yararlanarak tüm silahlı hasımlarını yok eder ve Gazze’de hakimiyetini yeniden yerleştirirken, uluslararası istikrar gücünün kurulabileceğine dair ümitler de, Doha’da yapılan son zirveden de bir sonuç alınamaması nedeniyle giderek zayıflıyor.
Batı Şeria’da yerleşimci şiddetini önlemeyen İsrail’in Gazze’de kontrol ettiği bölgeden çıkmaya nasıl niyeti yoksa Hamas’ın da kolay kolay silah bırakmaya niyeti yok. Bu durumda planın ikinci safhasına geçmek imkansız değilse de hayli zor gözüküyor.
Bu arada Aralık ortalarında yayımlanan bir plan damat Kushner ve benzerlerinin Gazze’yi bir postmodern tatil beldesine çevirme heveslerinden vazgeçmediklerini gösteriyor. Bu emlak planının, alandaki patlamaya hazır şiddet dengesini bozup, Gazze’nin yeniden inşasına yol açması bugünkü şartlarda mümkün gözükmüyor. Buna karşılık en geç Ekim ayında seçime gitmesi gereken İsrail’in ya da sıkıntıdaki Hamas’ın daha düşük yoğunlukta da olsa savaşı yeniden başlatmaları ihtimali var.
Suriye’nin istikrarlı geleceğine bir hayli yatırım yapan Trump, İsrail’in bu ülkedeki ve Lübnan’daki yayılmacı ve saldırgan tutumunu hayli sert bir dille eleştirdi. Lübnan’da Hizbullah’ın silah bırakması, İsrail’in ülkenin güneyindeki askerî varlığı nedeniyle örgüt direndiği için gerçekleşemiyor. Bu gerçekleşmeden de, Beyrut’ta dünyadaki ikinci en büyük sefaret yerleşkesini inşa eden ABD’nin Lübnan için öngördüğü reformların yapılması ve ülkeye yatırım gelmesi mümkün değil.
Yıl sona ererken Lübnan hükümeti İsrail ile yapılan ateşkesin gereği olarak, güney Lübnan’da Litani nehrine kadar olan alanda Hizbullah’ın silahlarını teslim edeceğini açıkladı. Daha sonraki aşamalarda Beyrut ve Bekaa vadisinde de örgütün silah bırakması gerekecek. Bu durumda Hizbullah ile İsrail arasında yeni çatışmalar yaşanmadan İsrail birlikleri de işgal ettikleri yerlerden çıkarlar.
Suriye’de ise Aleviler, Dürziler ve Kürtlerin merkezi yönetime güvenmemeleri, eş-Şara yönetiminin orduya da aldığı aşırı Cihatçıları kontrol edememesi, IŞİD’in yeniden palazlanmaya başlaması ülkenin istikrarı açısından soru işaretleri doğuruyor. Bazı gözlemcilere göre Suriye’de iç savaşın yeniden başlaması ihtimali çok zayıf değil. Ancak Trump’tan ve yalnızca Batı dünyası değil Rusya ve bir ölçüde Çin’den de tam destek alan eş-Şara yönetiminin savaşı engelleyebileceğine inanılıyor.
7 Ekim’deki Hamas saldırısı ardından İsrail’in Hamas’tan başlayarak İran’ın güvenlik kordonunu tahrip etmesi, Tahran’ı bu savaşın en büyük kaybedeni hâline getirmişti. Önde gelen komutanlarını ya da müttefiklerini Tahran’da bile koruyamayan, hava sahası tamamen İsrail kontrolüne geçen, kendisine yönelik saldırılara adamakıllı mukabele edemeyen İslam Cumhuriyeti ayrıca İsrail’in kendisine saldırdığı 12 gün savaşının sonunda ABD’nin de Firdovs nükleer tesisini ağır bombardıman uçaklarıyla bombalamasını engelleyememişti.
Suriye’den tamamen uzak tutulan, Hizbullah’a yeterince yardımda bulunamayan, saldırıya uğradığında güya dostu olan Rusya ve Çin’den destek bulamayan İran şimdi yaralarını sarmakla meşgul. Devrim Muhafızları da kaybedilen zemini hiç değilse bir oranda geri almaya çalışıyor. İsrail bu hesabın tam görülmediğine inandığı için Trump yönetimini saldırıya ikna etmek istiyor. Genel olarak tüm gözlemciler 2026 yılında İran’a yönelik bir saldırı ihtimalini güçlü görüyorlar.
https://aposto.com/s/eski-dunya-oluyor-simdi-canavarlarin-zamani-2026da-dunya
2025 yılının en önemli olayı, 7 Ekim 2023 günü Hamas’ın İsrail’i cinnet haline sokan saldırısıydı. Aslında İsrail bu saldırıyı lehine çevirebilirdi. Normalleşme sürecine giren ülkelerle birlikte hareket ederek. Ancak İsrail başka bir yolu seçti. Bütün kazanımlarını yok edecek bir yolu. İsrail’in cinnet hali, devşirdiği savaş ve istihbarat gücü ve Amerika başta olmak üzere neredeyse bütün müttefiklerinin bu cinnet karşısında suskunlukları, hatta aktif destekleri bölge ülkelerinin güvenlik tehdit algılarını kökünden değiştirdi. İsrail’in Katar’ın başkenti Doha’da 9 Eylül 2025’te Hamas müzakere heyetine düzenlediği saldırı ise bölge ülkelerinin içten içe duydukları ve her geçen gün büyüttükleri İsrail endişesini teyit eden bir gelişme oldu, o kadar.
7 Ekim saldırısı bölgesel diplomasinin merkezinden sistematik biçimde dışarı itilen Filistin sorununu bir kez daha merkeze taşıdı. Bu Hamas’ın zaferiydi, ancak Gazze’deki Filistinlilere ağır bir bedel ödeterek kazandığı bir zafer.
Tamamı: https://daktilo1984.com/daktilo2/iki-bin-yirmi-bes-gecen-yilin-en-onemli-olayi/
İstikrar gücüne katılımın en somut riski, İsrail ile doğrudan bir askeri temas ihtimalidir. İsrail’in Türkiye’nin bu güce katılımına açıkça karşı çıkması, sembolik değil, derin bir siyasi güvensizliğin ifadesidir.
Böylesi bir ortamda Türk askerlerinin sahaya girmesi, en küçük bir yanlış hesaplamanın bile ciddi bir diplomatik krize dönüşme ihtimalini artırır. Türkiye’nin Gazze konusundaki açık eleştirel tutumu, iç ve bölgesel kamuoyundaki beklentiler ve İsrail nezdindeki algı, Türk unsurlarını “nötr” bir güç olmaktan uzaklaştırır.
Bu koşullarda askerî angajmandan kaçınmak bir zayıflık değil, stratejik akıldır.
Tamamı : https://yetkinreport.com/2025/12/24/gazzede-uluslararasi-istikrar-gucu-ve-turkiyenin-rolu/
The Jerusalem Post, Afrika Boynuzu bölgesinin stratejik bir satranç tahtası gibi olduğunu belirtti. Bu bölgede deniz kuvvetlerinin veya askeri varlıkların varlığı önemli görülse de Husilerin Kızıldeniz’de seyrüsefer halindeki gemilere yönelik saldırıları, deniz seyrüseferinin insansız hava araçları (İHA) ve nispeten basit ve ucuz füzelerle tehdit edilebileceğini gösterdi. Somalili korsanlar da küçük tekneler ve Kalaşnikof tüfekleri kullanarak gemileri kaçırmalarıyla biliniyor.
Gazete, Afrika Boynuzu bölgesinin doğal kaynaklardan yoksun olduğunu ve bu yüzden bölgedeki birçok ülkenin zayıf olduğunu da ekledi. Dolayısıyla İsrail'in Somaliland'ı tanıması, büyük stratejik düzeyde bölgedeki ülkelerin çıkarlarının toplamından daha az olabilir. Birçok ülkenin bu bölgede çıkarları olduğu doğru olsa da bu çıkarlar şimdiye kadar sadece sınırlı katılımla sonuçlandı ve çoğu ülkenin kabul ettiği daha önemli öncelikleri bulunuyor.
İsrail kanalı Channel 12'ye göre İsrail'le Somaliland arasındaki gizli temaslar aylar önce başladı. Söz konusu dönemde İsrail, çatışmaların sürdüğü Gazze Şeridi'nden Filistinlileri ülkelerine almayı kabul edecek ülke arayışındaydı. İsrail'in müttefiki ABD'nin başkanı Donald Trump'ın daha önce ortaya attığı bölge sakinlerini başka yerlere taşıma fikri uluslararası toplumun tepkisini çekmişti.
Times of Israel'in haberine göre, İsrail'in Somaliland'da temasının bir nedeni, bölgenin Yemen'e yakınlığı. Somaliland topraklarına ve hava sahasına erişimin İsrail'e, İran tarafından desteklenen Husi milisleri daha iyi gözlemleme ve gerektiğinde saldırma imkanı vereceği belirtiliyor. Husiler İsrail'e ait hedeflere ve özellikle Gazze'de savaşın başlamasından bu yana İsrail'le ilişkisi olduğu düşünülen ticari gemilere saldırıyor.
Somaliland, 1991 yılında Somali'den ayrıldığından bu yana bağımsız bir devlet olarak uluslararası tanınma arayışında. Ancak daha önce hiçbir devlet bölgenin bağımsızlığını tanımamıştı.
Bazı analistler ise, Somali'den daha istikrarlı bir bölge olan Somaliland'ın bağımsızlığının tanınması için güçlü gerekçeler olduğunu savunuyor. Somaliland'ın son yıllarda Etiyopya ve Birleşik Arap Emirlikleri'nin de aralarında bulunduğu bazı ülkelerle yaptığı büyük enerji anlaşmaları Somali ile gerilimi tırmandırmıştı.
İsrail-Türkiye rekabeti Ortadoğu, Doğu Akdeniz derken Afrika boynuzuna uzandı ve tehlikeli bir aşamaya tırmandı @SerhatGuvenc ve @soliozel2 'in yorumlarıyla
yayının tamamı için: https://www.youtube.com/watch?v=FcrAPMXLRMc
https://x.com/IsinElicin/status/2004949532564771270
Deniz koridoru rekabetinin Afrika ayağı ise Somali-Somaliland üzerinde yoğunlaşıyor.Türkiye’nin en geniş yüzölçümlü büyükelçiliğinin olduğu Somali, büyük çekişmede Ankara’nın yanında saf tutmuş durumda. İsrail’in buna karşı hamlesi ise Somali’den tek taraflı olarak bağımsızlığını ilan etmiş olan Somaliland’ı resmen tanımak oldu. Eli kulağında; İsrail’in ardından ABD’nin de Somaliland’ı tanıması, burada askeri üs kurması an meselesi. Böylece İsrail-ABD ikilisi, hem Somali’nin hemen kuzeyinde kalan ve Çin’in kendi coğrafyası dışındaki ilk askeri üssüne ev sahipliği yapan Cibuti’yi etkisizleştirecek, hem de Akdeniz-Aden Körfezi deniz koridorunun kontrolünde müthiş bir etkinlik kurabilecek.
AK Parti hükümeti ise İsrail-ABD’nin ticaret koridoru çekişmesinde attığı adımlara karşı elinde kalan tek “potansiyel iş birliğine” yönelip, İran ile yakınlaşma yoluna girmiş görünüyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaklaşan İran seyahatini bu açıdan okumak gerek.
Ancak bölgede iğneyle kuyu kazar gibi kurduğu “Şii hilali” yıkılmış, kendi bekasının peşine düşmüş İran’daki Molla rejimi ile işbirliği Türkiye’nin kırpılan bölgesel etkinliğini kurtarmakta ne ölçüde etkili olabilir? Kocaman bir soru işareti...
Sorun, Netanyahu ile Trump arasındaki stratejik çıkarların giderek ayrışmasıdır: İki lider yalnızca Trump’ın Gazze planı konusunda değil, Suriye’de (ABD’nin özel temsilcisi Tom Barrack’ın Türkiye’nin tutumuna yakın durduğu görülüyor) ve Washington’un Beyrut’un yanında konumlandığı Lübnan meselesinde de görüş ayrılığı içindedir.
“Trump’ın bir başarıya ihtiyacı var. Bir şey imzalaması gerekiyor.” Oysa İsrail’in hedefi, şu anda Suriye ve Lübnan’da sahip olduğu askeri harekât özgürlüğünü korumaktır; ancak bu durum, ABD’nin İsrail ile bölgesel güçler arasında manşetlere taşınacak anlaşmalar organize etme çabalarını rahatsız ediyor ve sekteye uğratıyor.
Trump Nobel ödülü istiyor ve son açıklamalarına bakılırsa, Netanyahu’nun “beklenen ürünü teslim etmediğini” düşünüyor — bu hayal kırıklığı duygusu, İsrail Başbakanı’nın ofisinde de karşılık buluyor.
Tamamı :https://kritikbakis.com/trump-israil-icin-bir-kozdan-bir-yuke-donusuyor/
Her ne kadar İsrail ve Türkiye’deki siyasi söylem karşılıklı olarak düşmanlık üzerine kurulu olsa da, Washington’un baskısıyla yeni bir normalleşme sürecinin kapısı aralanabilir. Trump’ın “sekiz savaşı bitirdim” iddiasına bir yenisini ekleyip bu cephede de devreye girip girmeyeceği ise merak konusu'
15 Ağustos 2025’te “Jerusalem Post”ta yer alan habere göreyse Jonathan Pollard'ın ABD Donanma İstihbaratı’nda genç bir subay olarak görevlerinden biri, “USS Liberty Vakası”nı araştırmaktı. Pollard vakayla ilgili bulgu ve belgeleri analiz ettikten sonra saldırının korkunç bir kaza ve bir kimlik karışıklığı sebebiyle gerçekleştiği sonucuna varmıştı. Bu vakanın ardında gizlenen gerçekleri bulmak “kümesteki tilki”nin eline bırakılmıştı. Pollard’ın “kümesteki tilki” olduğuysa 1985’de anlaşılacaktı. Atı alan Üsküdar’ı geçmiş, Pollard kümesteki tavukları parçaladıktan sonra yakalanmıştı.
Tamamı : https://kritikbakis.com/kumesteki-tilki-2-hiristiyan-siyonist-siyonist-casus/
Hindistan’da antisemitizm artıyor mu? Gazze’deki soykırıma karşı düzenlenen protestolar, aslında Müslümanlar ve solun ithal ettiği bir komplo mu? Ve Hindu milliyetçisi, üstünlükçü hükümet, İsrail’i sözde bir “medeniyet müttefiki” olarak keşfettikten sonra kendini şimdi “antisemitizm”le mücadele eden bir konumda mı konumlandırıyor?
Bunlar, yakın zamanda The Times of Israel’de yayımlanan “Hindistan’da Antisemitizm: Hoş Olmayan Bir İthalat” başlıklı yazıda öne sürülen suçlamalar ve iddialardır. Söz konusu makale, Hindistan’ın Yahudilere, Siyonizme ve İsrail’e verdiği tepkiyi analiz etme iddiasındadır ve bazı Hintlilerin Yahudilere karşı giderek daha düşmanca bir tutum sergilemeye başladığını öne sürmektedir. Bu iddiayı desteklemek adına, Hindistan’daki sosyal medyanın dış kaynaklı komplolara verimli bir zemin sunduğu ve yurt dışından sızan Yahudi karşıtı söylemlerin antisemitizmi körüklediği ileri sürülmektedir. Yazı, Hindistan’daki sözde “antisemitizm”in sorumluluğunu Müslümanlara ve sola yüklemektedir.
Tamamı : https://kritikbakis.com/hindistanda-antisemitizm-ithal-bir-oyun-kitabinin-incelenmesi/
Sonuç olarak, hahamların Yahudi kimliğinin güçlendirilmesi ve Yahudilerin yaşadıkları toplumlar içinde asimilasyon riskine karşı korunması yönündeki güçlü çağrılarına rağmen, bu çabaların Yahudilerin diğerleriyle bütünleşmesini ve birlikte yaşamasını bütünüyle engelleyemediğini belirtmek gerekir.
Bu duruma en çarpıcı örneklerden biri, Hanuka ile Noel arasındaki yakın ilişki üzerinden şekillenmiştir.
İki bayramın aynı döneme denk gelmesi, Avrupa ve ABD’deki bazı Yahudi topluluklarında “Christmukkah” olarak adlandırılan, Hanuka ve Noel isimlerinin birleşiminden türetilmiş yeni bir kavramın ortaya çıkmasına yol açmıştır.
Bu bağlamda Noel, 19. yüzyılda, giderek ana akım Alman Hristiyan kültürüne asimile olan bazı Alman Yahudilerinin Noel geleneklerini benimsemesiyle ortaya çıkmıştır.
Günümüzde Noel kutlamaları, özellikle hem Hristiyan hem de Yahudi kökenli bireylerin yer aldığı ailelerde yaygınlaşmış durumdadır.
Bu tür ailelerde iki bayramın gelenekleri bir araya gelmekte, hatta her iki bayram için tebrik kartlarında “Mutlu Noeller” gibi ortak mesajlar yer alabilmektedir.
Mevcut kültürel kaynaşma aracılığıyla, farklı inançlardan insanlar, yeryüzünde barışı, zor zamanlarda inanç ve azmi, herkese karşı iyi niyeti ve en karanlık anlarda dahi ışığı elde etmeye çalışırlar.
İzmir’in Menemen ilçesinde asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay’ın katledilmesiyle sonuçlanan Menemen Olayı’nın üzerinden 95 yıl geçti. 23 Aralık 1930’da yaşanan olayın ardından kurulan Divan-ı Harp’te yargılananlar arasında, Menemen’in Gaybi Mahallesi’nde yaşayan bir Yahudi de vardı: Hayim oğlu Jozef.
Tamamı : https://www.odatv.com/guncel/menemen-olayinin-bilinmeyen-yonu-idam-edilen-yahudi-120128412