Modern Türk mimari mirasının önemli örneklerinden İstanbul Manifaturacılar Çarşısı (İMÇ), Eminönü, Sultanhamam ve çevresindeki bini aşkın manifaturacıyla kumaşçının 1954’te kooperatif kurarak aldığı Atatürk Bulvarı üzerindeki 45.000 m²lik uzun parselde inşa edilmiştir. 1.117 dükkânı, sosyal birimleri, lokantaları ve diğer hizmet birimleriyle kentin bu ilk alışveriş merkezi, 1960’ta 11 projenin katıldığı mimari yarışmayı kazanan Doğan Tekeli, Sami Sisa ve Metin Hepgüler'in ortak tasarımına göre inşa edilerek 1967’de açıldı. Bloklarının bölümlerine Kuzgun Acar, Eren ve Bedri Rahmi Eyüboğlu, Sadi Diren, Füreya Koray, Yavuz Görey, Ali Teoman Germaner ileNedim Günsür’un eserleri yerleştirilerek yapıtlar kamusal alana kazandırıldı.
Zamanla manifaturacıların boşaltmaya başladığı yerlere müzik, plak, DVD sektörü yerleşmiş, ün peşinde koşan şarkıcıların, türkücülerin sesleriyle sazları mekânda yankılanmıştır. Günümüzde kısmen boşalmış durumdadır.
Dolkun Production (Türkiye) ve 7 Hills Foundation (Hollanda) ortak yapımı, Barış Arman’ın tasarlayarak yönettiği, Efe Reis’in yazdığı, Genel Sanat Yönetmenliğiyle dramaturgiyi İpek M. Sur’un, koreografiyi Dilan Yoğun’un üstlendiği ‘Açık Mülk’, İMÇ’nin geçmişini, bugününü ve spekülatif geleceğini mercek altına alan, tamamen mekâna özgün ve katılımcı bir performans, İMÇ koridorlarında yaşanan sıra dışı bir deneyim.
İki emlakçının (Tülin Özen ve Ali Yoğurtçuoğlu) karşıladığı katılımcılar iki guruba ayrılarak rehberlerin öncülüğünde İMÇ bloklarında, dans, şarkı, monolog, çay ritüelleri ve gündelik karşılaşmalarla örülü bir ‘açık ev’ turuna çıkıyorlar. Yatırımcı gibi sunumlara katılıyorlar, her durakta bir hikâyeye tanıklık ediyorlar. Dükkânı bırakmak istemeyen en eski kiracılardan bir kadının kızı (Berfin Ertan), mekânı elden çıkarma arzusunu paylaşıyor; iki grubun bir araya geldiği çay molasında ilginç bir yarışma izleniyor, saldırganca mülkün satılık olmadığını benzersiz bir rap ile ifade eden bir başka kadın (Yeliz Doğan) emlakçının satış dilini çatlatıyor, yolculuk ironiden kırılganlığa, kârdan kayba, gerçekten kurgunun sızdığı çatlaklara gitmeye başlıyor. Yaklaşık bir buçuk saat boyunca oyunu parçası haline gelen izleyici, İMÇ’nin geçmişi üzerinden tarih, kültürel miras, kent belleği konularında farkındalık sahibi olurken hafıza, kayıp, çatışma ve arzuların da pazarlık konusu olduğunu fark ediyor.
Tiyatroyu gösteri salonlarından çıkarıp farklı ortamlarda gerçekleştiren mekâna özgü işler arasında ‘Açık Mülk’ü öne çıkaran önemli bir ayrıntı, performans süresince mekânın boşaltılmadığı, İMÇ’de normal yaşam sürerken yaşandığıydı. Mekânın emekçilerini canlandıran kırmızı işçi tulumlu birkaç performansçı bu duyguyu daha da öne çıkarıyordu.
‘Açık Mülk’ hatırlamanın, birlikte yaşamanın ve kentli olmanın maddi ve manevi yüklerini sorgulamanın mümkün olduğu kolektif bir deneyim alanı olmakla kalmıyor, Festivalin en heyecan verici işlerinden bir oluyor. Önümüzdeki bahardan itibaren yeniden İMÇ’de olacak. Sakın kaçırmayın.
‘Pera’nın Karanlık Odası’
Bir festival klasiğine dönüşen, bu yıl ilhamını Türkiye’nin ilk kadın stüdyo fotoğrafçısı Maryam Şahinyan’ın yürüyüşlerinden alan ‘İstanbul Mon Amour’ projesi, Yiğit Sertdemir’in sanat yönetmenliğinde Kumbaracı50 ekibi tarafından Beyoğlu’nda gerçekleştiriliyordu.

Yolculuk Beyoğlu Spor Kulübü’nde, maske ve kuklaları da yapan Candan Seda Balaban’ın tasarladığı ve yönettiği sözsüz oyun ‘Bozmayın Çekiyorum’” ile başladı. Yüzleri ve perukları kafadan geçirilmiş üç boyutlu mask olan sekiz kadının stilize devinimlerle antik bir körüklü fotoğraf makinesine dönüştüğü bu son derece yaratıcı performansın müthiş uyumlu ekibi aslında kadınlı erkekli bir gruptu.

İkinci durağımız Beyoğlu Sineması. 2Gaybubet Şehri’ni Burçak Çöllü yazmış, müziğini yapmış, metin düzenlemesini ve dramaturgiyi yapan Sanem Öge yönetmiş. Türkiye tarihinin üç ayrı travmatik döneminden üç farklı kişinin öyküleri, kendileri gibi esnaf olan, her üç dönemde de fiilen aktif olan Türkiye’nin ilk kadın stüdyo fotoğrafçısı Maryam Şahinyan’la kurdukları ilişkiler üzerinden birleşiyor.

Burçak Çöllü azınlık olmanın, dünyasında var olmaya çalışmanın, bazen de sadece fark edilmek ve sevilmek ihtiyacının mücadelesini veren bu üç karakter üzerinden Türkiye’de farklı dönemlerde kadın olma hallerine ve ‘öteki’ kavramına da çok boyutlu bir bakış getiriyor. Çöllü’nün yazdığı üç monoloğu ustalıkla iç içe geçirerek diyaloglara, birbirini tamamlayan konuşmalara dönüştürerek incelikli metni dantel gibi ören Sanem Öge, sahnelemesinde ipuçlarını zekice öne çıkararak zamansal farkları ustaca ayrıştırıyor, sağlam oyuncu yönetimiyle kişilerin öykülerini başarıyla aktarıyor.

Manav Panayot Usta’nın bıyığı terlememiş delikanlı çırağı Manoli, ustası gönlünü kırmızı Amasya elma tutkunu genç fotoğrafçı Matmazel Maryam’a kaptırdığından 1937’nin Haziran ayının ortasında Yemiş İskelesinde kırmızı elma avına çıkıyor… Manoli’ye inandırıcı ve sevimli bir yorum getiren Ceyda Akel, İstanbul Rumlarının kaybolmaya yüz tutmuş şivesini çok doğru olarak, tüm müzikalitesiyle yansıtıyor.

Tarih 8 Eylül 1955 perşembe.
Salı günü “Kıbrıs Türktür, Türk Kalacak!” diye bağıran, taşlarla sopalarla her tarafı kıran kudurmuş bir insan seli Şişli’den Beyoğlu’na doğru akmaya başlamış, Lemi Abisi dükkânın kapısına Türk bayrağı asıp “Kıbrıs Türk’tür, Türk kalacak!” diye bağırmış da, kırklı yaşlarının başında, ölüm takıntılı kimyager Leman’la ortak kimya deposu yağmadan kurtulmuş. O günden beri Leman’ın aklı her ayın ikinci perşembesi kimyasallarını satın almaya gelen on yıllık kıdemli müşterisi fotoğrafçı Maryam Hanımda…
Gülhan Kadim, 70 yıl öncesinin Türkiye’sinde eğitimli, meslek sahibi ve kadın olmanın sorunsalını inandırıcılıkla aktarırken, dönemin aydınlarının aymazlığını da ustalıkla yansıtıyor.

Ruşen Bey’in Beyoğlu’ndaki terzihanesi;1970’ler sonu 1980’ler başı.
Milletin sokaklarda birbirini vurduğu, anarşistlerin duvarlara ‘tek yol devrim’ diye yazdığı bu semtten nefret eden 50-55 yaşlarında eli işe yatkın Mediha, kocası öldüğünde dükkânı çekip çevirmek zorunda kalmıştır. Rahmetlinin defterindeki siparişleri tamam ettiğinde burayı kiraya verip Üsküdar’da terzi dükkânı açmaya kararlıdır. Teslim edilmesi gereken, çoğu Foto Galatasaray’a gidecek siparişler de bir gariptir. Payetli, pullu tunikler, büstiyerler, pul işlenmiş bluzlar, püsküllü transparan gömlekler, siyah saten pantolonlar…
Özlem Türkad, Mediha’nın ne yıllarını birlikte geçirdiği çocuklarının babasını, ne etrafındaki dünyayı tanıyıp anlamadan yaşamış oluşunu büyük başarıyla yansıtıyor.
‘Gaybubet Şehri’ sezon boyunca kumbaracı50’de olacak. Kaçırmayın derim.

Yolculuğun son durağında, müzikhole dönüşmüş Metrohan’da, Tarık Yüce’nin yazdığı, Yiğit Sertdemir’in yönettiği ‘DEM’, her biri geçmişten kalan tek bir imgeyle, bir fotoğraf ya da sadece bir izle var olabilme mücadelesi veren üç kişiyi bir araya getiriyor.
Herkesi ağırlayan ama kimsenin fark etmediği, müzikholün görünmeyen emekçisi Tuvaletçi Kız sanki oyunun belleğini taşıyor. Zamanda ve kişilikler arasında gezinebiliyor, bazen hayat kadını Emine’ye, bazen kadının hesaplaşmaya çalıştığı annesine dönüşüyor. Ayşegül Uraz hep Tuvaletçi Kız kalarak farklı kişilikleri ustalıkla ayrıştırıyor.
Bir gece baskınıyla arşivi, sahne kostümleri, kayıtları, notaları ve fotoğrafları yok edilen Adam’ın (Onur Berk Arsanoğlu) sesinin ve şarkılarının var olduğunun tek kanıtı, yüzünün göründüğü parçası yırtılmış olan, Maryam’ın çektiği gençlik fotoğrafıdır. Kaybolan parçayla birlikte kaybolmuş sesinin ve belleğinin arayışındadır. Onur Berk Arslanoğlu Adam’ın trajikomik serüvenini güldürerek yansıtırken cinsel yönelimini de dozunda bir kırıklıkla açığa çıkarıyor. Tuvaletçiyle final düetleri değme profesyonele taş çıkartacak düzeydedir.
Kadın, hayattayken devamlı mutsuz ve öfkeli annesinin hiç görmediği zamanlarından, küsmediği, pişman olmadığı, ah etmediği, en güzel günlerini onsuz yaşadığı günlerden kalan, süslü iğnesiyle, kırmızı ruju ve gülümsemesiyle göründüğü tek fotoğrafı aramaktadır. Sezin Akbaşoğulları Kadın’ı benzersiz derinlik katarak canlandırıyor. Yüzündeki hüzün unutulur gibi değil.
Yiğit Sertdemir, üç farklı karakterin anlatılarını iç içe geçiren ustalıklı metni, mekânı oyuncu gibi kullanarak seyircilerle de iç içe getiriyor, Benzersiz fasıl heyetinin, garsonları canlandıran yardımcı oyuncuların varlığıyla müzikholü inandırıcı kılarak ‘DEM’e, interaktif bir boyut katıyor.
Beyoğlu’nda Maryam Şahinyan’ın görüntülediği karakterlerin izinin sürüldüğü bu yolculuk, kentin yakın tarihini başarıyla anımsatan, tüm hikâyeleri tek bir anlatıymış gibi izlenen müthiş etkileyici bir serüven oldu.
Darısı 30. İstanbul Tiyatrosu Festivali’nin başına!