Yahudi takviminde her ne kadar ilk ay Nisan´sa da, bu bizim aylara göre yılbaşımızdır. Başka bir deyişle Nisan ayında yıl değişmez. Bir sonraki yıla geçiş Tişri ayındadır. Çünkü insanın yaratılışı 1 Tişri´de olmuş ve bu andan itibaren ilk yıl başlamıştır. Bu durumda yılın son ayı Elul´dur.
Yaratılış, aslında 25 Elul’da başlamış, altıncı gün olan insanın yaratılmasıyla son bulmuş ve Şabat’a girilmiştir. 25 Elul Tanrı’nın “Işık olsun” dediği ilk gündür. 1 Tişri Tanrı’nın insanı yarattığı altıncı gündür ki, aynı gün insan günah işlediği için yargı süreci de başlamış ve Roş Aşana yargısı devreye girmiştir. Roş Aşana’nın ikinci günü (aslında bu iki gün uzun bir gün olarak kabul edilir), yaratılışın yedinci günü Şabat’tır. İlk insan son anda yaptığı teşuva ile Tanrı’nın merhametine erişmiş ve adeta devreye giren Şabat da onu korumuştu. O zamandan beri her yıl bütün insanlık bu iki günde yargıya tabi tutulmaktadır. Peki, nasıl oluyor da teşuva yapan birisi günah işlemesine rağmen affedilmekte ve adeta yaptığı yok sayılmaktadır? Bunun sırrı ‘teşuva’ kavramında ve Elul ayının enerjisinde gizlidir. Teşuva kavramı, Tanrı’nın fiziksel yaratılışa başlamadan önce yarattığı bir olgudur. Zohar’da yazdığı gibi, Tanrı adeta her şeyin kilidinden önce anahtarını yapar. Bir dert, sıkıntı ortaya çıkmadan önce onun çözümü de, ilacı da yaratılmıştır zaten. Günahlarımızın tedavisi, ilacı ise teşuvadır. Peki, bunun Elul ayının enerjisiyle ilgisi nedir? Elul ayının burcu ‘betula/ virgo’dur. Anlamı ‘erden, bakire’dir. Aşem Bene Yisrael’i adeta bakire sevgilisi gibi görmektedir. Günah da işlese, Yeremya kitabında olduğu gibi “Geri dön ey erden kız Yisrael” diyerek, teşuva yapıp kendisine geri dönmesini söylemektedir. Teşuvanın kelime anlamı da, geri dönmektir. Günahlarımızdan pişman olup teşuva yaptığımızda, Tanrı yalnız bizi affetmekle kalmıyor, aynı zamanda bizi adeta yeniden ilk günkü bakire sevgilisi gibi görüyor. Bu, sadece Tanrı’nın yüceliği ve merhametinin derecesinde bir af şeklidir. Bir düşünelim; birinin sevgilisi, karısı has veşalom onu aldatsa, sonra da pişman olup af dileyerek, bir şekilde kendini affettirip ona geri dönse de, o kişi söz konusu kadını bir daha ilk günkü bakire konumundaki gibi tertemiz, günahsız görebilir mi? Her zaman bir yara, bir güvensizlik, bir şüphe, bir soğukluk kalır arada. Oysa ki Tanrı diyor ki, günah işleyerek onu aldatmış da olsak, eğer pişman olup ona samimiyetle geri dönersek, teşuva yaparsak, bizi ilk günkü gibi, adeta 0 km kabul edecek. Böyle bir fırsatı, böyle bir yüceliği geri tepmek aklın alacağı bir şey değildir. Nitekim Tanrı da günah işlememizden çok, o günahla ilgili teşuva fırsatını bize vermişken, onu geri teptiğimiz için kızmaktadır.
Her gün Tanrımız Aşem’i hatırlama gereği
Tora’nın bazı yerlerinde Tanrı, bizlere Kendisini hatırlamamız gerektiğini vurgular. Bunlardan biri de, Devarim 8: 18’de bulunan ve bir Yahudi’nin her gün hatırlaması gereken ‘Eser Zehirot/ 10 Hatıra’dan biri olan şu mitsvadır; “Tanrın Aşem’i hatırla, çünkü bugün olduğu gibi, sana servet edinecek kuvveti veren O’dur.” Bu mitsvayla ilgili pasukta şu vurgularda bulunulmaktadır: “Aşem’dir çakmaktaşı gibi sert kayadan sana su çıkaran”, “Aşem’dir sana Man’ı yediren”, “Bu yüzden bolluğa eriştiğinde de, bana bu kuvveti kendi kuvvetim sağladı deme” ve “Tanrın Aşem’i hatırla, çünkü bugün olduğu gibi sana servet edinecek kuvveti veren O’dur.” Buradan çok önemli şeyler öğreniyoruz. İşlerimizle ve kendi meselelerimizle günlük yaşantımızda elbette uğraşacağız, başarılı olmak için mücadele edeceğiz. Ama bu başarının ön şartı, bu kuvveti bize verenin Tanrı olduğunu kabullenmemizdir. Tanrı’yı unutur ve bunları kendi kuvvetimizle başardığımızı zannedersek, o kuvvetimiz giderek azalacaktır. Servetimiz de ya erimeye başlayacak, ya da bize bir bereket vermeyecektir. Oysaki Ramhal, bize çok basit ve etkili bir yol önermektedir. Buna göre, geçimimiz için olağanüstü bir gayret göstermemize gerek yoktur. İhtiyaçlarımız için Tanrı’ya dua etmemiz ve bize verdikleri için şükretmemiz yeterlidir. O zaman, çok büyük bir mücadele vermeden de ihtiyaçlarımız karşılanacak ve dahası, edineceğimiz servetimiz bereketli olacaktır. Teilim 55’te de, bunu destekleyen söyle bir ifade vardır; “Yükünü Aşem’e devret, O seni besleyecektir.” Tanrı’ya güvenip her şeyin kaynağının Tanrı olduğuna inanarak O’na dua eder ve ihtiyaçlarımızı talep edersek, Tanrı atalarımıza çölde kayadan su çıkarttığı ve gökten man yağdırdığı gibi, bizi de en iyi şekilde besleyecek ve geçindirecektir.
Mucizelere şükredebilmek
Mucize deyince, genelde aklımıza doğaüstü olaylar, beklenmedik üst düzey durumlar gelir. Dolayısıyla hayatımızda çok az mucize olduğunu zannederiz. Oysaki mucizeler, Tanrı’nın, doğanın işleyiş mekanizması içinde var ettiği doğal olaylardır. Bu olaylar bazen nadir olur, bazen sürekli. Bazen düşük şiddette gerçekleşir, bazen yüksek şiddette. Biz, bunlardan sadece nadir ve yüksek şiddette olanları mucize olarak nitelendiriyoruz. Yağmurun yağması bizim için normaldir, doğaldır. Ama tufan boyutunda sular ortaya çıkıp her şeyi yok edince bunu mucizevi bir olay olarak algılarız. Oysa Tanrı Tora’da da açıkça belirttiği gibi, tufan için sadece yeryüzündeki ve gökyüzündeki mevcut suları bir şekilde kullanmıştır. Rüzgârın esmesi bizim için doğaldır, ama rüzgâr Babil kulesi olayındaki gibi 70 milleti değişik yerlere sürükleyince veya Kızıldeniz’i yarınca, ancak biz onu mucizevi bir olay olarak nitelendiriyoruz. Oysaki Tanrı, her zaman doğanın içinde var olan mekanizmalarını kullanmaktadır. Bir adım ileri gidersek, aslında yağmurun her yağışı başlı başına bir mucizedir. O yağmur yağana kadar doğanın içinde onu oluşturmak için pek çok mekanizma çalışmıştır. Yağmur yağdıktan sonra da mucize devam eder. Toprak ve ürünleri bereketlenir. Rüzgârın her esmesi de mucizevi bir olaydır. Rüzgâr bulutları hareket ettirerek uygun yerlere yağmurunu bırakmasını sağlar, yine bitkilerin üzerindeki sporların uçuşarak çoğalmalarına yardım eder. Şimdi farkındalığımızı biraz daha arttırırsak, uyumak ve uyanmak da bir mucize değil midir? Yemek yemek, onu sindirmek, yemekteki yararlı maddelerin vücuda karıştırılması ama yararsızların atılması mekanizması mucize değil midir? Ya nefes almak! Bizler ancak bir şeyleri kaybettiğimiz ve sonra bir şekilde geri kazandığımız zaman mucizeleri hissediyoruz. Korona’ya yakalanıp entübe olanların çoğunun söylediği ortak söz, nefes almanın ne büyük bir mucize olduğuydu. Veya prostat hastaları, tıkanıklık yaşayıp tuvalete çıkamadıklarında, tedavi olup normale dönünce, tuvalete çıkmanın bile ne büyük mucize olduğunu fark ediyorlardı. Mucizeler hayatımızdayken, küçük büyük demeden onları fark edelim ve Tanrı’ya hep şükredelim…
Bunları biliyor musunuz?
*Tora’da Yaakov’un çocukları arasında soyundan en detaylı olarak bahsedilen kişinin Levi olduğunu. Levi’nin torunlarının, hatta torun torunlarının dahi detaylarının verildiğini. Bunun sebeplerinden birinin, Levi’nin Moşe ve Aaron’un babalarının dedesi olması. Diğer bir sebebinin, Levi’nin kardeşleri arasında en uzun yaşayan (137 yıl) kişi olması ve bu sürede çocuklarının nesillerini daha iyi eğitme şansı bulması. Bir diğer sebebinin ise, Levi’nin yaptığı teşuva sonrası çok yüksek bir manevi düzeye ulaşarak, soyunun hem Mısır’da asimile olmayıp kölelik yaşamaması, hem de altın buzağı günahında yer almamaları olduğunu.
*Tora’da dolu belasından bahsederken “Bu kez tüm felaketlerimi kalbine göndermek üzereyim” dediğini. Burada ima edilen şeyin, Tanrı’nın, emrini çiğneyenleri cezalandırmak için kullandığı üç unsur olan ateş, rüzgâr ve suyun hepsini birden bu belada kullanmış olduğunu. Geçmişte Sedom ve Amora’yı ateşle, Tufan neslini suyla, Babil neslini de rüzgârla cezalandıran Tanrı’nın, dolu belasında bu kez bu üç unsurun hepsini bir arada kullandığını. Tanrı’nın rüzgâr yardımıyla içi ateş dolu buz taneciklerini Mısırlıların üzerine yağdırdığını.
*Ketoret; tütsü sunağının, ‘sevilen sona bırakılır’ misali Mişkan’daki diğer kutsal objelerden daha sonra imal edildiğini. Nitekim ketoret sunulmadan Şehina’nın Mişkan’a gelmediğini. Bu bakımdan da, ketoret işleminin sabah Mişkan’da ilk yapılan ibadet olduğunu. Ketoretin kokusunun adeta Tanrı’nın katı yargısını yumuşattığını. Aynı zamanda, avludaki hayvan sunağında gün boyu kesilip yakılan hayvanların kokusunu da güzelleştirdiğini.
*Bağışların anlatıldığı Teruma peraşasının, günlük hayata dair pek çok kanunun sıralandığı Mişpatim peraşasının hemen ardından gelmesinin mesajının; Mişpatim’de ticari kanunların bildirildiği ve ancak gelirimizin dürüstlükle kazanıldığına ikna olunduktan sonra, kutsal bir bağış ayırmanın mümkün olduğunu.
*Tora’nın bir yerinde Mısır'dan çıkışta 600000 erkek olduğunun, başka bir yerinde ise sayımdan geçen kişilerin sayısının 603550 olarak belirtildiğini. Bunlar çok yakın sayılar olmakla beraber, aradaki 3550’lik farkın bir açıklamasının olduğunu. Bu kişilerin günah işlemiş ve bu nedenle kampın dışında tutulan kişiler olduğunu. Nitekim, Tora’da toplumun sayımından elde edilen gümüşün 100 kikar ve 1775 şekel olduğunun vurgulandığını. Halkın sayımı yarımşar şekel verilmek suretiyle yapıldığına göre, 100 kikara karşılık gelen bedel olan 300000 şekel, her biri yarımşar şekel veren 600000 kişiyi ifade ederken, ayrıca belirtilen 1775 şekelin, kampın dışında bulunan bu 3550 kişinin verdiği yarımşar şekele vurgu yaptığını.
*Amidada sonradan eklenen lamalşinim berahasıyla beraber toplam 19 beraha olduğunu. Bu 19 berahayı oluşturan cümlelerde toplam 113 kelime bulunduğunu. Aynı şekilde Tora’da toplam 113 kez ‘lev/ kalp’ kelimesi geçtiğini. Tora’nın ilk harfi bet ve son harfi lamedin de ‘lev’ kelimesini oluşturduğunu. Bu bağlamda, Tora’da bahsedilen Tanrıya ‘kalpten’ ibadet etme emrinin simgesinin tefila yani ‘amida’ duası olduğunu.
*Mizbeah üzerinde ateş yakmak için üzüm asması ve zeytin ağacı dışında tüm ağaçların odununun kullanılabileceğini. Üzüm ve zeytinin, İsrael’e özgü yedi meyve içinde ayrı özellikleri olduğunu... Üzümden elde edilen şarap, kutsamalarda ve korbanlara eşlik eden nesahimlerde kullanılırken, zeytinden elde edilen yağın menoranın yakılmasında ve minha sunularında kullanıldığını.
Soru ve yorumlarınız için adresim [email protected]