Kızılçam, doğanın sabırla yazdığı en sessiz şiirdir.
Her biri, toprağa düşen bir tohumla başlar. Rüzgarla savrulan, nereye konacağını bilmeyen, çoğu zaman taşlık, kurak bir yamaca düşen minicik bir tohum…
Tohumcuk hayatın en zorlu mücadelesine adım atar…
Gölge yoktur üstünde…mSu ise duayla gelir… Güneş yakıcıdır, toprak acımasız…
Ama o tohum inatçıdır, çatlar. Kök salmak için derinlere iner.
İncecik bir filiz olur, sabahları güneşe döner yüzünü. Geceleri rüzgarla titrer, ayazla kavrulur ama vazgeçmez yeşermekten.
Bükülse de kopmaz. Gövdesi sertleşir, iğne yapraklarını açar birer birer.
Her bir dalı, yaşama duyduğu inancın kanıtıdır. Ve upuzun yıllar geçtikçe, bu küçük fidan, ormanın kalbinde yükselen bir kızılçama dönüşür.
Ama onun büyümesi sadece kendisine ait değildir. Gövdesinde sincaplara yuva olur. Dallarında serçeler şarkı söyler. Altında tavşanlar dinlenir.
Toprağını sımsıkı tutar, yağmuru yavaşlatır, güneşi dengeler…Ve her sabah, yapraklarının arasından gökyüzüne sayısız oksijen bırakır. Her gün yüzlerce can onun sayesinde nefes alır. Ve bir ağacın sessizce yaptığı iyilik, insanların gürültüsünde kaybolur, gider!!…
Ve sonra bir yaz günü…
Bir izmarit…
Bir kıvılcım…
Bir unutulmuş kamp ateşi…
Bir umursamazlık…
Bir hainlik….
Ve gökyüzünün rengi değişir….
Dallar önce çatırdar, sonra alev alır. Yapraklar tıslayarak yanar. Kuşlar çığlık çığlığa bağırır, toprak susar….
Ve yılların mücadelesi… dakikalar içinde kül olur.
Kızılçam yanar. Sadece kendisi değil, onunla birlikte nefes alan her şey yanar.
Gölgeler yerine küllerin içinde gezinir sincaplar artık…
Ve rüzgar her estiğinde, bir serçenin küle karışmış türküsü savrulur gökyüzüne.
Geri gelmeyecek bir yaşamın ardından…
Bir ekosistem çöker... Bir döngü kırılır… Bir hafıza silinir…
Artık çok geçtir… Kül olan ormanın laneti çöker memleketin üstüne... Kızılçamın bedduası duyulur celladına sessizce; “Benimle birlikte yanan serçenin çığlığı, kulağında çınlasın her gece…” “Gökyüzü sana hep kapalı, nefesin hep eksik olsun” der ömrünce...
***
Her yangından sonra küller kalır geride. Ve her kül, içinde bir ihtimal taşır: Yeniden başlamak.
Doğa vazgeçmez… Kızılçam kolay pes etmez. Yanmış toprağın altındaki kök, hayattadır belki.
Bir fidan, bir gün yeniden çatlayabilir küllerin içinden, seneler seneler sonra yine gölge olur tavşana...
Ama bu defa… Daha sessizdir.
Daha temkinli…
Ve daha yalnız…
Çünkü doğa yeniden başlarken, İnsan çoğu zaman eskisi gibi davranmaya devam eder.
Yine umursamaz, yine hoyrat, yine hain…
Oysa ormanın yeniden doğması için,
Sadece tohum yetmez…
Bir vicdan gerekir.
Bir çocuk, elindeki suyu toprağa döktüğünde,
Bir genç, sigarasını yere atmak yerine söndürüp çöpe attığında,
Bir aile, kamp yaparken ateşini tamamen söndürmeden oradan ayrılmadığında,
Bir öğretmen, ormanı sadece bir ‘biyoloji konusu’ değil, bir ‘emek hikayesi’ olarak anlattığında,
Bir insan, doğaya bakarken sadece manzara değil, yaşam görmeye başladığında…
İşte o zaman kızılçam yeniden yeşerir.
Ve belki bir gün,
Bir zamanlar yanan o ormanın yerinde, yeni fidanlar rüzgarla salınırken, bir sincap yeniden yuva kurar, bir tavşan gölgede uyur.
Bir çocuk, çamların kokusunu içine çekerek yürür…
Çünkü doğa affetmez belki, ama şans verir…
Ve şu cümleyi fısıldar:
“Bir daha olmasın.”
Ve eğer bu kez de anlamazsak,
Bir sonraki sessizlik…
Sonsuz olur.