“Kıyaslama, neşenin hırsızıdır”

Theodore Roosevelt 1800´lü yılların sonunda söylemiş... Sene 2024 ve hala mutluluk peşinde koşan biz insanlar için çok net bir doğru! Belki de teknolojinin de etkisiyle kaçınılmaz bir gerçeklik!

Aylin GERON Yaşam
1 Mayıs 2024 Çarşamba

Yanlış olduğunu gayet iyi biliyoruz ama yine de hızlıca tuzağına düşüyoruz.

Her şeyi ve herkesi karşılaştırıyoruz. Sosyal bir varlık olmamız bu davranışı otomatik olarak hatta çoğu zaman farkında bile olmadan yapmamızın ana sebebi. Sağ olsun sosyal medya da bu işi hızlandırıyor. Şöyle bir Instagram’a bakayım demek yeterli. Hemen kim nerede, ne yapıyor, zayıflamış mı, kimlerle geziyor, ne yemiş, nerelere gitmiş, iş mi kurmuş, sevgili mi yapmış, yine mi spora gitmiş…

Ya ben?

***

Kendimizi konumlandırmak istiyoruz ve egomuz karşı koyamıyor bu içten gelen arzuya. Kendi ‘değerimizi’ ölçmek için, sosyal ve duygusal bir varlık olarak egomuzu beslemek için başvuruyoruz bu yönteme.

Yaşam koşullarımız, fiziksel görüntümüz, performansımız, zor durumlarla baş etme becerimiz gibi birçok konuda karşılaştırma yapıyoruz.

İçgüdüsel olarak kendi becerilerimizi değerlendirme yetisine sahibiz ama bunu hangi motivasyonla yaptığımıza bakmak lazım...

Kendimizi değerlendirmek ve gelişim noktalarımızı tespit etmek için mi, yaptıklarımızla ya da sahip olduklarımızla çevremizdekilerden daha ‘iyi’ hatta ‘üstün’ hissetmek için mi yoksa benzerliklerimizi tespit ederek kolaylıkla sosyalleşebilmek için mi?

1954 yılında Leon Festinger yetenek ve görüşlerimiz hakkında doğru bir çıkarım yapabilmek için benzer insanlarla karşılaştırma yapma ihtiyacımız olduğunu iddia ettiği bir makale yayınladı. Sosyal Karşılaştırma Kuramı olarak da bilinen bu teori görüşlerde benzerlik ihtiyacımız olduğunu vurguluyor. Yani benzer düşünen insanlarla bir arada olduğumuzda kendimizi ait ve güvende hissediyoruz. Ama söz konusu yetenek olduğunda diğerlerinden üstün olmak istiyoruz. Bu o kadar etkili ki genel halimizi, hayattan aldığımız keyfi birebir etkiliyor.

Değerlendirmeyi yapan biz, değerlendirilen biz…

Ne kadar objektif ne kadar güvenilir ki değerlendirme sonucuna?

Hele ki değerlendirme zihnimde oluyorsa!

O günkü keyfine göre çıkıyor değerlendirme sonuçları…

Büyük resmi görmeden sadece gördüklerim ve duyduklarım ile yazdığım senaryolar ile otomatik başlıyor kıyas.

Karşılaştırdığımız birçok şey zihnimdeki benlik algımın bir uzantısı. Kendimle ilişkimin aynası.

Carl Jung “Gerçekte olduğun kişi olmak yaşamın en büyük ayrıcalığı” derken odağı içeriye, kendi becerilerine, yetersizliklerine, gelişim noktalarına çevirmeyi ve ancak bunlarla objektif bir platformda buluşursan “kendin” olabileceğini söylüyor. Kıyas bizi kendimiz olmaya değil bir başkası olmaya davet ediyor.

Yaşımız kaç olursa olsun bu tuzağa düşüyoruz:

LGS’ye hazırlanan bir öğrencim var. Çok çalışıyor. Hedefi yüksek. İçinde onu sürekli eleştiren aktif sert bir kritik yaşıyor. Üretkenliğinden hiç memnun olmadığını söyledi bir görüşmemizde. Bunu nasıl değerlendirdiğini sorduğumda yatmadan önce günü nasıl geçirdiğini düşündüğünü söyledi:

“Çok çalıştıysam iyi de daha fazlasını yapabilirdim diye düşünüyorsam mutsuz yatıyorum, yarın daha iyisini yapacağım diyorum kendime.

Ama bir de şu sınıfımdaki K… yok mu? Her gün bana yaptıklarını anlatıyor. Kaç soru çözmüş, dershanede ne kadar yoğun çalışıyormuş, şu yayınevinin soru bankasını bir gecede bitirmiş…”

Kendini yolda tutan ama yaptıklarından asla memnun olmayan sevgili öğrencim kendisinin kendisine yaptığı yetmezmiş gibi bir de karşılaştırma yapabileceği bir başka kişiyi de sisteme ekliyor böylece…

Peki sen ne yapıyorsun bu arkadaşın anlatırken diye sorduğumda “Hiç, sadece dinliyorum” dedi.

Sizce sadece dinliyor olabilir mi?

İçerdeki kritik performansını değerlendirip sürekli “yetersizsin” diyerek memnuniyetsiz bir ruh haliyle çalışmaya devam etmesini aksi takdirde asla başaramayacağını söylüyor. Ve neredeyse hiçbir gece kafasını yastığa koyduğunda bugün ‘iyi’ bir gündü diyemiyor.

Bazılarınıza bu başarılı olmanın yolu gibi görünebilir ama ben bu sürekli memnuniyetsizliğin ve sağlıklı yapılmayan karşılaştırmanın zehirli olduğunu düşünüyorum. Öyle bir zehir ki gerçeklik algısını bozan, stres pompalayan bir zehir. Böyle devam ettiği takdirde kendi kendini sabote etmesi an meselesi…

Madem kıyası engelleyemiyoruz, o zaman ne yapacağız?

Bu soruya öğrencimle bulduğumuz yanıt netlik ve nesnellik ögelerini temel alıyor. Artık her gün ‘gün sonu’ alıyor. Diğer bir deyişle her ders için ne yaptığını listeliyor. Kaç soru çözdüğünü, hangi konuları tekrar ettiğini yazıyor. Böylece asla doymayan zihni yaptıklarını görebiliyor. Kendini görebiliyor. Kıyas kendini hiç görmez, diğerini görür ve yüceltir. Olanıyla olmayanıyla kendini görmek ile başlıyor herşey. Madem kıyas kaçınılmaz o zaman diğerleriyle değil kendimizin bir önceki haliyle yapılırsa ileri gitmemizi sağlayacağını unutmamak gerekiyor.

13 yaşında bir öğrenci de olsak, 50 yaşında hayatta beklentilerinin farkında bir yetişkin de önce kendimizi iyi tanımamız gerektiğine inanıyorum.

Gerçek dışı kriterler ile memnun olabileceğimiz bir “ben” olmamız mümkün değil. Kendi değerimizi her seferinde yetersizlik, güvensizlik ve hatta uygunsuzluk olarak nitelendirmek depresif duyguların kaynağı. Bu duygularla istediğimiz yere nasıl ulaşabiliriz ki?

***

Bir öğrenci ustasına sormuş:

“Madem karşılaştırma sadece ızdırap veriyor o halde neden hala kendimizi başkalarıyla kıyaslıyoruz?”

Ustası şöyle anlatmış:

“Hayatta iki ok vardır. Bunlardan ilki ile doğarız. Her yaşadığımız zorlukta, yetersizlikte, engelde hissederiz bu okun acısını ve maalesef bunu engellememiz mümkün değil. Ama ikinci oku biz yaparız. Kendimizden her vazgeçtiğimizde, başkası gibi olmak istediğimizde, mukayese yaptığımızda. Bu ok zehirlidir ve gereksiz acılar verir.

İlk ok kaçınılmaz, ikincisi seçim.”

Ebeveynler olarak çocuklarımızı kıyaslama konusuna değinmeden bitirmeyelim.

Kendimize bu kadar toksik etkisi olan bir şeye çocuklarımızı maruz bırakırsak nasıl mutlu, özgüvenli, gelişime açık, kendileriyle barışık bireyler yetiştirebiliriz ki?

Onlar zaten ilk okla baş etmeye çalışırken ikinci oku ellerine ilk veren biz olmayalım!

***

Bir de bu kıyaslardan hep ‘üstün’ çıkanlar var. Aklınıza onlar da gelmiş olabilir. Hep diğerlerinden daha zeki, başarılı, sosyal, güzel…

Üstünlük hissi egonun bir oyunu. O da tehlikeli. Neden mi?

O başka bir yazının konusu…

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün