Gündem: Antisemitizm - 1

Marsel RUSSO Perspektif
27 Eylül 2023 Çarşamba

1930’larda, savaş rüzgarları yaşlı kıta üzerinde sert eserken, ABD deniz aşırı sorunlara kulaklarını tıkamış, Avrupa’da “geliyorum” diyen tehlikeden kendisini soyutlamış bir halde, tek derdini, olası bir zulüm durumunda okyanusun derinliğinden özgürlüğe yelken açmak için kopup gelen umutsuzları sınırlarından içeri almamak olarak tanımlamışken, Charles Coughlin isimli rahibin milyonları radyo önünde birleştirdiğini, ne akranlarım ne de benden sonraki nesiller bilir.

Kanada-Amerikan vatandaşı Peder Coughlin o dönemlerde, Detroit’te aktif bir Katolik rahip ve ABD’nin en etkili isimlerinden biriydi. Yayınladığı dini referanslı programlarda kurguladığı siyasi anlatı Yahudi düşmanlığını aleni şekilde ortaya koymakta, Almanya’da, önüne geçilemeyecek şekilde yükselmekte olan Hitler’in antisemit görüşlerini desteklemekteydi.

Coughlin'in görüşleri, muhafazakâr din aktivizmini vurgulayan 18. yüzyılın sonlarındaki Katolik öğretilerinden etkilenmişti. Fransız Devrimi sonrasında serpilen St.Basil tarikatı, modern ekonomik ve sosyal gelişmelere karşı şiddetli muhalefet bağlamında Ortaçağ kilise doktrinini irdeler. Kilisenin teolojik köklerine dönmesi gerektiğine inanır. Diğer konuların yanı sıra, Kilise’nin tefecilik yasağını yeniden uygulamaya koyması çağrısında bulunur. Pek çok tarikat mensubu, tefecilik uygulamasını modern toplumu etkileyen hastalıkların ana kaynağı olarak görür.

Bu tür görüşler, Coughlin’in kariyeri boyunca radyo yayınlarında antisemitizmle harmanlandı. 1930’daki bir yayında Coughlin, içinden geçilen büyük ekonomik buhranın nedenini tefecilere bağladı: “Modern Shylock[1]'ların şişmanlayıp zenginleştiği, övüldüğü ve tanrılaştırıldığı günü görecek kadar yaşadık, çünkü onlar, modern devlet adamlığının debdebesi altında kadim tefecilik suçunu sürdürdüler.” Rahibinki öyle hesaplanmış bir düşmanlıktı ki, Kristallnacht’a sahip çıkmış, bunu bir Yahudi komplosu olarak adlandırmıştı.

1930’lar boyunca Coughlin, ABD'deki en etkili isimlerden biriydi. Her hafta aldığı ortalama 80 bin mektubun işlenmesi için Royal Oak'ta yeni bir postane inşa edildi. Dahası, haftalık radyo yayınlarının izleyici kitlesi on milyonlarca kişiydi ve bu, modern radyo konuşmasının ve televizyonculuğun habercisiydi… Roosvelt Beyaz Saray’a çıkana dek, onu destekledi. Birleşik Devletleri derin ekonomik krizden çıkaracak tek lider olarak görüyordu kendisini. Ancak, retoriği yeni Başkan’ı rahatsız etmişti. Ayrıca kendisini Washington siyasi çevresinde vazgeçilmez olarak kabul ettirmeye çalışıyordu. Desteğinden haberdar olan Roosvelt, Coughlin’i Beyaz Saray’dan uzak tutmayı seçti.

***

Otomobil endüstrisinin önemli girişimcilerinden Henry Ford, 1938’de, aynı kentin havasını soluduğu Coughlin gibi, Yahudi komplosundan söz ediyor, Hitler’in devasa ırkçı kitabı Mein Kampf’ın İngilizceye çevrilip ABD’de yayınlanmasına ön ayak oluyordu. Nitekim Nazi ideolojisi kendisini yabancılara verilen en yüksek nişanla taltif ediyordu.

Ford’un bir portresine sahip Hitler için Amerika’da bu denli nüfuzlu bir destekçi bulmak paha biçilmezdi. Ford’un gazetesi ‘The Dearborn Independent’ öyle yazılar yayınlıyordu ki, Alman ordularının Polonya sınırını geçmelerinden altı ay önce, New York’un ünlü Madison Square Garden meydanında toplanan 200 bin kişiye ilham oluyordu: “Uyan Amerika! Yahudi Komünizmini ez!” ya da “Hıristiyan Amerikalıların Yahudilerce Ezilmesine Dur!” sloganları mitingdeki havayı anlatmaya yeter.

Ford, ülkesinin savaşa girmesine hep karşı çıktı. Uluslararası ticaretin savaşları önleyecek refahı yaratacağına hep inandı. Ona göre, “savaş, insanın yok edilmesinden kar elde etmeye çalışan açgözlü finansörlerin ürünü” idi. Savaşın başlarında Amerikan ticaret gemilerinin Alman denizaltıları tarafından düzenli olarak batırılmasını, silah ticaretini elinde tutan odaklar tarafından tezgahlandığında ısrar etti. Ford’un Yahudileri kastettiği aşikardı.

Savaşan taraflarla iş ilişkisi içine girmek istemediğini söylemişse de Nazi yönetimine araç ve silah sağlamaktan, dönemin birçok büyük üreticisi gibi, geri kalmadı. Savaşın ilerleyen dönemlerinde Britanya’nın uçak ihtiyacı için harekete geçti; Japonların Aralık 1941’de Pearl Harbor’a saldırması sonucu, Washington’un savaşın dışında kalmasının artık mümkün olmadığına karar vermiş olsa gerek, hiçbir surette haz etmediği Roosvelt’e destek verdi… Ancak Yahudilere hep düşman kaldı.

Anlaşılacağı üzere, antisemitizm salt Avrupa’da var olan bir akım değildi. Kovuldukları yurtlarından Yeni Dünya’ya gelip buralara yerleşmek, kendilerine yeni bir hayat kurmak için okyanusu aşanlarla aynı anda yolculuğa çıkmıştı ve bu diyarlarda, şaşırmayacağımız şekilde, verimli topraklar bulmuştu. Avrupa’da Yahudiler, eleminasyonist bir nefret ideası ile yok ediliyordu. Bunun temelinde, sokaktaki Amerikalıya Manhattan’da “Seig Hitler” diye haykırtan köpürtülmüş duyguların yanında, dünyada kendine hızla yer bulan eugenics[2] hareketi de vardı. Amerika’nın bu fikirlerden azade olduğunu söylemek mümkün değildi.

***

“Bilge biri bana bir keresinde şöyle demişti: ‘Exodus-Çıkış’ kitabı ile başlayıp Hitler’in yaşattıklarıyla perçinlenen Yahudi tarihi, Yahudiler için iki çıkarım yapar. Birinci ders, hayatta kalmaktır. İkincisi ise kimsenin köleleştirilmesine izin vermemektir, çünkü antik ve modern köleliğin neye benzediğini iyi biliyoruz. Birinci yüzyıl bilgelerinden Rabbi Hillel’e atfedilen, ‘Kendim için değilsem, kim benim için olacak? Yalnız kendim için olacaksam, ben kimim? Şimdi değilse, ne zaman?’ sözü Yahudi tarihine anlam katıyor.”

Gazeteci Bari Weiss’ın 2019’da yayınlanan ‘How To Fight Anti-Semitism’ başlıklı kitabından alıntıladığım bu paragraf esas itibariyle, her gün, her an karşılaşılabilecek bir nefrete hedef olmanın Yahudi bireye yüklediği sorumluluğu açıkça ifade ediyor.

Gazeteci Daniel Pearl’ün Pakistan’da öldürülmesi, İlan Halimi’nin 24 gün süren acımasız bir işkence sürecinden sonra yaralı olarak hastaneye kaldırılırken can vermesi, 85 yaşındaki Holokst kurtulanı, Mireille Knoll’un Paris’teki evinde katledilmesi, hemen öncesinde, 65 yaşındaki Sarah Halimi’nin dövüldükten sonra evinin penceresinden ölüme atılması, Toulouse’daki Yahudi okulu Ozar Ha’Torah’ya yapılan saldırı ve ülkemizde yaşananlar…

Berlin Yahudileri, sokakta kipa giymenin veya İbranice konuşmanın sonuçlarının neler olabileceğini biliyor.

Stockholm ve Malmö Yahudileri sinagoglara girerken dikkat kesiliyor.

Brüksel Yahudileri, kentlerindeki Yahudi müzesinin yalnız turistlere yönelik etkinliklerin planlandığı bir yer olmadığını, geçmişte olduğu gibi terör saldırılana da her an hedef olabileceğini öğrendi.

Londra Yahudileri, kısa bir zaman öncesine dek Britanya’nın başbakan adaylarından biri olabilecek, dönemin İşçi Partisi lideri Jeremy Corby’nin, Hamas ile Hizbullah’ı ‘dost’ olarak adlandırdığını unutabilirler mi?

Varşova Yahudileri, hükümetlerinin, üç milyon kardeşlerine mezar olan ve halihazırda 10 bin Yahudi’nin yaşadığı ülkelerinde, “Polonya’nın Holokost sürecindeki sorumluluğunu irdelemenin kanunen yasaklandığına” tanık oldu, kısa süre önce.

İstanbul Yahudileri de 1986 Neve Şalom Sinagogu saldırısından bu yana, ibadet yerlerine girerken, kalın beton duvarların arasından süzülmekle baş başa bırakıldıklarını kulaklara hiç fısıldamadılar mı?

Yahudi mezarlıklarına, kurumlarına yapılan saldırıları, sosyal medyada yazılan ve çizilenleri, kanaat önderlerinin, siyasetçilerin kin ve nefreti körükleyen sorumsuz söylemlerini de unutmamak gerekir. Bugün, nüfusu gitgide azalan Holokost kurtulanlarının bir zamanlar yaka paça toplanıp ölüme gönderildikleri sokak ve meydanların, Yahudi yaşantısı için yeniden hayati güvenlik sorunları arz ettiğini söylemek çok da abartılı olmaz.

Kendisini fiziksel saldırı korkusu altında hissetmek, ideolojik kaynaklı nefreti üzerine çekme tedirginliği yaşamak, yeniden hortladığı hissedilen faşizmin, popülist siyasetin getirebileceği olumsuzluklardan nasıl etkilenebileceğini bilememek.

Bu üç durum, esas itibarı ötekileştirilen her grubun maruz kalabileceği, insan haklarını olumsuzlayan unsurlardır. Öyleyse, yukarıda alıntıladığım paragraf içindeki, Rabbi Hillel’e atfedilen bilgelik dolu sözü, bir kez daha okumakta ve anlamaya çalışmakta fayda var!


[1] Shakespear’in ‘Venedik Taciri’ eserindeki Yahudi tefeci.

[2] Eugenics (öjenik), insan ırkının genetik ıslahı, insan soyunun ıslahı bilimi.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün