CAHİL DESPOTİZMİ

Perspektif
26 Nisan 2023 Çarşamba

Merve Çakır Gök

Dedemin, 92 yaşında vefat ettiğinde, iki savaş arasında dünyaya merhaba demiş sessiz kuşak kohortundan olmanın şanssızlığıyla okuryazarlık dışında tahsili yoktu, ama içindeki okul özleminin tezahürü gibi bir samimiyetle eğitimli insanları çok severdi. Ben üniversitede öğrenciyken 80’lerini sürdüğü halde, ne zaman ziyaretine gitsem kocaman gülümser ve orada olduğum sürece yatağına girene kadar kumaş yeleği, köstekli saati ve ütülü pantolonuyla dimdik oturur, üniversite ortamımdan, hocalarımdan öğrendiğim kıssalardan müteşekkil anlattıklarımı dikkatle dinlerdi.

Biz de O’ndan edindiğimiz bu düsturla davranmaya çalıştık hep. Anne babalarımız, zinhar öğretmenlerimize bozuk üslupla konuşmadı, hastaneye gittiğimizde doktora edebimizce meramımızı ifade ettik, merak ettiklerimiz için doktorun vizite saatlerinde odamıza gelmesini bekledik, hastamıza gelen çiçeklerden hemşireye de hediye ettik, şu benim dosyama bir bakıversene deyip araya kaynamadan, sabır ve zarafetle her halimize nezaket işledik.

Eskiden eğitimli bireylerin bir sebepten iyi eğitim alamamış bireylerden farkı sadece, bir hususta fikirleri sorulduğunda ya da tavsiyeleri istendiğinde gündeme gelir, bunun dışında doktoru, avukatı, terzisi, berberi birlikte çay kahve içip sohbet edebilirdi. Ne biri diğerine üstünlük taslar ne de akıl vermeye kalkardı…

Ama sonra, hızlı kentleşme denen ve bence yalnızca iki kelimeyle ifade edilmesi pek de mümkün olmayan mefhum, insanları taşı toprağı altın, havası suyu elmas diye diye oradan oraya savurdu. Bu savruluş, o tatlı ahengin üzerine tuz biber ekti ve şerli bir sihirli değnek üzerimize değmişçesine, o hızlı kentleşmeye uyum sağlayamayanların aradaki mesafeyi kapatma saikiyle dizginlemek istemedikleri kompleksleri aramıza girdi.

Köylü / Anadolulu, irfanıyla- noksanıyla hep başımızın tacıydı, ama köylülüğünü sindirememiş kentli olma heveslisi acelecilerden kaba, hırçın, muhteris yeni bir nesil türedi. Doktor öldüren, öğretmen döven, tükenmeyen bir hınçla vatanın eğitimlisinden adeta ‘intikam alan’ yeni bir nesil… Bu da sosyolojik homojenleşmenin, ekonomik olanaklara erişimdeki kolaylık ya da zorluğa bağlı olarak sağlanamayacağını, bu sürecin ideolojik ve eğitimsel boyutlarını sağlıklı ele alabilmek için daha uzun yıllara ve planlı kentleşme projelerine ihtiyaç duyduğumuz gerçeğini acı bir biçimde yüzümüze vurdu.

Ve sonra, Alev Alatlı’nın bu yazıyı yazmama ilham olan ve içinde yirminci yüzyılın son çeyreğinde Türkiye’deki jakoben aydınlanmacılığı ve elitist üstenciliği eleştirdiği eserinde bahsettiklerinin terse seyrini izler olduk yazık ki.

“Eğitim, bir halkı peşinde sürüklemeyi kolay ama yönetmeyi zor, idare edilmeyi kolay ama köleleştirmeyi imkânsız kılar.”

Henry Peter Brougham

Birilerinin evlatları gecelerini gündüzlerine katıp okuyup yazar ve dahi darbe oyunlarıyla ölüp öldürülürken; uzaktan hasetle tırnaklarını kemirerek bakanlar, kolay para kazanmanın yolları üzerine destanlar, hızla yükseğe(!) tırmanmanın ince ayrıntıları üzerine, pudra şekeri soslu efsaneler yazdılar…

Ve gücü gittikçe tekellerinde toplayan Cahil Despotlarından yeni bir nesil yaratıp anaokullarından üniversitelere kadar her yere bayrak astılar…

Mühendis olamadıysa da müteahhit, mülki idari amir olamadıysa da belediye başkanı olup umut aldı- beton sattılar! Çoğu zaman onu da beceremeyip o sattıkları betonlardan vatandaşa toplu mezarlar yarattılar.

Gazeteci olamadıysa da bukalemun yandaş olup, iktidarda kim varsa onun kılığına soyunup, yalan tarih yazdılar, yalan haber yaptılar, para aldılar, kıdem aldılar; karşılığında gerginlik, ayrışma ve nefret sattılar!

Sermayesi de eğitimi de olmayanlar içinse en bereketli pazar din oldu; okunmuş terlik, yıkanmış kefen, korunmuş muska sattılar; karşılığında neleeer neler aldılar...

Dünün tüccarlarının cehli ve hasedi paçalarından sızan kifayetsiz çocukları sonra ticareti de bırakıp, direk vatandaş alıp vatan satmaya, ortak alıp, evlat kovmaya başladılar vatandan, kabadayılığa da soyundular. İstediklerine gel, istediklerine git der oldular.

Bizler yurdumuz bilim insanı erozyonu yaşıyor, her yıl avuç avuç eksiliyoruz diye dertlenirken, bu cahil despotlar ömür boyu çabalasalar bilgi varidatlarının zeminine erişemeyeceği eğitimli insanlara hiç sıkılmadan defol git der oldular…

Bu ülkeyi sevmiyorsan işte kapı orda git!

Oysa sevmeyen ülkesini değil, giden ülkesinden değil, artık kokusu burunları sızlatan cahillikten kaçıyor!

Açgözlülükten, vulgerlikten, gözleri tırmalayan şatafattan, kusurlu üsluplardan, memleketin bahçelerini bağbanlarına dar edenlerden kaçıyor!

Bu vatanı kendisine babadan miras kalmış zannedenlerin, kibir ve hırslarının kendilerini götüreceği tek yerden, bir ‘sondan’ kaçıyor...

İşte o sonda, kimin yeğeni olunduğunun, kimin evladı olunduğunun, hangi siyasi partiye oy verildiğinin, kim hazretlerine müntesip olmak hasebiyle hangi makama ref eyletildiğinin, hangi tarikattan el alıp, hangi şeyhe ne verildiğinin beş para etmeyeceği öğrenilecek.

Çünkü…

“Çalışmadan, yorulmadan ve üretmeden, rahat yaşamak isteyen toplumlar; evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini daha sonra da istiklal ve istikballerini kaybetmeye mahkumdurlar.”

Mustafa Kemal ATATÜRK

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün