Epik bir dostluk öyküsü

Belçikalı Van Greoningen ve Vandermeersch´in ´8 DAĞ´ı Cannes´da Jüri Ödülü´nü kazandı.

Viktor APALAÇİ Sanat
3 Ağustos 2022 Çarşamba

Çocuk yaşta bir dağ köyünde tanışan iki erkeğin gerçek hayat hikâyesini anlatan film, edebiyatla sinema buluşmasının başarılı bir örneği. Birbirlerini kıskanmayan, sınırsız seven iki erkeğin örnek arkadaşlık öyküsünü film inandırıcı bir dille anlatıyor. Konusu değişik coğrafyalarda ve dönemlerde geçen bu hüzünlü, melankolik ve duygu yüklü dostluk ilişkisini film, 2,5 saatlik süresinde temposu düşmeyen dinamik bir mizansen eşliğinde anlatıyor.

Paolo Cognetti’nin 2016’da yayınlanan romanından alınan ve Charlotte Vandermeersch ile Felix Van Greoningen tarafından senaryosu yazılıp yönetilen ‘8 Dağ / Le Otte Montagne’, 75. Cannes Film Festivalinde edebiyatı sinemayla buluşturan filmlerin en iyisiydi. Nitekim jüri filmi Jüri Ödülüne, Jerzy Skolimowski’nin ‘E. O.’suyla ortak etti.

Daha önce Van Greoningen’in Kırık Çember / The Broken Circle Breakdown’un (2012) senaristliğini yapan Vandermeersch 8 Dağ’ ile ilk yönetmenlik deneyimini yaşıyor. Van Greoningen ‘Kırık Çember’ ile Oscar adayı oldu ve ‘Belgica’ (2016) ile Sundance Bağımsız Filmler Festivalinde büyük ödülü aldı. 1977 Flandres doğumlu Belçikalı yönetmen- senaryo yazarı- yapımcı, ‘Belgica’ adlı dram filminde bar işleten iki kardeşin öyküsünü anlatmıştı. İlk İngilizce filmi olan Beautiful Boy’ (2018) uyuşturucu bağımlılığıyla ilgili yürek burkan bir dram idi. Film, esrarkeş oğluna (Timothée Chalamet) yardım etmek için çırpınan çaresiz bir babanın (Steve Carell) gerçek hayattan alınan öyküsünü anlatıyordu.

Pastoral tatlar barındıran bir film

Felix Van Greoningen’in hayat arkadaşı olan Charlotte Vandermeersch, 40 filmlik kariyerinde yeteneğini kanıtlamış ünlü bir oyuncu. 48 yaşındaki güzel Belçikalı 75. Festival’in ödül törenine damgasını vuran olayların birinin kahramanıydı. Filmlerinin ödül aldığı ilan edildiğinde sahneye fırlayıp mikrofonu kapıp uzun bir teşekkür konuşması yapan Vandermeersch, yanında sessizce bekleyen Van Greoningen’e dönüp “Seni çok seviyorum” diyerek dudaklarına şehvetli bir öpücük kondurdu. Arkalarından sıradaki ödülü takdim etmek için sahneye çıkan Fransız aktris Carole Bouquet “Ben burada yalnızım ama öpücüğü hak ediyorum” deyince Jüri Başkanı Vincent Lindon hızla yanına gelip Bouquet’yi dudaklarından öptüğünde salondan çılgın alkışlar koptu.

Magazin basınına bolca malzeme sunan bu alışılmadık öpüşme şovunu bir kenara bırakıp filme dönelim. ‘8 Dağ’ birbirlerini kıskanmayan, sınır tanımadan seven, hatalarına hoşgörüyle yaklaşan, derin bir bağla bağlı olan iki erkeğin engin, örnek arkadaşlık ve dostluk öyküsünü, inandırıcı bir sinema diliyle anlatıyor. Bu filmde ilginç bir baba-oğul ilişkileri anatomisi de yapılıyor. Film, konusu farklı coğrafyalarda ve değişik dönemlerde geçen bu hüzünlü, melankolik ve duygu yüklü dostluk ilişkisini, 2,5 saatlik süresinde temposu düşmeyen bir mizansen eşliğinde anlatıyor.

Hayaller, pişmanlıklar, kayıplar, gerçekleşmemiş idealler ve insan doğası gibi güçlü temaların hakkını veren ‘8 Dağ’ın lirik ve etkileyici bir sinema dili var. Yönetmenlerin Alplerde ve Himalaya’da çekimlerini yaptıklarını söyledikleri film, Cannes’da ‘En Güzel Manzaralı Film Ödülü’ olsaydı, rakip tanımadan kesin kazanırdı. 51 yaşındaki ünlü Belçikalı görüntü yönetmeni, Felix Van Greoningen’in fetiş kameramanı Ruben Impens yine harikalar yarattığı ‘8 Dağ’ın başarısında katkı sahibi.  

Ödül töreni sonrası yapılan basın konferansında Charlotte Vandermeersch görüntü yönetmeni Ruben Impens’in iş disipliniyle ilgili çarpıcı bir örnek verdi: “Bir vadideki gün doğumunu filme alabilmek için görüntü yönetmenimiz Ruben Impens ile birlikte geceyi 3000 metre yükseklikteki bir sığınakta geçirdik.”

 

Hayaller, gerçekleşmemiş idealler

Filmin konusuna gelince… Küçük yaşta bir dağ köyünde tanışıp dost olan Pietro (Luca Marinelli) ve Bruno’nun (Alessandro Borghi) yaşadıklarını ve dostluklarını anlatan film, uzun yıllara yayılan gerçek bir dostluk öyküsünü epik film formatında işliyor. Pastoral tatlar barındıran film tabiata yakın yaşayan, şehir hayatından nefret eden, kendi kendine yeten insanların dünyasına eğiliyor. İki yakın arkadaşın çocukluk yıllarından başlayıp, uzun yıllara yayılan ilişkisini anlatan film, iki kahramanımız üzerinden temelde insanın ait olduğu yeri aramasına odaklanıyor. Pietro’nun anne-babasının en büyük tutkusu İtalya’nın dağlarıdır. Yaz tatili için Val D’Aosta Vadisindeki Grana köyüne giden aile, buranın Pietro için en uygun yer olduğunu düşünür. Burada hayvanlarla ilgilenen yaşıtı Bruno ile tanışan Pietro, onunla dağ çayırlarında, ormanlarda ve dik patikalarda dolaşır.

Babalarının çizdiği yolda gitmeyi reddeden Pietro ile unutulmuş bir dağ köyünün son çocuğu Bruno’nun, yıllara yayılan dostluk öyküsünde, doğduğu topraklara sadık kalan, yerini terk etmeyi reddeden Bruno’dur. Ciddi bir birliktelik yaşamasına rağmen, arkadaşı çağırdığında sevgilisini terk edip yanına koşan, destek veren, gidip gelen hep Pietro’dur. Bambaşka düşüncelerle köyden ayrılmasının üzerinden geçen 20 yılın ardından yeniden Grana’ya giden Pietro, burada geçmişiyle hesaplaşmaya çalışır. Şehirde doğup büyümüş, yaşamı arayışlar içinde geçen bu fedakâr insan ile sonraları ‘dağ evine’ kapanıp dış dünyaya kapılarını kapayan, her türlü değişimi reddeden Bruno’nun karakter tahlilleri, Paolo Cognetti’nin romanında da, Van Groeningen- Vandermeersch ikilisinin senaryosunda da çok ustalıklı yapılmış.

Bu konuda, filmin basın toplantısında Charlotte Vandermeersch “Paolo Cognetti bizlere çekim boyunca destek verdi, filmin çekimlerinde yanımızdan hiç ayrılmayıp yönlendirmelerde bulundu. Yabancısı olduğumuz coğrafyada lojistik destek verdi” diyerek Milanolu genç yazara övgü yağdırdı. İlk yönetmenlik denemesini yaşayan Belçikalı sanatçı, ödül töreni sonrası yapılan basın toplantısında ‘8 Dağ’ın yapım aşamasını anlattı: “Arkadaş olmak ne demektir? sorusuna mükemmel bir cevap veren film aynı zamanda büyümek ve dünyadaki yerimizi bulmakla da ilgili. Paolo Cognetti ile tanışmak için Felix ile Val D’Aosta’ya gittik. O coğrafyanın özünü yakalamak, yerin güzelliğini algılamak için, çekimler için seçilen köyde birkaç ay yaşamaya gittik. Romanın ruhuna sadık kalmak için o coğrafyayı keşfetmek şarttı. Filmi tanımadığımız bir ülkede, bilmediğimiz bir lisanda (İtalyanca) çektik.”

Filmin işlevsel müziklerini besteleyen İsveçli Daniel Norgen’in ormanın ortasında yaşayan ve bestelerini ormanda yürürken yazan bir müzisyen olduğunu Vandermeersch’in konuşmasından öğrendik. Filmin iki yaratıcısı: “Belçikalıyız ama filmimizi İtalya’da yaptık. Filmimiz yarışmanın başında gösterildiği için ülkemize döndük. Ödül töreni için geldiğimizde, Dardenne’ler, Lukas Dhont ve bizimle üç Belçika filminin ilk kez Cannes tarihinde ödül listesine girdiğine tanık olduk. Bilmediğimiz bir coğrafyada ve bir lisanda film yapmak bizim için zorlayıcı bir deneyim oldu. Flaman yönetmenlerin uluslararası arenadaki atılımı Cannes’da kendini belli etti. Edebiyatla sinemayı buluşturan filmimiz Paolo’nun müthiş yardımlarıyla oldu. Kendisine ilham veren insanlarla bizi tanıştırdı ve müthiş bir 30 yıllık bir arkadaşlık öyküsünü inanılır kılmamızda yardımcı oldu” dedi.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün

İLGİLİ HABERLER

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR