Holokost ve Araplar – 1

“Tüm halklar gibi Arap halkı da tek vücut olarak düşünen, hareket eden bir halk değildir. Değişik dünya görüşlerine sahip, değişik ideolojilerle harmanlanmış bir yapısı vardır. Yaşadıkları ülkelerdeki siyasi iklimlere ve arka planlara göre şekil bulmuş düşüncelere sahiptirler.”

Marsel RUSSO Perspektif
29 Nisan 2020 Çarşamba

İsrail’de son seçimlerde Birleşik Liste’den Knesset’e giren Mansur Abbas’ın, Yom Aşoa anma birleşiminde, kürsüden yaptığı konuşma, geçtiğimiz günlerde haber kanallarının en ilgi çeken konuları arasındaydı. “İslam Hareketi’nin kurucusu Şeyh Abdullah Derviş’in öğrencisi, dindar Filistinli bir Arap olarak, yıllar boyunca acı çekmiş Holokost kurbanlarının ve kurtulanlarının ailelerine empati ile yaklaşıyorum. Burada, bugün ve sonsuza dek Yahudi halkı ile dayanışma içinde olmak için bulunuyorum…”şeklinde sonlandırdığı konuşma bir Arap milletvekilinin, bugüne dek, konu ile ilgili verdiği en destekleyici mesajı içeriyordu.

Haber, birkaç sene önce bir sahafta bulup aldığım bir kitabı okuma sıramın başına çekmeme neden oldu. Kitabın yazarı Gilbert Achcar Lübnanlı bir Hıristiyan. Londra Üniversitesinde uluslararası ilişkiler profesörü. İlgi alanı ise Ortadoğu ve Kuzey Afrika. Bu ana başlık altında, ABD dış politikası, küreselleşme, İslam ve İslam köktenciliği ile ilgili de çalışmaları var. Kendisini sosyalist olarak kimliklendiriyor. 

2010 yılında yayınlanan elimdeki kitabı ‘The Arabs and The Holocaust – The Arab – Israeli Wars of Narrative’ başlığını taşıyor. Arap halkının, Holokost’u, Yahudi milliyetçiliğini, Yahudi düşmanlığını nasıl konumlandırdığını, kendi sosyalist hayat görüşü çerçevesi içinde irdeliyor. 

Tüm halklar gibi Arap halkı da tek vücut olarak düşünen, hareket eden bir halk değildir. Değişik dünya görüşlerine sahip, değişik ideolojilerle harmanlanmış bir yapısı vardır. Yaşadıkları ülkelerdeki siyasi iklimlere ve arka planlara göre şekil bulmuş düşüncelere sahiptirler. Bu durumda, genelde Arap kimliğinin toptancı bir yaklaşım ile değerlendirilmemesi gerektiğini…”unutmamak gerekir. Dolayısı ile Arap halkının Yahudi kimliğine ve toplumuna bakış açısı, Yahudi düşmanlığını değerlendirme şekli de – bazı temel konularda – benzerlikler gösterse de, aynı değildir.

Yazar bu anlamda daha detaylı bir inceleme yapmak adına, Arap halkını davranışsal olarak sınıflandırıyor. Arap – Yahudi halklarının karşılaşma, etkileşime geçme kronolojisine bağlı olarak, dünya görüşlerine göre grupluyor: Liberal Batıcılar, Marksistler, Milliyetçiler, Pan İslamcı Köktendinciler…

Göreceli olarak demokratik ve hümanist değerlerle yoğrulmuş Liberal Batıcılar, geçtiğimiz yüzyıl başlarından itibaren yükselişe geçen ırkçı düşüncenin karşısında yer almış. Ortadoğu’da o dönemlerde tohumları atılan Arap milliyetçiliğinin ilk temsilcileri olarak, Arap toplumlarının feodal kimliğini terk etmesini, aydınlanmanın toplumda egemen olmasını savunan, eğitimin, sosyal adaletin önemini kavrayan kişilerden söz ediyoruz. Bu anlamda Nazi ideolojisinin güttüğü ırkçı ve eleminasyonist yaklaşıma tamamen karşı durmaktaydılar. Bu ırkçılığın, Yahudi milliyetçiliğini azdıracağını ve bunun, Filistin özelinde sorunlara neden olacağını dile getiriyorlardı.

Gilbert Archar

Siyonizm onlar için Nazizm’in kustuğu nefretten beslenen tehlikeli bir akımdır. Nazi ideolojisinin kötülüklerini arkasına alarak, Yahudi yayılmacılığını savunmaktadır. Devletler topluluğu ve özelde I. Dünya Savaşı’nın muzaffer ülkeleri, Nazizm’in problem olarak ilan ettiği Yahudi sorununa duyarsız kalmışlar, onların Filistin’de yapılanmalarını haklı çıkartacak siyasi adımlar atarak, burada yaşayan Arap halkını sırtından bıçaklamışlardı.

Tarih olarak yüz yıl önce tam da bu dönemde San Remo’da imza altına alınan ve Filistin’i Britanya’nın siyasi kontrolüne terk eden anlaşmanın yasal hale getirdiği 1917 Balfur Deklarasyonu, Arapların hilafına Ürdün Nehri ile Akdeniz arasında kalan topraklarda bir Yahudi Ulusal Yuvasının oluşmasının önünü açıyordu. Bundan güç alan Siyonist girişimin 1930’lara gelindiğinde, en büyük destekçisi Nazizm’in ürettiği ırkçı görüştü, onlara göre!

Bu motif, o zamanlardan bugünlere, Arap söylemlerinin dayandığı önemli bir argüman olmuştur. Kitaptan alıntıladığım aşağıdaki metin, argümanı somut halde ortaya koyar…

“Bütün dünyanın yaptığı gibi bizler de, Nazi ideolojisinin Alman halkının içinden yabancı unsurların ayıklanmasına dayanan görüşünü kesin bir ifade ile ret ediyoruz… Ancak bir haksızlığı, daha vahim sonuçlar çıkartacak başka bir haksızlık ile düzeltmek doğru sonuçlar vermez. Yahudilerin bu topraklarda 20. yüzyılı aşkın süredir yaşadıkları yadsınamayacak bir gerçektir. Ancak böylesi bir zaman aralığından sonra bu topraklarda hak iddia etmeleri bir ütopyadan öteye gidemez…”[i]

1934 Ağustosunda Cezayir’deki Konstantin pogromu sonrasında Suriye’de İngilizce yayınlanan bir gazetede, saldırılar ve Yahudi düşmanlığı kesin bir dille kınanmaktadır: “Cezayir’de Müslümanların Yahudi karşıtı saldırılarda bulunmaları ile Hitler Almanya’sında Yahudilere karşı yürütülen düşmanca tavırları kınıyoruz. Yahudi dini, dünyadaki saygın dinler arasındadır ve ona gerekli saygıyı göstermek tüm diğer inanışlara bağlı herkesin görevidir. Siyonizm ile savaştığımız doğrudur. Ancak Siyonizm tüm Yahudileri temsil etmemektedir. Araplar antisemitime kesin bir dille karşı çıkmalıdırlar. Bu bağlamda Kuzey Afrika’da meydana gelen olayları bir günah olarak gördüğümüzü ifade etmeliyiz…”[ii]

Şubat 1939’da Londra’da toplanan St. James konferansında Filistin Arap Heyetinde bulunan George Antonius, liberal Arap milliyetçiliği akımın önde gelen isimlerindendi. Filistin’deki manda yönetimi ile iyi ilişkiler içinde olan bir isimdi. Balfur Deklarasyonunun Arap halkının sert itirazlarına neden olan varlığına karşı geliştirdiği ve aşağıda alıntılayacağım düşüncelerini not ekmekte fayda var!

“Filistin’in, alabileceği kadar Yahudi’yi barındıran bir Arap devleti olmasının önünde duran ne olabilir? Siyasi ve ekonomik anlamda serbest, barış, güven ve haysiyet içinde yaşayan ve en geniş anlamda vatandaşlık haklarına sahip olan Yahudi bir nüfus, neden olmasın? Avrupa Yahudiliğine reva görülen eziyetin reçetesini Filistin’de aramak, demografik açıdan da mümkün değildir…”[iii]

Esas itibarı ile Filistinli liberal batı yanlısı Arapların dünyada gelişen olaylara bakış açılarında ırkçılıkla lanetledikleri Nazizm’e ve halkların baskılanması ile hayat bulan faşizme karşı bir duruş vardır. Yazar, bu anlamda düşmanlarının düşmanları ile dost olmama konusunda hep seçici ve ısrarcı olduklarının altını çizer...  Düşmanları Siyonistlerdir. Düşmanlarının düşmanı ise Nazilerdir. Onların gözünde, Yahudi halkına zulüm eden Nazilerle, bu zulümden medet uman Yahudi milliyetçileri birdir. Bir adım öteye, Britanya’yı da bu Yahudiler ile birlikte işin içine katarsak, iki ayrı düşmanın düşmanı ile taraf olmama olayı söz konusudur…

Bugünün liberal Arap söyleminde hâlâ bu argümanlara rastlamak mümkündür. Gerçi bu söylemin gündelik siyasete akseden etkisi siyasal İslam tarafından, en hafif tabiri ile, yetersiz bulunmuştur.

Tarihte yaşananlar, olayların bu denli basit bir çizgide ilerlemediğini, Arap liberallerinin Avrupa’da Hitler ve adamları tarafından pompalanan Yahudi düşmanlığını anlamada başarılı olamadıklarını gösterir. Savaşın başlaması ile liberal Arapların, Arap milliyetçiliği içindeki etkisi gitgide azalacak ve yerini Hacı Emin el Hüseyni’nin Nazi yanlısı söylem ve icraatlarına bırakacaktır. 



[i]Joseph Achar – Universite de Lyon, 1934 doktora tezinden alıntıdır. (The Arabs and the Holocaust – S.30)

[ii]Elif-Ba gazetesi, 12.02.1935 yayını (The Arabs and the Holocaust – S.40)

[iii]The Arab Awakening – George Antonius, 1938. S410-411