Hitler’e rağmen Almanya

Alman halkı I. Dünya Savaşı sonrasında yaralı, çökmüş bir ulustu. Doğal olarak içinde biriken hırsı ortaya koyması için gerekli zemini kendisine en iyi şekilde pazarlayanın arkasından gitti. Gitti çünkü siyasi olarak neyi nasıl yapacağını bilemiyor, kendi geleceğine hüküm edememe hissine teslim oluyordu.

Marsel RUSSO Perspektif
25 Eylül 2019 Çarşamba

Uzunca bir süredir bu sütunlarda yirminci yüzyılın ilk yarısında dünyayı ateşe veren olayları, kişileri konu ediyorum. Dönemin mirası o denli karmaşık ve o denli zengin ki, bir kişi ve olaya derinlemesine yer vermek ve bu arada bir diğerini pas geçmek haksızlıkmış gibi geliyor. Eski sayılara baktıkça, zamanın nasıl hızla akıp gittiğini de, çaresizce görüyor insan! Daha geçen gün yazdığımı düşündüğüm bir yazının üzerinden üç yıl geçtiğini fark etmek beni paniğe sokmadı desem yalan olur.

Tarih Atölyesinde irdelemek istediğim çok şey var, dolayısı ile Nazizm ve etkileri bağlamında açtığım parantezi, en azından şimdilik, kapatmak isterim. Bunu yaparken de, Sebastian Haffner’in İletişim Yayınları tarafından çıkarılan ‘Hitler Üzerine Notlar’ adlı kitabından işaretlediğim bazı önemli konuları paylaşmam faydalı olur, diye düşündüm.

1945’in 30 Nisan’ında, Berlin’de, yeni başbakanlık binasının yakınındaki bunkerde intihar etmeden birkaç gün önce kaleme aldığı vasiyetinde Hitler, Almanya’nın geri kalanına, uluslararası Yahudilikle savaşılması gerektiği, bunun Alman ırkı için bir varoluş nedeni olduğunu yazıyordu.

Oysa Alman halkının geri kalanı onunla köprüleri çoktan atmıştı. Haffner’e göre Temmuz 1944’teki suikast girişiminden sonra, Hitler daha sabit fikirli, daha inatçı, daha şüpheci olmuştu. Ordu generallerinin ve yakın çevresindeki ileri gelenlerin, savaşı sonlandırması adına dile getirdikleri önerilere ve telkinlere aldırmadan, halkını kuyunun dibine yuvarlanmaya adım adım sürüklüyordu.

Haffner, kitabının ‘Hıyanet’ başlığını koyduğu son bölümünde, “Hitler’in gazabına uğrayan hangi halk varsa, savaştan sonra çok elverişli konuma sahip oldu” saptamasını yapıyor. Polonya’nın gerçekçi sınırlar içinde var olmaya devam ettiğini; Sovyetlerin Soğuk Savaş’ın iki kutbundan biri olarak dünyaya hükmetme yarışında önemli bir konuma geldiğini; iki bin yıldır siyasi bir varlık gösteremeyen Yahudilerin 1948’de kendi devletlerini kurduklarını ve devletler topluluğu içinde itibarlı bir konuma ulaştıklarını ifade ediyor.

Buna mukabil, başta Britanya, Almanlar tarafından işgal edilmiş olsa da, tam tahribata uğramayan Fransa dahil diğer batı Avrupa ülkelerinin, büyük siyasi prestij kaybına uğradıklarından söz ediyor. Kabaca düşünecek olursak, söyledikleri mutlaka eksik, ancak yanlış değil.

I. Dünya Savaşı sonrasında, başarısız Wiemar Cumhuriyeti döneminde serpilmeye başlayan Nasyonal Sosyalist söyleme göre, bin yıl sürecek III. Reich ile taçlanacak Alman halkı ise, Haffner’e göre en büyük kaybedendir.

1944 yılı sonlarında, yenilgi kaçınılmaz bir şekilde ortada iken Alman halkı için iki seçenek vardı. Batıya doğru kaçarak ilerleyen Amerikan – Britanya ordularına teslim olmak ya da doğudan kopup gelen ve neredeyse Oder Nehrine dayanan Sovyet ordularına teslim olmak…

Almanlar evlerinin, işyerlerinin kapılarına beyaz bayraklar asarak köylerini, kentlerini korumaya çalışıyordu. Oysa Hitler, kendilerinden son bir fedakârlık bekliyordu: topyekûn bir savaş… İhtişamından geriye fazla bir şey kalmamış SS kuvvetleri, Hitler ile halk arasına sıkışmıştı. Göring’in Hitler ile köprüleri atarak batıya doğru kaçtığı, Himmler’in benzer şekilde Amerikalılara ya da İngilizlere, özgürlüğü kendinde kalmak üzere, teslim olmak için planlar geliştirdiği bir dönemde, halktan daha fazlasını beklemek olası değildi, hiç şüphesiz. Ancak teslim olmayı, düşmanla anlaşma sağlamayı ihanet sayan bir Hitler faktörü vardı ve bu hala en geçerli olandı… Veya belki de en korkulandı…

Hitler’in, genelkurmayının itirazları pahasına giriştiği son Ardennes harekâtı, Normandiya’da karaya çıkan ve Almanya’nın bağrına doğru sarkan müttefik kuvvetleri tarafından püskürtülmüştü. Artık Alman ordusunda da geriye pek bir şey kalmamıştı. Çocuklar ve yaşlıların oluşturduğu son savunma gücü de un ufak olmuştu.

Alman halkının beklentileri bu değildi. Kendilerine uzun yıllar boyunca anlatılan bu değildi. Tüm Almanca konuşan halkların tek bayrak altında birleşmesi, doğuda daha verimli coğrafyaya doğru genişlemek, Alman halkının – yoksa Ari ırkı mı demek gerekir? – refahının, büyüklüğünün tesisi, bin yıl sürecek III. Reich bu değildi.

Hitler için ise bunkerde geçirdiği son haftalarda her şey çok netti. Alman halkı ilahi takdirin kendisine biçilen görevi yerine getirememişti, diğerleri tarafından yenilmişti. Artık yaşamaya hakkı yoktu. Güçsüz ve amaçsızdı. Bir mağlup olarak doğadan ayıklanması gerekiyordu. Ölüm ile yüzleşmeli ve her başarısız gibi yok olmalıydı.

19 Mart 1945’te yayınladığı Führer buyruğu ile Hitler, Almanları, hem de eksiksiz hepsini, savaştan sonra ayakta kalmanın bütün imkânlarından yoksun bırakma niyetini açıkça ortaya koyar.

“Bütün askeri ulaşım, haberleşme, sanayi ve bakım tesisleri, keza Reich sınırları içerisinde bulunan ve düşmanın derhal veya öngörülebilir bir süre içerisinde bir şekilde savaşını devam ettirirken faydalanabileceği her türlü maddi değer tahrip edilmelidir.”

Oysa düşman ordularının, en azından batılı güçlerin, “Alman ulusunun en ilkel şekilde yaşamaya devam etmek için ihtiyacı olan dayanakları…” tahrip etmeye niyetleri yoktu.

Kendisine karşı çıkan yakın çalışma arkadaşı Albert Speer’in tanıklığından durumu takip edelim. Speer, Hitler’in itirazlarına, ‘buz gibi bir sesle’ şöyle karşılık verdiğini söyler:

“Eğer savaş kaybedilirse ulus da kaybedilmiş olacak. Alman ulusunun en ilkel şekilde yaşamaya devam etmek için ihtiyacı olan dayanakları koruma çabasına gerek yok. Tam aksine, bunları bizzat tahrip etmek daha iyi. Çünkü ulus daha zayıf olduğunu ispatladı, gelecek tamamen Doğu ulusuna ait. Bu kavganın sonunda geri kalanlar zaten değersizdirler. Değerli olanlar savaşta verirler canlarını…”

Hitler çok dana önce, 1941 Kasım’ında, henüz orduları Rus steplerinde yenilgiyi tatmamışken, niyetini açıkça ortaya koymuştu: “Bu konuda gözümü kırpmam bile, eğer Alman ulusu bir gün gelir de mevcudiyeti için kanını akıtacak kadar güçlü ve fedakar olmazsa, o zaman o da geçip gider ve daha güçlü bir ulus tarafından yok edilir. Bu takdirde Alman ulusu için tek damla gözyaşı dökmem.[1]

Hitler Almanları gerçekten seviyor muydu? Almanya’yı, Alman halkını gerçekten tanıyor muydu? Halkın gereksinimlerini iyice anlamış mıydı?

Haffner kitabının son paragraflarında bu soruları yanıtlamaya çalışıyor. Hitler’in Almanları hiçbir zaman tanımaya çalışmadığı sonucuna varırken, ağır bir mirasa mahkûm ettiği bu halkın kendisi için seçilmiş olduğuna vurgu yapıyor. “Almanlar Hitler’i sadece bir iktidar aracı olarak ilgilendirdi. Almanya için büyük ihtirasları vardı.”

Alman halkı I. Dünya Savaşı sonrasında yaralı, çökmüş bir ulustu. Doğal olarak içinde biriken hırsı ortaya koyması için gerekli zemini kendisine en iyi şekilde pazarlayanın arkasından gitti. Gitti çünkü siyasi olarak neyi nasıl yapacağını bilemiyor, kendi geleceğine hüküm edememe hissine teslim oluyordu.

Ancak Hitler’in beklentileri ile Alman halkının beklentileri birbiri ile örtüşmüyordu. Evet, önerdiği yöntemler ulusa ya da Nazi söylemi çerçevesinde kalmak gerekirse, ırka hoş geliyordu. Ancak hiçbir Alman, kalkıp da Rus topraklarının derinliklerine yerleşmek istemiyordu.

Yahudilerin katli de, tıpkı doğulu Slavların egemenlik altına alınması fikri kadar anlamsız geliyordu Almanlara. Nürnberg Mahkemelerinde olsun, Eichmann’ın yargılanması sürecinde olsun, ifadeler hep aynı idi: “Biz verilen görevleri yaptık…!”

Görevlerini yerine getirirken Alman halkının kafasında, artan refahı, haksızca ele geçirdiği ekonomik gücü, yaşamakta olduğu şatafatlı hayat vardı. Bu ona uyuyordu. Ancak bunu yitirmeye başladığı anda, Führer’inin kendisinden talep ettiği desteği vermemişti.

Hitler ile halk arasındaki köprüler yıkılmıştı çoktan. Halk kendisine söyleneni yapmış ancak ona sahip çıkmamıştı. Yine Haffner’den bir tespit: “Napolyon’un çöküşünden 30 sene sonra Fransa’da başka bir Napolyon cumhurbaşkanı seçildi. Hitler’in intiharından 30 sene sonra, onu kendisine referans gösteren ve onun çizgisini devam ettirmek isteyen hiç kimse siyasi olarak en ufak bir şansa sahip olamaz. İyi ki de böyledir…[2]

Sebastian Haffner, ‘Hitler Üzerine Notlar’ adını verdiği kitabı 1978’de yayınladı. O günden bugüne geçen süre, bize, dünya politikasında, esas itibarı ile çok bir şeyin değişmediğini gösteriyor.

Almanlar, Hitler’in kanla kuramadıkları güçlü devleti, refah toplumunu sonradan oluşturdu. Doğu ile Batı’nın birleşmesi ile oluşan Almanya bugün dünyaya yön veren önemli oyunculardan biri. Çoklukla kendisinin neden olduğu büyük bir travma üzerine kurulmuş İsrail ile yakın işbirliği içinde…

Yine de, “Bir daha asla” seslenişinin anlamı yerli yerinde duruyor. Oyunun aktörleri aynı olmasa da, benzer bir akıl tutulmasının yaşanmayacağı garantisini verecek bir dünya düzeninden hâlâ çok uzağız.

  



Alıntılar, Sebastian Haffner, ‘Hitler Üzerine Notlar’, İletişim Yayınları