Doğru bir soru: Neden Almanya?

Holokost’un neden, Yahudi kıyımlarının gündelik yaşantının bir parçası olduğu Doğu Avrupa’da değil de Almanya’da gerçekleştiği akla gelebilecek ‘doğru’ bir sorudur…

Marsel RUSSO Perspektif
29 Mayıs 2019 Çarşamba

Son Tarih Atölyesi, ‘Neden Almanya’ sorusunun üzerine kurulmuş bir paragrafla son bulmuştu… Tekrar okumak gerekirse: Dolayısı ile antisemitizmin doruk noktası olarak nitelendirilebilecek Holokost’un neden, Yahudi kıyımlarının gündelik yaşantının bir parçası olduğu Doğu Avrupa’da değil de Almanya’da gerçekleştiği akla gelebilecek ‘doğru’ bir sorudur… Yanıtı, Alman ulusunun sosyal yapısında, içinden geçmekte olduğu tarihi süreçte ve Hitler faktöründe bulmak mümkün.

 

Kayser II. Wilhelm’in, Alman İmparatorluğuna biçmiş olduğu geleceği, Yakındoğu’da oynanan ‘Büyük Oyun’ çerçevesinde bunu nasıl planladığını, kısaca Almanya’nın bölgede kaderini Osmanlı ile – daha doğru bir deyişle – Hilafetin merkezi İstanbul ve Halife Padişah II. Abdülhamit ile nasıl paralel hale getirdiğini daha önce paylaşmıştım. Kayser’in doğu politikası elbette ki Almanya’nın emperyalist ihtiraslarını açıkça anlatıyor…

Ancak, Fransız Devrimi sonrası Napolyon savaşları ile darmaduman edilen Alman / Prus ulusunun, Avrupa ile de sorunlarını halletmesi gerekmektedir. Fransa, destekçisi Britanya ve doğuda Çarlık Rusya, Kayser’in önünü kesmektedirler. Bunlarla konumların eşitlenmesi, Kayser’in beklentilerine kavuşması için bir ön koşuldur.

Bunları not ettikten sonra, kendimizi Sebastian Haffner’in ‘Bir Alman’ın Hikâyesi’i başlıklı kitabının sayfalarına bırakalım. Önce, kimdir bu Sebastian Haffner?

Sebastian Haffner, varlıklı bir ailenin çocuğu olarak 1908 yılında Berlin’de dünyaya geliyor. Esas ismi Raimund Pretzel… Hukuk tahsili yaparken, 25 yaşında, Hitler iktidarı koparıyor. Nazi rejiminin hüküm sürdüğü hukuksuzluk ortamında, adalet ile uğraşmanın zorluklarının bilincinde gazeteci olmayı deniyor. Bu arada Yahudi bir aileden gelen sevgilisi Erica Hirsch ile evlenemeyeceği kanunen önüne konuyor. 1935’teki Nürnberg Yasaları buna engel oluyor. 1938’de, büyük pogrom sonrasında, ülkesini terk etmeye karar veriyor. Londra, Wimbledon’a yerleşiyor ve burada evleniyor.

Kitabın önsözü Haffner’in neden vatanından koptuğunu anlatıyor. Alıntılamak isterim:

“Burada anlatılacak hikâyenin konusu bir tür düellodur. İki birbirine denk olmayan rakibin karşı karşıya geldiği bir düello! Son derece güçlü, muktedir ve merhametsiz devlet bir tarafta; küçük, isimsiz, kim olduğu bilinmeyen münferit bir şahıs diğer tarafta (…) bütün zamanını savunma halinde geçirmek zorundadır; bütün istediği, iyi ya da kötü, kendi kişiliği, kendi hayatı ve şahsi onuru olarak gördüklerini korumaktan ibarettir. Sınırları içinde yaşadığı ve karşı karşıya olduğu devlet bütün bunlara (…) son derece gaddar metotlarla saldırır.

Devlet, bu münferit kişiden, arkadaşlarından kopmasını, sevgilisini terk etmesini, kendi fikirlerinden vazgeçip önüne konan fikirleri benimsemesini, insanları alıştığından farklı bir şekilde selamlamasını, hoşlandığından farklı şeyler yemesini ve içmesini, boş zamanını nefret ettiği birtakım faaliyetler için heba etmesini, bütünüyle reddettiği maceralar için kendisini emre amade kılmasını, geçmişini ve benliğini reddetmesini ve hepsinden önemlisi, bütün bunları yaparken, her an en yoğun şekilde coşku ve minnettarlık göstermesini, korkunç tehditler savurarak talep eder. Ama münferit şahıs bunları yapmak istemez! (…) Sözü edilen devlet, Alman İmparatorluğudur, münferit şahıs ise benim…”

Böylesi nafile bir savaşın sonuçlarına katlanmak istemeyenlerin önünde, rejime karşı gelmek, dolayısı ile ‘toplama kamplarına, cellat kütüklerine varmak, gelecekte dikilecek anıtlara isimleri kazınacaklar arasında yer almak’ vardır… Ya da, yenilgiyi erkenden kabul etmek vardır: “Sessizce homurdanarak SA güçleri arasında yer almak veya partinin (NSDAP) mahalle sorumlusu olmak…”

Sebastian Haffner ve daha niceleri, belli ki bu alternatiflerden hiçbirini kendilerine uygun görmemişler ve çareyi vatanlarından uzaklara, yabancı yerlere gidip yerleşmekte bulmuşlardı.

Haffner anlatısını, 1914 - 1933 yılları arasındaki Almanya ve o yıllarda yaşayan bir Alman, üzerine kuruyor... Kendisinden söz ediyor, elbette! Kayser II. Wilhelm ve arkasından sürüklediği yığınların severek, güle oynaya gidecekleri bir savaşın başlangıcı ile, Hitler’in iktidarı ele geçireceği tarih arasındaki dönem üzerine, düşünmemizi öneriyor. Çünkü Almanya’da 1933 öncesi yaşananlarla, sonrasında yaşananlar arasında tek bir fark vardır. Bu çok önemli fark Adolf Hitler’dir, kanısınca…

“(…) 1933’ten önce olan her şey ya yanımızdan geçti ya da üstümüzden; bizi meşgul etti, heyecanlandırdı. Kimimizin ölümüne neden oldu kimimizin ise her şeyi kaybetmesine. Ama kimseyi nihai vicdan muhasebesi ile karşı karşıya bırakmadı. Hayatın çekirdeğinde bir yer hep el atılmamış kaldı (…) insanlar ne idilerse o olmaya devam ediyorlardı. Hâlbuki Nazi İmparatorluğunun çarkları arasına bilerek ve isteyerek girmiş ya da direnmesine rağmen girmek zorunda kalmış hiç kimsenin, kendisi için bunu samimiyetle iddia etmesi mümkün değildir…”

Anlatılanlara göre, savaşın başından, on yıllık bir dönemde doğanlar için savaş bir oyundur. Almanya’dan uzakta bir yerlerde geçmektedir. Belçika ve Fransa’dan gelen güzel haberler çocukları coşturmakta, askerlik dairelerinin kapılarında gönüllü olarak askere alınmak için bekleyen ağabeylerine imrenerek bakmaktadırlar.

“(…) Bütün Alman kuşağı, çocukluk ya da gençlik yıllarında savaşı böyle ya da buna benzer bir şekilde yaşamıştı – ve pek anlamlı olarak, bu kuşak bugünii savaşın tekrarını hazırlayan kuşaktır.”

1918 yenilgisi ve Versailles Anlaşmasının maddeleri, Almanya’ya ve dönemin, savaşı bir oyunmuş olarak algılayan çocuklarına / gençlerine, bir şamar gibi iner. Savaşın sona erdiği gün, 18 Kasım, “(…) Kadınlara erkeklerinin, erkeklere hayatlarının tekrar bahşedildiği bu gün (…) keyifsizlik, hezimet, korku, anlamsız müsademeler, karıklık ve kötü havayı hatırlatır insanlara…”

II. Wilhelm, savaşın ilham kaynağı, tahttan feragat etmiş, adeta yok olmuştur. Yalnız o değil, ondan başlayarak, aşağıya doğru, neredeyse herkes kaybolmuştur. Dağılmış toplumu toparlamak, siyaseten iflas etmiş devlet yapısını yeniden işler hale getirmek için, görev üstlenecek kimse yoktur ortada. Başka bir deyişle, beklenmeyen yenilginin sorumluluğunu alacak, Almanya’nın geleceğini yeniden inşa edeceklerin sesleri duyulmaz, kendileri görünmez olmuşlardır…

Sovyet modelinden esinlenen bazı gruplar kentlerin sokaklarında, meydanlarında devrimi geçerli kılmak için, bu kez bir iç savaşın eşiğini zorlamaktadırlar. Devrim çabası, önceden planlanmış bir operasyon değildir. Bu daha çok, yaşanan askeri çöküşün ardından oluşan bir yan üründür. Gerçi ideolojik temelleri savaş esnasında atılmıştır. Yine de, bunun, bazı gruplar tarafından bir yönetim şekli alternatifi olarak algılanması yenidir, beklenen bir durum değildir.

Gerçi devrimciler arasında dağınıklık vardır. Aralarındaki az sayıdaki ayakları yere basan kişi ile iktidara sahip çıkabilmeleri olası değildir. Ne istediklerini tam olarak ortaya koyabilmektedirler, ne de istediklerine nasıl ulaşabilecekleri konusunda fikirleri vardır…

Karşılarında ise mahcup, sıradan insanlar bulunmaktadır. Savaş öncesi sessiz muhalefetin alışkanlıklarından sıyrılamamış, iktidarı, kendilerine rağmen kucaklarında bulmuşlardır. Weimar Cumhuriyeti Başbakanı olarak sorumluluk altına giren Frederich Ebert’in, savaş sonrası, işsiz kalıp, bir oraya bir buraya savrulan askerlerin oluşturdukları Freicorps desteği ile Spartakist devrimi ezmesi, liderleri Rosa Luxemburg ile Carl Leibnecht’in “kaçarken vurulmaları”, sokaklara bir nebze olsa da huzur getirir.

Huzur?

Solcuların devrimi ezilirken, sadece bir Hitler eksiği ile değişik bir devrime çanak tutmuştur Weimar yöneticileri. Bu Nasyonal Sosyalist devrimdir. Ebert’in kullanmaktan çekinmediği Freicorps birlikleri, “(…) milislerin kimliklerine varıncaya kadar, ama özellikle de fikirleri, davranış kalıpları ve savaş tarzları açısından, çok değil, birkaç sene sonra tarih sahnesine çıkacak Nazi saldırı birlikleri, SA’larla aynıydı (…) İşkence biliminde ileri seviyelere gelecek kadar geliştirmişlerdi kendilerini…”

Savaşı görmüş, yenilgiyi tatmış, çöken düzen içinde savrulan, kurulmaya çalışılan düzen içerisinde ise ancak kaba kuvvetiyle var olabileceğini inanan bir topluluktan söz ediyoruz burada. Silahlı, meydan ve sokakların neredeyse tamamına hâkim, hükümete her istediğini yaptırabilecek düzensiz bir güçten söz ediyoruz. Solun yok olduğu, merkez sağın gittikçe milliyetçi çizgiye kaydığı bir dönemde, Weimar’ın sosyal demokrat hükümetine yolu açan, ona karşı bolşevikvari anarşiyi ezen, kontrolsüz bir güçtür Freicorps…

1914 savaşının çocukları artık ergenliğe adım atmışlardır. Çoğu kendisine değişik ilgi alanları oluştururken, siyasete sadık kalanlar – ki bunlar Haffner’e göre, ‘aptallar, yontulmamışlar ve sevimsizlerdi...’ – kısa zamanda muştalar, coplarla sokaklarda gezer olmuşlardı. Geceleri afiş asma ya da indirme gibi tehlikeli işlere karışıyor, kendilerini diğerlerinden farklı kılan bir jargonla konuşuyorlardı.

Bir zamanlar sokaklarda birlikte askercilik oynadıkları Yahudi arkadaşlarına da artık mesafeliydiler, onlara dostça olmayan tavırlar gösterir olmuşlardı…

 

i Bir Alman’ın Hikâyesi: Hatırladıklarım (1914 – 1933 )

Çeviren: Hulki Demirel, İletişim Yayınları

ii Kitabın kaleme alındığı 1939’dan söz ediliyor…