Holokost: Öncesiz ve benzersiz!

Geçtiğimiz yüzyıl tarihin en karanlık sayfalarına tanık oldu. Başta Avrupa olmak üzere tüm dünya, irrasyonel düşüncenin çekim alanına girdi. Çelişen çıkarlar, bastırılamayan hırslar, güçlü liderler, sosyal, ekonomik ve siyasi yönden ezilen toplumlar… Bunlar harmanlanınca, 20. yüzyılın ilk yarısı tarihin en trajik dönemini yaşattı insanlara…

Marsel RUSSO Perspektif
30 Nisan 2019 Salı

II. Dünya Savaşı’nın başladığı 1939 ile sona erdiği 1945 arasında, savaşın dişlileri dünyanın dört bir yanında, değişik uluslardan 70 milyondan fazla asker – sivil insanı öğüttü. Uygarlığın sağladığı tüm nimetlerin ölüm makinesinin emrine girdiği bu dönem, arkasında derin bir travma ve tarif edilemez bir enkaz bıraktı.

Savaş esnasında bir de Holokost yaşandı.

Holokost Yunanca kökenli bir kelimedir: Holos – bütün ve Kostos – yanmış sözcüklerinin bir araya gelmesi ile oluşur. İbranicede buna Şoa, ‘facia’ denir… Yidiş dilinde Hurban, ‘imha’ olarak geçer… Kimi tarafından ise bu “Yahudi Soykırımı” olarak ifade edilir, eksik bir şekilde.

Holokost, Yahudileri, Yahudiliği, Yahudi değerlerini, Yahudi kültürünü, Yahudi olan her şeyi yok etmeye azmetmiş bir insan topluluğunun, siyasi, askeri, beşeri, ekonomik, teknolojik tüm yol ve yöntemleri kullanarak, kutsal saydığı bu hedefe ulaşmada acımasız ve kararlı adımlarla yol aldığı bir zamanı ifade eder. Tarihin derinliklerinden bu yana, Yahudi adımlarını her an takip eden - kaynağı, dayanağı ne olursa olsun - antisemitizmin bir başyapıtıdır. Bu anlamda, tekilliği ve öncesizliği tartışılmaz.

Eğer bu bir tanımsa – ki paragrafın böyle bir iddiası yok – o zaman bunu hazmetmeye bakalım. Birkaç soru soralım kendimize ve bu soruları yanıtlamaya çalışalım…

Örneğin, “Holokost’un insanlık tarihindeki yeri nedir?” diye soralım!

“İnsanlığın düşünce evriminde ve buna bağlı olarak gelişen davranış şekillenmesinde bu kıyımı nereye oturtmak gerekir?” diye soralım!

“Bir kişiye tapma noktasına varacak olan irrasyonellik, düşünen insanı nasıl bu denli kendine mahkûm etmiştir?” diye de sormayı ihmal etmeyelim!

Ve “Bir daha tekrarlanır mı ?” diye de düşünelim…

 

Holokost’un yeri

Tarihin hemen hemen her dönemi insanların şu veya bu nedenlerle birbirlerine yaptıkları zulümlerle doludur. Bunları tasnif etmek veya birinin diğerinden daha acı olduğunu iddia etmek doğru değildir. Ancak genelde II. Dünya Savaşı döneminin ve özelde Son Çözüm’e doğru adım adım gelişen olayların incelenmesi Holokost’un çok değişik bir yere konması gerektiği sonucuna getiriyor bizleri.

18. yüzyıl ile 20. yüzyıl başları arasındaki dönemde ABD, yerel halka karşı acımasız bir kampanya yürüttü. Onları topraklarından sürdü. Onlara karşı acımasız savaşlar yaptı… 1781 ile 1900 tarihleri arasında Amerikan yerlilerinin nüfusunda dramatik bir azalma tespit edilmiştir. Ancak aynı tespit bu azalmanın savaşlardan ziyade Avrupa’dan yeni kıtaya gelen ve göç dalgaları ile doğu sahillerinden batıya yayılan salgın hastalıklardan kaynaklandığını gösteriyor. Her durumda ABD’nin amacı verimli toprakları ele geçirmek ile sınırlıydı.

Aynı dönemler Afrika’dan köle ticaretinin patladığını ve yeni kıtaya zorla getirilen siyahi insanların hiçbir hakka sahip olmaksızın çalıştırıldıklarına tanıklık eder. Onlara insanca davranılmadığı açıktı. Ancak sahiplerinin çalıştırdıkları kölelerin hayatlarına kasıt ettiklerini, onları yok etmek isteği ile hareket ettiklerini gösteren hiçbir delil yok.

Yine Amerika’da Pearl Harbor baskını sonrası, Japon asıllı Amerikan vatandaşlarının evlerinden alınarak toplama kamplarında mecburi ikamete tabi tutulmalarını ulusal güvenliğin bir gereği olarak görmek olası. Bu insanların hayatları zindana dönmüş, aileler bölünmüş ve ekonomik açıdan tarifsiz zararlara uğramışlardır. Ancak Amerikan hükümeti ne onları toplu halde öldürmeyi, ne de güçlerinin son damlasına kadar çalıştırmayı ya da üzerlerinde tıbbi deneyler yapmayı amaçlamıştır.

Bir oradan bir buradan örnek vermek gerekirse:

Pol Pot idaresinde Kamboçya’da yaşananlar;

Afrika’da sıkça görülen ve ne yazık ki hala güncelliğini koruyan kabileler arası güç savaşları, Ruanda, Sudan, Kenya’daki olaylar;

Stalin’in demir yumruğu altındaki Sovyetler Birliğinde uygulanan sindirme politikaları, Sibirya’ya sürülen muhalifler;

Çin’in Tibet’e yaptığı baskı;

Yine Çin’de Mao ile Chiang Kai Shek taraftarları arasında on yıl süren savaşlarda ölen milyonlarca insan;

Eski Yugoslavya’yı oluşturan etnik grupların birbirlerini kırmaları, toplu katliamlar, Bosna olayları vs…

Bu olayların temelinde ya ekonomik dürtüler ya da nüfuz çekişmelerinin izlerinin bulunduğu yadsınamaz bir gerçek... Toprak edinmek adına, zengin maden yataklarına ulaşmak adına, siyasi erki ele geçirmek adına veya eldeki iktidarı korumak ya da pekiştirmek adına olmamış mıdır bütün bunlar?

Ancak aynı şeyi Hitler ve onun takipçileri için söylemek mümkün değil. Naziler ideolojik programlarını uygularken rejim muhaliflerini yok ettiler. Saf ve temiz bir ırk yaratmak adına hasta insanları ortadan kaldırdılar. 300 bin kadar Çingene’yi katlettiler. Ancak bu grupların hiçbiri Son Çözüm’ün muhatabı, Nazizm’in öncelikli hedefi olmadı…

“Tüm kurbanlar Yahudi değildi, ancak tüm Yahudiler kurban olarak seçilmişlerdi” diyor Elie Wiesel ve devam ediyor: “Tarihte ilk kez Yahudi olmak yasal bir suç haline gelmişti. Doğumları, ölüm emirleri haline gelmişti. Düzeltiyorum: Yahudi çocukları doğumlarından önce bile ölüme mahkûm edilmişlerdi. Düşmanın ulaşmaya çalıştığı Yahudi tarihine bir son vermek, Yahudilerden tamamen ve geri dönüşsüz bir şekilde arındırılmış bir dünya kurmaktı. Dolayısı ile Auschwitz, Ponar, Treblinka, Belzec, Sobibor, Chelmno, Nihai Çözümü gerçekleştirecek kara bacalı ölüm fabrikaları şeklinde kuruldular. Katiller oraya öldürmeye geliyorlardı, kurbanlar da ölmeye…”

 

Güç ekseni – ırkçılık ekseni

Hitler ve Nasyonal Sosyalizm savaşını iki ayrı eksene oturttu. Bunlardan biri güç ekseni, diğeri ise ırkçılık ekseni oldu. Savaş içinde savaş yürütüldü ve bir yandan Avrupa Alman çizmeleri altında ezilirken, öte yanda Yahudi kimliği sistemli bir şekilde yok edildi.

İşte Holokost dediğimiz bu kimliğin yok ediliş hikâyesidir. Esasen temelde bu hikâye Yahudilerin nesnesi olduğu bir insanlık sorunu olarak görülmelidir.

1914 savaşında yaşanan hesaplanmayan yenilgi sonrasında, 1929 ekonomik buhranı ile Almanya’da esmeye başlayan rüzgârın gücünü kontrol eden Nasyonal Sosyalistler oldu:

Bütün etnik Almanlar için daha büyük bir Almanya, Versailles Anlaşmasının maddelerinin iptali, yeni kolonilerin ve nüfuz alanlarının oluşması, Yahudi kapitalizmine karşı ortak hareket. Bunun için gerekli olan demokrasinin askıya alınması ve ivedi olarak merkezi bir otoritenin tahsis edilmesiydi. Bu totaliter bir rejim olmalıydı ve liderin halkın iyiliği için aldığı kararlar tartışılmamalıydı, çünkü tartışmalar vakit ve enerji kaybından başka bir şey değildi.

Bunlar yeni bir söylem içermiyordu. Hitler’in mecburi hapis döneminde kaleme aldığı Kavgam’da, bu fikirleri ve yöntemleri açıkça en ince ayrıntısına kadar anlatıyordu. Yıllar sonra, Başbakan olduğunda ise, söyleminde ne kadar ciddi olduğunu cümle âleme gösterecekti.

“Ben yalnızca Kaiser’in Reich Şansölyesi Bismarck gibi bir şansölye değilim. Benim partim var! Ben Führer’im. Bir Führer hangi niteliklere sahip olmalıdır, bilirim? Bu yüzden benim adımı içeren Heil Hitler selamını yarattım. Soyadım, Oberhubinger ya da Unterkirchner olmadığı için çok mutluyum! Çaresiz Alman halkına, en çok ihtiyaç duydukları anda, Tanrı’nın takdiri ile bir kurtarıcı olarak gönderildiğim için ne kadar da mutluyum!”

Cumhurbaşkanı Von Hindenburg tarafından başbakan olarak atanmasından birkaç ay sonra, 1933 yazında Hitler’in içinde bulunduğu ruh halini, emir subayları, çok sonraları kaleme aldıkları Hitler Kitabında böyle anlatmışlar. İktidarın baş döndürücü gücü kendisini kendisinden almış adeta. Hızla sahneye koyduğu senaryolarla en kısa zamanda, rejim muhaliflerinden kurtulmanın yollarını arayan bir başbakandır Adolf Hitler. Demokratik yollardan, seçimle çoğunluğu yakalamış bir partinin başkanıdır. Halkı ve vatanı iç ve dış düşmanlardan korumak için çıkarttığı Yetki Kanunu ile binlerce Alman’ı Orianenburg, Buchenwald veya Dachau gibi kamplara gönderir.

“Zamanımızı mahkemelerde harcasaydık, çok işimiz olurdu… Ben hukukçu beylere güvenemem. Paragraf cambazlarını işe karıştırmadan (insanları) tutuklamak çok daha pratik. Kendime bu hakkı tanıyorum. Ben kendimin adalet bakanıyım!”

***

Savaş, Almanca konuşan halklara daha fazla bir ‘yaşam alanı’ sağlamak için mi başlamıştı? Yoksa Yahudilik ve Yahudilerin tarih sahnesinden tamamen silinmesi için mi? 

Siyasi ve askeri gerçekler mi Alman ordularını yönlendirmişti? Yoksa irrasyonellik sınırlarını aşan Yahudi nefreti mi?

Alınan taktik kararlar, savaş koşullarının dikte ettikleri miydi? Yoksa orada veya burada birkaç yüz fazla Yahudi öldürmek için, zaman zaman komutanların hilafına kararlar alınıyor muydu?

Büyük savaşın Yahudileri yok etmek için başlatıldığını iddia etmek elbette ki çok doğru olmaz. Yoksa Almanya’nın Avusturya ve Çekoslovakya’yı ilhak etmesine anlam vermek zor olur. Keza Danzig Koridorunu Almanya’ya bağlamak için Polonya’ya saldırmasına, bundan hemen önce Rusya ile bir saldırmazlık paktı imzalamasına, İngiltere’yi acımasız bir şekilde bombalamasına da…

Ama savaşın derinliklerinde bir yerde, zafer sarhoşluğunun yavaş yavaş yerini yenilgi korkusuna bıraktığı bir yerlerde, sanki film kopmuştu… Ve siyasi / askeri amaçlar yerini, tanımlanması zor bir nefretin köleliğine terk etmişti adeta!

Hitler iktidara gelmeden çok önce tüm ırkçı düşüncelerini ortaya koymuştu: Devletlerin ırkçı temeller üzerine dayandırılmaları gerektiğini, demokrasinin toplumları kemiren, onları geri bırakan bir sistem olduğunu, liderin toplumdaki yerinin sağlamlaştırılması gerektiğini, bu anlamda siyasi yapıda meclislere gerek olmadığını ifade etmişti… Elbette çağın en büyük mikrobu olarak adlandırdığı Yahudiler hakkında da veciz sözler sarf etmekten geri kalmamıştı: “Nasyonal Sosyalizmi siyasi bir hareket olarak tanımlayanlar onun hakkında hiçbir şey bilmiyorlar. Nasyonal Sosyalizm bir dinden ötedir, insanlığı bir daha, yeniden yaratmakla eşittir… Marksist prensiplerin yardımıyla Yahudi tüm diğer dünya halkları üzerinde baskın olmaktadır. Tacı insanlığın ve dünyanın cenazesi olacaktır… Dolayısı ile Yahudi ile savaşarak Tanrı’nın işine yardımcı oluyorum.”

“Bu mesele üzerinde düşünmeye ve Yahudiler ilk kez dikkatimi çekmeye başladığında, kent bana bambaşka görülmeye başladı. Nereye gitsem Yahudi görüyordum. Ne kadar çok Yahudi görsem de bunlar gözümde diğer insanlardan öylesine ayrılıyorlardı. Özellikle Tuna kanalının kuzeyi ve kentin merkezinde bu ırkın temsilcileri kaynıyordu. Bunların salt dış görünüşlerinden bile Almanlarla hiçbir benzerlikleri olmadığı fark ediliyordu. Yahudilerin karışmadığı tek pislik yoktu.”

Peki, neden Yahudiler?

Yahudiler, büyük savaşın çok değil yüz sene kadar öncesinde, Fransız Devriminin halk kitleleri tarafından özümsenmesi ile birlikte kabuklarından çıkmaya başlamışlar, Batı Avrupa’da, Endülüs’ten beri görülmeyen bir şekilde, aydınlanma hareketleri ile eşit vatandaş olma yolunda dev adımlar atmışlardı. İçinde yaşadıkları toplumlara ekonomik, sosyal, sanatsal katkılarda bulunmuşlar, o dönemde yaşlı kıtayı saran onlarca savaşta, vatandaşı oldukları ülkelerin bayrakları altında kahramanlıklar göstermişler, madalyalarla donatılmışlardı. Birçok Yahudi düşünür, yazar, bilim insanı bireysel ve sosyal gelişimlerini, içinde yaşadıkları toplumun geleceğinden ayrı tutmama üzerine kurmuşlardı…

Bu durum pogromlara hedef olan doğu Avrupa ve Rus Yahudileri için geçerli değildi kuşkusuz. Hıristiyanlık eksenli antisemit davranışların sıkça görüldüğü ve günlük olaylar haline geldiği bu bölgelerde, Yahudi dini hareketlerinin yeşermesi, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ulusal karakterde söylemlerin çoğalması ve destek bulmaya başlaması ve o günlerde adlandırılmaya başlandığı şekli ile Filistin topraklarının, Yahudi halkının geleceği ile ilgili bir odak haline gelmesi, bu açıdan hiç de hayret verici olmamalıdır.

Dolayısı ile antisemitizmin doruk noktası olarak nitelendirilebilecek Holokost’un neden, Yahudi kıyımlarının gündelik yaşantının bir parçası olduğu Doğu Avrupa’da değil de Almanya’da gerçekleştiği akla gelebilecek ‘doğru’ bir sorudur… Yanıtı, Alman ulusunun sosyal yapısında, içinden geçmekte olduğu tarihi süreçte ve Hitler faktöründe bulmak mümkündür.