Usta işi psikolojik gerilim

Michael Pearce ‘CANAVAR’da ilk filmini yapan bir yönetmenden beklenmedik bir ustalık sergiliyor

Viktor APALAÇİ Sanat
26 Eylül 2018 Çarşamba

Usta işi psikolojik gerilim

Küçükken işlediği bir suç yüzünden otoriter bir anne tarafından baskı altında yetiştirilmiş bir genç kadın ile seri katil şüphelisi bir adam arasındaki aşk öyküsü, aşk, tutku ve saplantı temaları eşliğinde anlatılıyor. Suç kavramına farklı bir açıdan yaklaşan film, boğucu toplum baskısı, vicdan gibi konuların da hakkını veriyor. Bir kadın yönetmenin erkeklerin dünyasını anlatmadaki başarısıyla öne çıkan ‘Western’ ise yalnızlık, yabancılaşma, ön yargılar gibi temaları işliyor.

Kısa metrajlı kurmacalarından sonra, ‘Beast/Canavar’ ile ilk uzun metrajlı filmine imza atan İngiliz senaryo yazarı- yönetmen Michael Pearce, filminin konusunu yaşanmış bir olaydan almış.

1960’larda yaşanan gerçek bir polisiye olaydan ilham alarak senaryosunu yazan Pearce, Jersey Canavarı lakaplı bir seri katilin öyküsünü anlatıyor. Suç kavramına farklı bir açıdan yaklaşan film, boğucu toplum baskısı, vicdan ve toplumsal cinsiyet gibi temaların hakkını veriyor.

Michael Pearce, ilk filmini yapan bir senarist- yönetmenden beklenmedik bir beceri ile baştan sona ilgiyle izlenen, tansiyonu hiç düşmeyen, mizanseni tıkır tıkır işleyen bir film yapmış.

Müthiş bir gözlem gücüne sahip senaryo, karakter tahlillerinde de son derece başarılı ve inandırıcı. Küçükken işlediği bir suç yüzünden otoriter bir anne tarafından baskı altında yetiştirilmiş bir genç kadın ile bir baltaya sap olamamış, arabası kaçak avlanmış tavşanlarla dolu tekinsiz bir genç adamın yollarının kesişmesini anlatan ‘Canavar’ türler arasında beceri ile dolaşan bir film.

Toplumun alışılmış normlarına uymayan, dışlanmış iki yalnız ruh, filmde birbirlerine sarılarak, birbirlerinden destek alarak, mutsuz yaşantılarına yeni bir yön vermeye çalışılar.

Dünya prömiyerini Toronto Film Festivali’nde yapan ‘Canavar’, Türkiye’de ilk kez nisan ayındaki 37. İstanbul Film Festivalinde izleyicisiyle buluşmuştu. Filmin konusuna gelince… Ailesinin baskıcı tavırlarından usanan, onlardan kurtulmanın hayaliyle yaşayan, 27 yaşındaki uyumsuz genç kadın olan Moll (Jessy Buckley), küçük bir ada olan Jersey’de yaşamaktan sıkılmıştır.

 Sınıf arkadaşı bir kıza saldırıp yaraladıktan sonra baskıcı annesi Hillary (Graldine James), hasta babası ve kız bebek bekleyen kız kardeşiyle birlikte, lüks bir malikânede huzursuz bir hayat sürmektedir.

Yaş gününde evlerinde düzenlenen bir partiden sıkılıp kaçan Moll pubda tanıştığı bir genç ile samimiyeti ilerletir. Alkollü gençlerin sahilde yaptıkları gece yürüyüşünde, genç adamın Moll’a tecavüz etmeye kalkışması bir başka yabancı adam tarafından engellenir.

GÖRÜNTÜ YÖNETİMİ BİRİNCİ SINIF

Kurtarıcısı, özgür ruhlu esrarengiz Pascal (Johnny Flynn) ile tanışması Moll için yepyeni, heyecan dolu bir dünyanın kapılarının açılması demektir.

Fakat Pascal bir dizi cinayetin şüphelisi olarak tutuklandığında, olaylar bambaşka bir kulvara taşınır. Yörede öldürülenler hep genç kızlardır. Moll bir seri katilin son bir kurbanı mı olacaktır? İki şüpheliden biri yörede çalışan Portekizli bir işçi, diğeri kaçak avcılık yapan, geçmişi karanlık, gizemli serseri Pascal’dır.

Annesinin üzerinde uyguladığı duygusal şiddetten bunalan Moll’un, kısa sürede âşık olduğu adamın seri katil olarak suçlanması üzerine, toplumla olan çatışması daha da artacaktır.

Moll, baskıcı ailesinden kurtulması için kendine yardım eli uzatan bu gizemli adamı her şeye rağmen savunmayı sürdürür. Film sürprizler içeren bir final ile noktalanır.

Görselliği ile öne çıkan filmde, Benjamin Krajun’un vahşi bir coğrafyadaki muhteşem manzaralar eşliğindeki görüntü yönetimi birinci sınıf. Oyunculara gelince, İrlandalı aktris Jessie Buckley ile Güney Afrikalı aktör Johnny Flynn müthiş bir ikili oluşturuyorlar. TV dizileriyle ünlenen kızıl saçlı Buckley, zengin ama mutsuz Moll’da çok inandırıcı bir kompozisyon çiziyor.

Olivier Assayas’ın ‘Clouds of Sils Maria’ (2015) filminde yan bir rolde izlediğimiz Flynn ise, gizemli yabancı rolünde şüpheleri üzerine çekmede başarılı.

Özetle, ‘Canavar’, farklı türlerden beslenen başarılı bir psikolojik gerilim filmi. Aşk, tutku ve saplantı temalarının hakkını veren bu suç draması izlenmeyi hak ediyor.

 

BİR YABANCILAŞMA ÖYKÜSÜ

50 yaşındaki Bremen doğumlu Valeska Grisebach’ın dünya prömiyerini 2017’de Cannes’ın Belirli Bir Bakış Bölümünde yaptığı ‘Western’, ertesi yıl katıldığı 37. İstanbul Film Festivalinden Altın Lale Ödülüyle ayrıldı.

Bulgaristan kırsalında zorlu bir şantiye çalışmasına giden Alman işçilerden oluşan bir grubun yerel halkla ilişkilerine odaklanan film, sınır kavramına sıra dışı bir açıdan bakıyor.

Bir kadın yönetmenin, senaryosunu da yazdığı filmde, erkeklerin dünyasını anlatmadaki başarısı ile öne çıkan ‘Western’, yalnızlık, yabancılaşma, ön yargılar gibi temaların hakkını veriyor. Yapımcıları arasında, 2016 yılının flaş filmi ‘Toni Erdmann’ın yönetmeni Maren Ade’nin de yer aldığı ‘Western’, günümüz sinemasının en popüler konularından biri olan ‘sınır’ meselesine sıra dışı bir yaklaşım getiriyor.

Uzak ve yabancı topraklarda çalışma fikri, Alman işçilerin içinde macera duygusunu kabartır, ancak her şey sandıkları kadar eğlenceli geçmeyecektir.

Bir western ikonografisi üzerinden, Valeska Grisebach ön yargıların neden olduğu güvensizlikle yüzleşme zorunda olan Alman işçilerin ruh halini otopsi masasına yatırıyor.

Grup bir yandan da dil engelinden ve kültürel farklılıklardan oluşan önyargılarını ve güvensizliklerini aşmak durumundadır. İşçiler, köylülerin sevgisini kazanıp kabullenmek için birbirleriyle yarışmaya geçince şantiye bir arenaya dönüşecektir.

MODERN TOPLUM ELEŞTİRİSİ

Erkek kardeşinin kaybından sonra hayatta tek başına kalan bir yalnız ruh Meinhard, Alman inşaat işçileri arasında, yerel köylü halkla iletişim kurmayı başarmış tek kişidir.

Modern iş makinelerine sahip olmalarına karşın medeniyetten ve insancıl yaklaşımdan nasiplerini almamış Alman işçiler, Meinhard’ın Bulgar köylülerle yakınlaşmasına anlam veremezler. ‘Yalnız Kovboy’ Meinhard’ın köy sakinleriyle kurduğu sağlam dostluk bağlarını yadırgayan arkadaşları kendisine karşı cephe alır.

Aslında köylüler de ilk başta, bu yakınlık kurma çabasına şüphe ile yaklaşıp, bu işte Meinhard’ın çıkarını sorgulamıştı. Hidroelektrik bir santralın altyapını hazırlamak için köylerine gelen bir grup yabancının, bir gölette yüzen kadınlara kaba davranmalarına yerel halk tepki koyar.

Ancak Almanya’da dikili ağacı olmayan, bekleyeni olmayan Meinhard’ın samimiyetinden köylüler, yaşanan bir- iki olaydan sonra emin olacaktır.

‘Western’ ortak bir kültürel coğrafya olarak tanımlanan Avrupa sınırları içerisinde, birbirlerinden çok farklı iki toplumun aralarındaki ilişkiye odaklanan etkileyici bir öykü anlatıyor.

Gittikçe bencilleşen modern toplum hayatının can acıtan sorunlarına cesaretle yaklaşan Valeska Grisebach’ın gerçeklik hissi yaratan samimi anlatımı filmin artıları arasında.

Altın Lale sahibi filmin, Jerusalem, Mar de Plata ve Sevilla gibi prestijli festivallerde ödül alması şaşırtıcı değil. Bu üçüncü filmiyle dikkatleri üzerine çeken yönetmen, sonraki işleri için umut vaat ediyor.

Gerçek işçilerin ve köylülerin rol aldığı filmde ilk kez kamera karşısına geçmesine rağmen, Meinhard Neumann çok sağlam bir kompozisyon çiziyor.