9 Mayıs 2021 Pazar 07:57
Zen Poliklinik 1 nolu alan
Zen Poliklinik 1 nolu alan

Kraliçe Dihya´dan Osmanlılara Mağrip Toprakları

Mağrip ülkelerinin Arap egemenliğine geçtiği sürecin odağında savaşçı / kraliçe kimliği ile dağınık yaşayan Berber kabilelerini gücü altında toplayan Dihya vardır. Araplar tarafından Kahine olarak anılan Kraliçe Dihya, Yahudi Berber geleneklerinden etkilenmiş bir şahsiyettir ve İbn Haldun, El Bekri gibi dönemi konu alan tarihçilerin çalışmalarında da adı sıkça geçer…

Marsel RUSSO Perspektif 945 görüntüleme
28 Nisan 2021 Çarşamba

Yedinci yüzyılın ikinci yarısında Berberi çoğunluklu bu coğrafyada parlak bir Yahudi yaşantısı söz konusuydu. Gerçi zaman zaman doğudan kopup gelen Arap akınları yok değildir. Atlas Okyanusu kıyılarına dek ulaşabilen bu girişimler her defasında püskürtülür. Çok iyi savaşçılar olan Berberilerin bu katı savunmalarının arkasında Kraliçe Dihya ve oğullarının olduğu bilinir. Kendisine kutsal bazı özellikler de atfedilen Kahine, Atlas Dağlarının yamaçlarında yaşar ve buradan tüm bölgeyi kontrol eder.  

Gelin görün ki düşmanların eline geçmesini önlemek için tüm verimli toprakları ateşe vermesi kendisine olan desteği azaltır. Daha güçlü ordularla gelen Arap dalgalarına, yerel halkın, özellikle Hıristiyanların katkı vermesi ile ibre tersine döner. Kahine, arkasındaki halk desteğini kaybetmiştir. Toprakları karartması ile bu topraklarda yaşayanların geleceğini yok etmiş, zaferlerle dolu eski günlerinin gölgesinde yitip gitmiştir.

İslam’ın etkisi

Kimi tarihçilere göre Kahine Dihya’nın etkinliğini kaybetmesi ile İslam’ın etkisini arttırması aynı döneme rastlar. Arap İslam ordularının başındaki Hasan İbn Numan’ın 698’de kontrolü ele geçirmesi Mağrip için yeni bir başlangıç olur. 640’ta Arap – İslam güçleri tarafından fethedilen Pers diyarı ile başlayan genişleme, 710’da İspanya’nın Endülüs bölgesinin etki alanına girmesine dek sürecektir.

Arap egemenliğinin önemli bir özelliği, genelde tüm etki alanının, ancak özellikle Mağrip bölgesinin değişik hanedanların çekişmelerine sahne olmasıdır. Emevi ve Abbasi hanedanlıklarından sonraki dönemde, hatta tüm haşmetlerine rağmen onların zamanında dahi, İslam’ı kabul etmiş güçlü yerel kabilelerin etkinliğinin arttığını, bunların genellikle birbiri ile çıkar çatışmaları içine girdiklerini, egemenlik anlamda bir birliğin neredeyse hiçbir zaman oluşmadığını, dolayısı ile uzun soluklu barış dönemlerinin görülmediğini söylemek yanlış olmaz.

Mağribin merkezden uzak olması, gelişen Arap İmparatorluğunun İslam’ı yayma görevini öncelemesi, yaşamlarını aşiret / hanedan tipi bir yapı üzerine konumlandıran yerel toplumların çıkar çatışmaları içinde kavgaya tutuşmaları şaşırılacak bir durum değildir.

Yahudilerle ilişkiler

Yahudi toplumlarının yerleştikleri kentlerde ise Müslüman – Yahudi ilişkileri inişli çıkışlı bir seyir takip edecektir... Yahudi toplumları, içinde yaşadıkları İslam’ı kabul etmiş Berberi toplumlarının sosyal karakterlerinden bağımsız davranacak, Bağdat ve Kahire’deki bilgelerinden ayrık düşmeyecekler, her daim, oralardan ilham almaya devam edeceklerdir. Kendileri için yeni olan, İslam etkisiyle, bundan böyle, zimmi olarak toplumda ikinci sınıf vatandaş görülmeleri olacaktır. Kartaca’dan bu yana beraber yaşadıkları, Roma’ya, Bizans’a karşı beraberce direndikleri komşuları ile aralarında artık kendinden menkul, tabiri yerindeyse, ast – üst ilişkisi oluşmuştur.

Buna rağmen, İspanya, Mağrip diyarı ve Sicilya’da hüküm süren İslam – Arap yönetimi ile Mısır ve Suriye’deki arasında yorum farklılıkları olduğunu da ifade etmek gerekir. Doğuda Yahudilerin yaşadıkları kentler, köyler devamlı tacize uğrar, dini merkezleri, sinagogları talan edilirken, batıda ticari, kültürel yaşam, eskisi gibi olmasa da, serpilir.

Ancak bu durum uzun sürmez. Gücünü arttırmaya başlayan, kökleri Berberi bir aşirete dayanan Muvahhitler, Mağrip’te İslam birliğini sağlama gibi bir görev üstlenir… Acımasız, gaddar, İslam dışında kalanlara yaşam hakkı tanımayan bu hanedanın ilan ettiği Hilafet makamı dengeleri alt üst edecektir. Nitekim Yahudileri 1150’lerden itibaren din değiştirmeye mecbur bırakacaktır. Buna karşı gelenleri bekleyen ise ölümdür. 1160’de Fas’ta yaşayan, ünlü din bilgini Maimonides’in babası Rabbi Maimon, din değiştirme eğiliminde olan Yahudi toplumlarına yurtlarından göç etmeyi önerir, hatta Yahudi dininin bunu emrettiğini ifade eder.

“Hiçbir surette din değiştirmeye zorlanan Yahudi o ülkede kalamaz. Buna sessiz kalanlar kutsal Yaratana ihanet etmişler demektir ve dik kafalı bir günahkâr kadar suçludur.”

Bu çağrıya uyan kimi Yahudi’nin, babası ve ailesi ile birlikte Fas’tan, ilk önce Kudüs’e oradan Mısır’a göç eden Maimonides’i takip ettiği bilinir. Tarih 1165’tir. Öte yandan, aralarında etkin birçok din bilgininin olduğu bilinen bazı Yahudilerin ise ölmeyi tercih ettikleri, Maimonides’in oğlu Abraham tarafından kayda geçirilmiştir.

Muvahhit egemenliğinden yüzyıl sonra irili ufaklı birçok Yahudi toplumunun yok olduğu bir gerçektir. Bu Hıristiyan toplumları için de farklı değildir. Tarihçi Rabbi Abraham Ben David şöyle yazacaktır:

“O yıllar, İsrailoğullarının baskı ve sıkıntı içinde yaşadıkları, zulme tabi tutuldukları bir dönemdi. (…) İbn Tumart kılıcı ile, İsrail’i yok etmeye kararlıydı. ‘Gelin, onları bir ulus olmaktan çıkartalım. İsrail isminin bir daha hatırlanmaması için savaşalım…’ Böylece, krallığını onların adını bir daha anmamak üzere, temizledi…”

İslam’ın bayraktarları için sınır yoktu, halk, ulus yoktu. Herkes ümmetin bir parçasıydı veya değildi. Dolayısı ile Yahudilerin dinleri veya Mağribe nereden geldikleri hiç önemli değildi. Onlar Yahudi idiler ve Müslümanların, onlarla savaşmak, onları yok etmek gibi bir görevleri vardı. Bu tarihlerde birçok Yahudi’nin, Kuzey Afrika’dan ayrılarak daha ılımlı bir İslam’ın hüküm dürdüğü İspanya’ya geçtikleri bilinir. Yurt bildikleri yerde kalanları ise sefalet, daimi baskı, zulüm, katliamdan başka bir şey beklemiyordu.

Osmanlı dönemi

Ortaçağ’ın bundan sonraki dönemi, Katolik İspanya ile gücünü Batı Akdeniz’e ulaştıran Osmanlılar arasındaki çekişmelere sahne olur. 1512’de Cezayir’in kıyı kentleri Oran ve Bougie’nin İspanyollar tarafından alınması, bu kentlerdeki Yahudilere şiddetli engizisyon baskısı yaşatır. Yahudiler değişik kentlere köle olarak satılırlar, sık sık ta zulme uğrar.

Bu anlamda, bölgenin 1520’lerde Osmanlı himayesine girmesi sonrası yeni bir dönemin kapıları açılır. Kanuni Sultan Süleyman ile amansız rakibi Kutsal Roma İmparatoru - ve aynı zamanda İspanya Kralı olan - V. Charles, engin denizlerde egemenlik yarışına girerler. Azılı bir Yahudi düşmanı olan Charles’ın Kuzey Afrika’ya doğru yola çıkardığı filonun Barbaros’un karşısında aldığı yenilgi Yahudiler için büyük bir rahatlamadır.  

17. yüzyıldan itibaren, Osmanlı’nın gücünü yitirmesine koşut yerel egemenliklerini ilan eden ve İslam’ın getirdiği ümmet birliğinden çoktan kopmuş derebeylerin, liman kentlerini yağma eden korsanların, para için katliam yapmaktan çekinmeyen yeniçeri eskilerinin Cezayir’inde hayat artık içinden çıkılmaz hale gelir. Bunlar kah Padişah’a, kah İspanya veya Fransa’ya yaranmak için Yahudileri pazarlık konusu yapacak, ödeyebileceklerinden fazla haraç talep edecekler, ödeyemediklerinde katledecekler ya da en azından evlerini, iş yerlerini yağmayacaklar, onları yerlerinden süreceklerdir.

1789 Devrimi ile Fransa’nın monarşiden imparatorluğa dönüşmesi yalnız Avrupa’da değil Akdeniz’e kıyısı olan Kuzey Afrika’da da dengelerin değişmesine neden olacaktır. Yüzyılın hemen başlarında Napolyon ordularının “bölgedeki çıkarlarını korumak adına” Suriye üzerinden Mısır’a kadar inmeleri, elbette ki Padişah için hoş bir durum değildir. Nitekim uzun süredir geçerli olan Fransız - Osmanlı ittifakı çökecek, oluşan yeni dengeler bu kez Britanya -Osmanlı birlikteliğini geçerli kılacaktır.

Napolyon’un - biraz da imparatorluğun hazinesinin çökmesinden kaynaklanan doğu seferi hezimeti - Fransa’nın Afrika’nın kuzeyine olan ilgisini azaltmaz, ancak dikkatleri bu kez, lojistik açıdan daha kolay ulaşılabilecekleri, Osmanlıların kontrolünü beyliklere kaptırmış olduğu Mağrip topraklarına çevireceklerdir. Ancak Batı Akdeniz’deki Fransız varlığı tek seferde gerçekleşmeyecek, ilk adım, Cezayir olacaktır.

1830 yılının 5 Mayıs’ında Cezayir’in başkentini ele geçiren Fransızları, buradaki Yahudi toplumu kolları açık, ihtiyatlı bir sevinçle karşılayacaktır.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın

İLGİLİ HABERLER

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

GZ

MOZOTROS AİLESİ

MOZOTROS AİLESİ

TÜNELİN UCU

TÜNELİN UCU