13 Ağustos 2020 Perşembe 18:24

Geçen mevsimin en iyileri -2

Her tiyatro mevsimi sonunda karınca kararınca bir arşiv çalışması olarak yaptığım ve sezon boyunca izlediğim en iyilere kısa kısa değindiğim yazılarıma, yurtiçi ve yurtdışı kuruluşların COVID-19 yüzünden çevrimiçi tiyatro festivaline dönüşen yayınları sebebiyle epey ara vermiş olduğum çalışmaya bu yazıyla dönüyorum.

Erdoğan MİTRANİ Sanat 5064 görüntüleme
28 Temmuz 2020 Salı

Geçen yıllarda da yapmış olduğum gibi, Tiyatro Festivali’nin birbirinden ilginç yabancı konuklarından söz ederek başlamaya niyetliydim ama, bu müthiş etkileyici uluslararası çalışmaların hepsinden daha önemli olan görkemli açılış oyununu onlardan ayırmayı doğru bulmadım.

SANATTA KUSURSUZA ERİŞEBİLMİŞ BAŞYAPIT

23. İstanbul Tiyatro Festivali’nin açılışını yapan, Stüdio Oyuncuları ile İstanbul Tiyatro Festivali ortak yapımı ‘İo’, tiyatromuzun yaşayan efsanesi Şahika Tekand’ın yazdığı, yönettiği, ışık tasarımını yaptığı ve İo rolünü üstlendiği son tragedyası. İo, baskı ile özgürlüğün sonu gelmez savaşını, güç ve iktidar tutkusunu, bugün de hükmünü sürdüren ataerkil dünya düzenini, hafızasını ve sorgulama yetisini gittikçe daha çok terk eden bugünün insanının tragedyasını seyirci karşısına getiren, her türlü yerleşik inanç ve geleneği sorgulayan, putkırıcı ve kışkırtıcı tavrıyla, biçemi ne olursa olsun son derece çağcıl bir metin. 

Tekand, kendisini de dahil olduğu dört bireysel oyuncudan müthiş bir toplu performans elde etmiş. “İo’da koro kullanımı” ise bir tez konusu olacak düzeyde. Ve tabii ki, Stüdio Oyuncularının bütün oyunlarında çok önemli olan, kimi zaman cümlelere hatta sözcüklere can veren, kimi zaman kesip parçalayan benzersiz ışık tasarımı, hareketin müziğini konuşma örgüsü ve dilin müziğiyle bütünleştirerek esere görsel olduğu kadar müzikal bir nitelik de kazandırıyor. İo, defalarca izlenecek, her izlenmede yeni keşiflere açık, sanatta ‘kusursuz’a erişebilmeyi başarmış az sayıda başyapıttan biri.

Ultima Vez’in, dünya prömiyerini 2018’de Brüksel’de yapmış olan, Wim Vandekeybus’un yönettiği, filmini ve koreografisini üstlendiği, ‘TrapTown’, günümüz kentlerinde, tarihsel,  ırksal ve etnik kökenlerin, hatta inançların ve konuşulan dillerin birbirinden farklılaştırdığı bireylerin, güce dayalı ve eşitlikten yoksun ilişkiler içerisinde bir arada yaşamaya mecbur kalmasını, bizimkinden çok farklı, ama hiç de yabancısı olmadığımız paralel bir distopik evrende, tiyatro, film, dans, metin ve müzikle anlatan bir oyun.

İyiler-kötüler, ezilenler-ezenler mücadelesinin aslında bir fasit daire olduğu, savaşı kazanan ezilenlerin ezene ya da iyilerin kötülere, dönüşerek aynı kısır döngüyü tekrar başlatacağı, hatta ve hatta finaldeki kıyamet olgusunun bile yeni bir varoluşa, onun da yeni bir kıyamete yol açacağı savıyla müthiş karamsar bir oyun olan TrapTown hem içerik, hem görsel olarak çok ilginç, başarılı, izleyiciyi derinden etkileyen bir çalışmaydı

Tarihçi Patrick Boucheron ile yazar Mathieu Riboulet’nin, Paris’te Charlie Hebdo’ya 12 ölü ve 20 yaralı ile sonuçlanan saldırıyla başlayan, bir kadın polisin öldürülmesi, bir Yahudi kaşer marketin basılarak, dördü kurtarma çatışmasında ölen 16 kişinin rehin alınması olaylarını, tarihe bir kayıt düşmek amacıyla yazdıkları ‘Prendre Dates’ bu toplumsal kriz anlarına, bu anların öncesine ve sonrasına eğilen bir kitaptı.

Yönetmen Delphine Ciavaldini’nin bu kitaptan yola çıkarak sahneye koyduğu, tarihin ve tiyatronun diyalog halinde olduğu ‘Tarihe Not Düşmek’ ne basit bir okuma ne de tam olarak bir tiyatro uyarlaması. Gücünü çok sağlam bir metinden alan, unutulmaması gerekenleri bir kez daha anımsatan çok başarılı bir çalışmaydı.

23. İstanbul Tiyatro Festivali’nde ‘Hamlet / Collage’ yapımını izlemiş olduğumuz Theatre of Nations bu yıl İstanbul’a ‘Sirk’le geliyordu.‘Tsirk / Sirk’, yönetmen Maxim Didenko’nun ‘retrofütüristik’ olarak nitelendirdiği, Grigory Alexandrov’un Stalin’in baskı dönemi öncesinde ütopik bir SSCB’de geçen 1936 tarihli kült filminden esinlenerek, melodram ve komedinin aynı oran, aynı yoğunlukta olduğu kurgusal bir geleceğe taşıdığı müzikali. Bizlere ters gelebilecek bir dönemin güzellemesi olup olmadığı tabii ki tartışma konusu olabilir. Ancak, izleyicisini masalsı paralel bir evrene, düşsel bir ütopyaya götüren, dekoru, ışıkları, oyunculukları ve görselliğiyle nefes kesici bir gösteri olduğu da inkâr edilemez.

Theatre of Nations’un diğer yapımı, Viktor Ryzhakov’un yönettiği ‘İran Konferansı’nı, Rus Yeni Drama hareketinin lider figürü, oyun yazarı, senarist, sinema yönetmeni, oyuncu ve sanat yönetmeni Ivan Aleksandrovich Vyrypaev yazmış. Olaysız, iki saat boyunca sırayla konuşulan monologlardan oluşan, tek gerilimi arada bir sırasını savmış konuşmacılarla kısa atışmalardan oluşan İran Konferansı’nı soluk soluğa izlenen bir seyirliğe dönüştüren etken, her karakterin derinlerine inen Vyrypaev’in, kişilerinin içsel çelişkilerini ve önyargılarını açığa çıkaran, bilgece ve zekice görünen fikirlerin aslında bildik klişelerin allanıp pullanmış şekli olduğunu hissettiren müthiş başarılı dramaturgisiydi. Her bir monoloğun kendisinden önceki ve/veya sonrakiyle çelişkileri de yokmuş gibi duran gerilimi zekice var ediyordu. Müthiş takım oyunculuğu ve her sözcüğün tek tek anlaşıldığı çok başarılı simültane çeviri sayesinde Theatre of Nations’un her zamanki gibi farklı, aykırı, deneysel ve kusursuz bir tiyatro tadı veren çalışması, izleyicinin en kolay izlediği, en rahat içine girebildiği oyun oldu.

Begüm Erciyas ve Platform 0090 yapımı ‘Voicing Pieces / Seslenen Parçalar’, izleyicinin yalnız başına olduğu, kavramsal çerçevesini de oluşturduğu ses odaklı farklı bir yapımdı. Katılımcıyı kendisine yapılan önerileri izleyip izlememekte ya da nasıl izleyeceğine karar vermekte özgür bırakan, kendi seyircisi / dinleyicisi olmaya davet eden, müthiş heyecan verici ve büyüleyici çok özel bir deneyimdi.

Ionesco Dosyası

İYİ SAHNELENMİŞ BİR KLASİK

Yevgeni Vakhtangov Tiyatrosu’nun büyüleyici Puşkin uyarlaması ‘Yevgeni Onegin’, Festivalin ikinci büyük olayıydı. Aleksandr Puşkin’in yedi yılda tamamladığı şiir-romanını, fikir, kompozisyon ve yönetmenliği kendisine ait bir yorumla sahneye aktaran, 1952 doğumlu Litvanyalı yönetmen ve eğitmen Rimas Tuminas, 5300’e yakın sayıda dizeden oluşan, şiir biçemindeki romanı bir uyarlama olarak değil, öyküdeki şiirselliğinin görsel – işitsel karşılığını araştırarak, Puşkin’in şiirinin teatral bir yansıması olarak ele alıyordu. Ara dâhil üç buçuk saati geçen, ancak su gibi akan bu benzersiz görsel işitsel şölende, Tuminas, Yevgeni, Lenski ve Tatyana’nın öyküsünü bir anlatı olarak değil, yılları geride bırakmış kahramanların belleğinde kalmış anılar olarak, bölük pörçük, ancak tamamlandığında olağanüstü bütünlüğe ulaşarak kurguluyordu. Gerçeklerle anılar arsındaki gidiş gelişleri, sahneye biri 25 yıl sonra olanları anımsayan olgun, diğeri de olup bitenlerde yer alan genç olmak üzere, iki Onegin çıkararak çözümleyen yönetmen, düelloda ölen genç Lenski nasıl genç Onegin’in arkadaşı idiyse, öldürülmese yaşlı Onegin’e yoldaşlık edecek kır saçlı bir ikinci Lenski’yi oyuna katıyordu.

Oyunu izledikten sonra, iyi sahnelenmiş bir klasik oyunu ne kadar özlemiş olduğumuzu bir kez daha fark etmiştik. Hele Yevgeni Onegin gibi unutulmaz anlar içeren olağanüstü bir sahnelemeyi izlemek tüyler ürpertici güzellikte bir keyifti.

Arena Ensemble, Marco Martins’in yönettiği Beatriz Batarda ve Romeu Runa’nın, çok sayıda yazarın metinleri eşliğinde oynadığı yeni oyunu ‘Profil Perdu’ dünya prömiyerini 23. İstanbul Tiyatro Festivalinde yapmıştı. İki bedenin benzersiz birlikteliğinin oluşturduğu bu anlatılması zor, izlenmesi heyecan verici çalışma etkisi izledikten sonra da devam eden, çok katmanlı, etkileyici bir gösteriydi.

Théâtre de la Ville Paris’de Emmanuel Demarcy-Mota’nın sahnelediği ‘Ionesco Suite / Ionesco Dosyası’ absürtün, şamatanın, şaşırma ve esprinin şaşırtıcı bir şekilde harmanlandığı, Ionesco’nun sert mizahında dile getirdiği varoluştan duyulan korku, topluluk olma hali, yalnızlık, konuşma ve başkasını duymama temalarının, kısacası varlığa dair kaygıların, benzerine rastlanmamış bir biçimde cesurca sahnelendiği müthiş etkileyici bir yorumdu. Oyun ‘Jacques ya da Boyuneğme’, ‘İki Kişilik Hırgür’, ‘Kel Şarkıcı’, ‘Ders’ ve ‘Amerikalı Öğrenciler İçin Konuşma ve Diksiyon Çalışmaları’ gibi çok farklı oyunların repliklerinden oluşsa da, bölük pörçük etkisi yaratmayan, akıcı ve şaşırtıcı derecede bütünlüğü olan müthiş bir seyirliğe dönüşmüştü. Ionesco Suite’in yedi oyuncusu, benzersiz bir enerjiyle kimlik, karakter ve cinsiyet değiştirerek sundukları olağanüstü performansta, Ionesco’nun hep var olan, ama çoğunlukla göz ardı ettiğimiz müthiş komik ve eğlenceli tarafını etkileyici şekilde ortaya çıkarıyorlardı.

Dramaturg, oyuncu, yazar Prodromos Tsinikoris ile Anestis Azas’ın belgesel tiyatro çalışması ‘Temiz Şehir’, festivalin kapanış oyunuydu. Kendi ülkelerindeki koşullar yaşamlarını giderek zorlaştırdığında, daha iyi bir hayat arayışıyla Yunanistan’a gelmiş, ancak umduğunu değil bulduğunu kabul etmek zorunda kalarak, ülkenin dört bir yanında, kimsenin istemediği temizlik işlerini yapmak zorunda kalmış beş kadının yaşadıkları, hınzır bir mizah duygusuyla, biri emekli, diğer dördü hâlâ fiilen çalışmaya devam eden gerçek birer temizlik işçisi tarafından canlandırılıyordu.

Bu benzersiz festival bittiğinde en çok hangi oyunu sevdiğimi sorduklarında, “Yerli yabancı tüm izlediklerim arasında bence en iyisi İO,  en çok sevdiğim ise Ionesco Dosyası” cevabını vermiştim.

Hepinize sağlıklı seyirler dilerim.

 

 

 

 

 

 

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın

İLGİLİ HABERLER

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR