10 Ağustos 2020 Pazartesi 14:20

Tiyatro Pera’da ‘Ah Smyrna´m, Güzel İzmir´im’

“Gidenlere sevinirim ha? Neye sevineceğim Theo? Her şeyim sizle gidiyor. Hayatım, geçmişim sizlerle gidiyor!.. Umutlarım… Geleceğim… Ne kaldı geride, ne kaldı bana?” Mehmed

Erdoğan MİTRANİ Sanat 5437 görüntüleme
1 Temmuz 2020 Çarşamba

Geçen yıl, henüz COVID-19’la tanışmadığımız sıralarda, başoyunculardan Muammer Uzuner, Cihangir’deki yeni mekânına iyice yoğunlaşacağı için, artık Tiyatro Pera’nın, repertuardan çıkacak olan ‘Ah Smyrna’m Güzel İzmir’im’ oyununun son temsilini izlediğimde müthiş heyecanlanmış, ancak, artık izlenemeyecek bir çalışmayla ilgili izlenimlerimi yazmak anlamsız geldiğinden tüm beğenimi belleğime yazmıştım. 

“Her şerde bir hayır vardır” derler. Pandeminin insanları evlerinde kalmaya zorlamasıyla, hem Türkiye’de, hem de dünyanın birçok yerinde, tiyatrolar, opera, dans ve bale kurumları arşivlerindeki birçok gösteriyi çevrimiçi olarak yayınlamaya başladı. 

Tiyatro Pera da, 10 ödüllü ‘Brecht Cabare’nin ve Nesrin Kazankaya’nın çok etkileyici 

‘Venedik Taciri’ yorumunun ardından ‘Ah Smyrna’m Güzel İzmir’im’i yayınlayınca, artık rahatlıkla izlenebilecek, hatta arşivlenebilecek bu çok özel oyunla ilgili izlenimlerimi paylaşmaya karar verdim. 

Nesrin Kazankaya’nın yazıp yönettiği, bir Tiyatro Pera ile İKSV ortak yapımı olarak

18. İstanbul Tiyatro Festivali’nde prömiyer yapan ‘Ah Smyrna’m Güzel İzmir’im’

1923 yılı İzmir’inde, savaşın yeni sona erdiği, Rum ve Türk topluluklarının karşılıklı göç etmesini zorunlu kılan Mübadele Yasasının yürürlüğe girdiği günlerde geçer. 

Tiyatro Pera’nın kurucusu ve sanat yönetmeni, oyuncu, rejisör, yazar, çevirmen, tiyatro eğitmeni Nesrin Kazankaya, aslında İzmir doğumlu. İzmir’in yakın tarihiyle ilgili bir oyun yazmaya karar verdiğinde, kendi kentinin 1923 öncesi tarihi hakkında çok az şey bildiğini fark edince yerli ve yabancı kaynaklarda kapsamlı bir araştırmaya girişen Kazankaya’nın keşfettiği muhteşem geçmişi kendi kaleminden okuyalım: 

Yüzyılı aşkın bir süre bir arada yaşamış farklı din ve dilden insanların, Türk, Rum, Ermeni, Yahudi ve Levantenlerden oluşan kozmopolit bir topluluğun, elbirliğiyle oluşturduğu büyük bir medeniyet; çok kültürlü büyüleyici bir kent çıkıyordu karşımıza. Tiyatroları, sinemaları, kütüphaneleri, eğlence yerleri, mağazaları, olağanüstü mimarisiyle Osmanlı İmparatorluğu’nun en zengin ticaret merkezi, Ege’nin incisi, 1922 yılında büyük bir yangınla yanıp kaybolan İzmir-Smyrna kenti.  Dini bayramlarını bile birlikte kutlayan o insanların anılarını, bugün ancak kitap sayfalarında, İzmir’in siluetini de, kartpostal resimlerinde bulabiliyoruz artık. Feci bir yangınla yanıp harabeye dönen, farklı toplumların, dinlerin ve kültürlerin bir arada yaşadığı efsanevi dünya kenti, güzel İzmir-Smyrna değildir yalnızca; koskoca bir geçmiş, gelecek, hayaller ve umutlar da küle dönmüştür. Varlık nedenimiz, onur duyduğumuz Kurtuluş Savaşımız sırasında antik kültürü, mitoloji öykülerini yaratan bu toprak, emperyalist savaş tanrılarının, etnik kışkırtmayla başardıkları büyük bir yıkıma da sahne olmuştur. Kaybolup giden bizim geçmişimiz, bizim kültürümüzdür; doğdukları topraklardan sürülen, kendi ülkelerinden göç etmek zorunda bırakılan insanlar, bizim insanlarımızdır. Ege’nin iki kıyısındaki birbirine benzer bu iki halk, dört yıllık bir süreyi cehennem gibi yasamıştır. Savaş insanları, her yerde ve her zaman olduğu gibi, canavara dönüştürmüştür. 1919-22 yılları arasında Rumların Türklere yaptıkları, 1921-22’de Türklerin onlara yaptıklarından hemen hiç farklı değildir. Camilerde ya da kiliselerde yakılan insanlar ve tüm inanılmaz vahşet, tarihin kanlı, karanlık sayfalarında gömülüdür.

Nesrin Kazankaya’nın yazıp yönettiği ‘Ah Smyrna’m Güzel İzmir’im’ başladığında Mübadele Yasası çıktığında kendi ülkelerinden kovulma durumunda kalan, köklü bir geleneğe ve kültüre sahip, zengin Rum ailesi Vlastolar, Bornova’daki konaklarında göç hazırlığı içindedirler. Yıllardır Vlastolarla bir arada yaşayan Türk yardımcıları da bu göçün hüzünlü tanıklarıdır. Savaşın travmatik izleri ve zorunlu göç, Türk ve Rum aile bireylerini de karşı karşıya getirmekte, bir arada yaşamanın giderek imkânsız hâle gelmektedir. Vahşet kıyaslamasının, çıkarları uğruna savaş bahaneleri yaratıp, halkları imha etmekten kaçınmayan emperyalizme hizmet etmek olacağının bilincinde olan Kazankaya, 1919-1922 yılları arasında Rumların Türklere reva gördüğü vahşetin, keza 1921-1922 arasında Türklerin Rumlara uyguladığı eza-cefanın bilinçaltlarında bıraktığı tortuyu, zarif bir teatral çözümle, evin emektarı Müzeyyen’in kardeşi Mehmed ile Theodopulos’un dansını kavgaya dönüştürerek ustalıkla aktarır.

Kendilerini çatışma içinde bulan, mübadele kararıyla karşılıklı ötekileştirilen bu insanlar aslında bu toprakların has çocuklarıdırlar. Müzikleriyle dansları birbirinden uzak değildir, o kadar ki bir Rum erkeği dans etmeye kalktığında, doğal olarak Ege’nin geleneksel Zeybek’ini oynar. Asırlarca birbirlerinin bayramlarını el birliğiyle kutlamışlar, birbirlerinin sevinçlerini üzüntülerin birlikte yaşamışlardır. Bugün bile, Yunanlıların öldürdüğü kocasının ve abilerinin yasını tutan Müzeyyen, o katillerle içinde büyüdüğü aileyi birleştirmez. Zaten, Vlastolar için, babasız oğlunu sünnet ettirdikleri, hediyeler aldıkları Müzeyyen aileden biridir. Kardeşi Mehmed’in, evin 16 yaşındaki kızı Lefkothea’yla aşk yaşaması ve kızın hâmile kalması da, aile için bir ayrı gayrı olayı değil, bu göç döneminde yarattığı sorunlarla huzur bozucudur…

Türkiye ve Yunanistan’ın ortak kültürünü işleyen, yer yer iki dilde; iki ülkenin müzik ve dansları eşliğinde oynanan Ah Smyrna’m Güzel İzmir’im’in en etkileyici tarafı Nesrin Kazankaya’nın metin çalışması. 

Hem tarihimizde çok az işlenmiş bir olay dizisini, neredeyse belgesel titizliğiyle ele alan, hem yanlış politik karaların insanların hayatını nasıl alt üst ettiğine eleştirisini sakınmayan, hem de öykünün duygusal boyutunu, aşırıya kaçmaksızın içimize işleyen sağlam bir metin. İlias’ın Türk Yunan Savaşını ile aynı toprakların çocuğu Homeros’un ‘İlyada’sı arasında paralellik kurması müthiş.

Bir de, her bir karakterin derinlemesine işlenmiş olağanüstü gerçekliği. Yaşım icabı İstanbul’un “Gâvur İzmir”inkine benzeyen çok kültürlü, karışık ve zengin etnik yapısını fiilen yaşadığım için, oyundaki insanlar, bana hem çok tanışık hem de çok inandırıcı geldiler. Üniversite yıllarımda evlerine girip çıktığım Rum arkadaşım Yani’nin Türkçeme Rumca cevap veren ‘yayası’ Eleni’nin ablası gibiydi. Hafif Anadolu aksanıyla konuşan babası da sanki Konstantinos’un yakın akrabasıydı. 

Çevrimiçi kopyada tam olarak algılanmasa da, izlediğimde, Başak Özdoğan’ın dekor, Fatma Öztürk’ün kostüm, Yönetmen Yardımcısı Zeynep Özden’in ışık tasarımlarını çok başarılı bulduğumu anımsıyorum. 

Oyuncu ve yönetmen olarak her zaman çok başarılı olan Kazankaya, burada da Aysan Sümercan, Muhammet Uzuner, Nesrin Kazankaya, Defne Halman / Başak Meşe, Emre Çakman, Linda Çandır, İlker Yiğen, Doğan Akdoğan, Selin Sevdar ve Asır Akkaya’dan oluşan Akkaya ekibinden çok başarılı bir takım oyunculuğu elde ediyor. 

Her birinden tek tek söz etmeyeceğim, gerçekten hepsi de çok iyiler. Ancak, ben oyunu izlediğimde, Polixeni’yi Başak Meşe canlandırıyordu. Üstlendiği her karaktere yeni bir şey katan, her zaman çok beğendiğim bu oyuncuyu bu rolde de çok etkileyici bulmuştum. Ama çevrimiçi yayının çok önemli bir özelliği var. Bu kopyada Polixeni’yi, sadece oyuncu olarak değil insan ve dost olarak çok sevdiğim, hasretle özlediğim Defne Halman üstleniyor. Müthiş kontrollü ve bir o kadar sevecen yorumunu hep anımsayacağım.

İzlemiş olanlar için tekrar seyredebilmek, izlememiş olanlar için ise keşfetmek için büyük bir fırsat. Sakın kaçırmayın derim.

Hepinize sağlıklı seyirler dilerim.

 

 

 

 

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın

İLGİLİ HABERLER

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

gazete sayfası

Tünelin Ucu-İzel ROZENTAL

Tünelin Ucu-İzel ROZENTAL