10 Ağustos 2020 Pazartesi 13:50

İsrail’den kanlı  bir kara film

39. İSTANBUL FİLM FESTİVALİ ÇEVRİMİÇİ GÖSTERİMLER

Viktor APALAÇİ Sanat 5552 görüntüleme
1 Temmuz 2020 Çarşamba

Pandemi sebebiyle ertelenen 39. İstanbul Film Festivali programında yer alan filmleri, çevrimiçi (online) izlemeyi sürdürüyoruz. Mayıs seçkisinde yer alan 15 filmi, haziranın zengin seçkisi takip etti. Bu 15 filmin en kalitelisi İsrailli Michael Mayer’in ‘Mutlu Günler / Happy Times’ıydı. Bu son derece sert, alaycı ve eleştirel filmi bir özeleştiri olarak görmek doğru olur. İnsanların bencillikleri, ırkçılık ve antisemitizm filmde karikatürize edilmiş karakterler aracılığıyla eleştiriliyor.

 

Yolunuz Los Angeles’ten geçerse, sakın orada yaşayan İsrailli ailelerden birinin yapacağı Şabat gecesi davetini kabul etmeyin. Los Angeles’in Hollywood semtindeki görkemli bir villada geçen konusuyla, ‘Mutlu Günler/ Happy Times’, Şabat yemeği için bir araya gelen bir grubun kanlı olaylara yol açan öyküsünü anlatıyor.

1960 Hayfa doğumlu, yönetmen-senaryo yazarı-yapımcı Michael Mayer’in, senaryosunu Guy Ayal ile birlikte yazıp yönettiği ‘Mutlu Günler’in konusu, Mayer’in halen yaşadığı Los Angeles’te geçiyor. Ritüele göre Yahudilerin haftanın en önemli gecesi saydıkları cuma geceleri Şabat yemeği için aile bireyleri veya yakın dostlar bir araya gelir. 

‘Mutlu Günler’de Şabat yemeği için masaya oturan dört çift ve iki bekâr arasında, çıkar ilişkilerine dayanan bir yakınlık vardır. Aralarındaki gerilimlerin, ihtilafların, halının altına süpürülen sırların açığa çıkacağı, yemeğin başında belli olur. Masadaki tartışmalar yirminci dakikadan sonra yumruklaşmalara dönüşür.

Sırların açığa çıktığı Şabat yemeği

Paolo Genovese’nin 2016 tarihli filmi ‘Perfetti Sconosciuti / Mükemmel Yabancılar’, yedi kişilik bir arkadaş grubunu bir akşam yemeğinde bir araya getiriyordu. Tümü cep telefonlarını masaya koyup gelen aramaları, mesajları herkesle açıkça paylaşma kararı alınca, ortaya çıkan sırlar herkesi müşkül durumda bırakıyordu. Konu çok cazip gelmiş olacak ki İtalyan filminin İspanyol, Fransız, Güney Kore remake’leri yapıldı. Bizde ‘Cebimdeki Yabancı’ başlığıyla Serra Yılmaz yönetiminde filmi yapıldı, konu tiyatro oyununa da uyarlandı. 

‘Mutlu Günler’in bu filmden etkilendiği açık. Ancak Michael Mayer, komedi ile gerilimi bir araya getiren İtalyan filmini kanlı bir sos ile servis etmeyi uygun bulmuş. Bir araya gelince nadiren lezzetli olan komedi ve gerilim türlerini başarıyla harmanlayan film, ironisi ve abartılı mizah duygusuyla öne çıkıyor. 

İKSV’nin ‘Happy Times’ı ‘Mutlu Günler’ olarak tercüme etmesi isabetli ve tutarlı değil. Çünkü olay birkaç günde değil, birkaç saatte geçiyor. Birbirleriyle uyumsuz bir grup insanın hangi ortak noktada buluşabileceğini sorgulayan filmin, buna hayli matrak ve kanlı bir cevabı var. Şabat duasıyla başlayan yemeğe katılanların sırlarının, gizli ajandalarının ortaya saçılması kanlı olayların başlangıcı olacaktır. 

Menfaatlerin ve egoların çatışması, katılımcıların çok geçmeden kılıçlarını kınından çıkarmalarına sebebiyet verince izleyici “Yahudi bir arkadaş grubunun kutsal Şabat yemeği nasıl bu kadar kötü gidebilir?” diye düşünmekten kendini alamıyor. Filmde insanların bencillikleri, egoları hudut tanımaksızın eleştiriliyor. Sonradan görme zenginler, küçük burjuvalar bu eleştiriden nasiplerini alıyorlar. Buna, filmin finaline yakın konuya Haham Mati üzerinden, din adamları dâhil edilir. Irkçılık ve antisemitizmi, karikatürize edilmiş karakterler üzerinden eleştiren filmde, Haham Mati ironik bir tonda, “Neticede tüm İsrailliler dosttur” der.

Kanlı bir kara film

Ev sahibesinin kuzeni Michael ise hahamın kanaatini paylaşmaz, tırmanan şiddet olayları üzerine, “Biz İsrailliler nerede duracağımızı bilmeyiz” diyerek hiddetini dile getirir. Gruba ilk kez katılan, Michael’in bonus saçlı, frankofon, güzel aktris nişanlısı Aliyah, “Hepiniz akıl hastası psikopatlarsınız” diye isyan ederek, evden ayrılarak hayatını kurtaran tek kişi olur. 

Michael Mayer’in bu son derece sert, alaycı ve eleştirel filmini bir özeleştiri gibi görmek daha doğru olur. Tek mekânda, kısıtlı bir zaman diliminde geçen konusuyla, filmin temposunun hiç düşmediğini, Amerika’da yaşayan İsrailli oyunculardan oluşan kadronun, ’ekip oyunculuğu’ dersi verdiklerini teslim etmek lazım… 

Filmin Hayfa Film Festivalinde En İyi Senaryo Ödüllü senaryosu, karakter tahlillerinde son derece başarılı. Ev sahibesi Sigal’in kuzeni Michael’in tanıştırmak için yemeğe getirdiği nişanlısı hariç, tüm karakterler bencil, sorumsuz, şiddet bağımlısı psikopat kişiler.  

Grubun tek bekarı, Yossi’nin yanında çalışan, fırsatçı, ahlaksız, nankör, oportünist bir genç olan Maor. Patronunun karısıyla flört etmeye çalışıyor, onun yatak odasına gizlice girip, karıştırdığı çekmecelerin birinden bir külotunu çalıyor, mutfakta kendisini yalnız yakaladığında sarkıntılık ediyor, patronunun metresi olduğunu karısına anlatıyor. Sonradan görme, kaba saba, görgüsüz ev sahibi Yossi görkemli villasının kendisine altı milyon dolara mal olduğunu iftiharla anlatıyor, çıkar ilişkisi olduğu okul müdürü Haham Mati’ye rüşvet veriyor, misafirlerini hor gördüğünü her fırsatta dile getirmekten keyif alıyor, Şabat yemeğinde şiddetin tırmanmasında başrolü oynuyor. 

Yossi’nin gölgesinde kalan, onun yönlendirmesiyle geçimini sağlayan, evin iç dekorasyonunu yapan İlan, Yossi’nin Valencia’daki yeni iş projesine dâhil olmak için geceye katılıyor, dışlandığını görünce, hakaretle başlayan saldırısını kanlı bir şiddet olayına dönüştürüyor. Teknolojideki başarısını iş hayatında servete dönüştüren, militarist ruhlu Avner iş hayatına yeni atılan Michael’i aşağılıyor ve gecenin ilk kavgasını başlatıp, gelişen kanlı olayların baş aktörü oluyor. 

 

Bunca vahşet niye? 

Avner’in hukuk tahsilli karısı, silah sesini ihbar eden komşunun talebiyle gelen polislerin, “Arama izniniz yok” demagojisiyle eve girmelerini ve onca kanlı olayı ortaya çıkarmalarını önlüyor. Yossi’nin taahhüt ettiği rüşvet çekini almak üzere yemeğe katılan Mati, din istismarındaki becerisini kullanıp, işi şantaja kadar götürebiliyor. Karısına sarkıntılık ederken yakaladığı Maor’u öldüresiye döven Yossi, muhatabının cebinde bulduğu külotu karısının verdiği fikrine kapılıp, kendisini herkesin önünde fahişelikle suçluyor. 

Gizli sırların açığa çıkmasıyla yumruklar konuşmaya başlar, şömine karıştırıcı demir çubuk, bir tüfek, hatta koç boynuzundan yapılan bir şofar bile ölümcül bir silaha dönüşür.

Michael Mayer ilk uzun metrajlı filmi ‘Alata /Out In The Dark’ta (2012) İsrail’de psikoloji eğitimi alan Filistinli bir öğrenci ile İsrailli bir avukatın eşcinsel ilişkisini, Ortadoğu’nun çözümsüz çatışma ortamı üzerinden anlatmıştı. ‘Mutlu Günler’, çıkar ilişkileri, kızgınlıklar, kıskançlıklar, düşmanlıklarla, şişirilmiş egoların çarpıştığı bir ortamda bir grup İsraillinin öyküsünü kara mizah aracılığıyla anlatıyor. 

Tokat şiddetinde bir eleştiri getiren bu sert ve cesur filme ilgisiz kalmak imkânsız. Bu filmin eleştiri yazısını yazarken spoiler vermeden konusunu anlatmak da imkânsız. Filmi izlememiş olan okuyucularımın seyir zevkini kaçırmamak için, her eleştiri yazısında şart olan filmin konusuna bu kez yer veremiyorum. Tek söyleyebileceğim, kendinizi sürprizli ve bol kanlı bir film izlemeye hazırlıklı olmanızın gerektiği…

 

 

ÇİNGENE KRALİÇE

Almanya doğumlu Hüseyin Tabak ilk filmi ‘Güzelliğin On Para Etmez’ ile dikkatleri çekmiş, Yılmaz Güney’in hayatına odaklanan ‘Çirkin Kral Efsanesi’ belgeseli ile ustalığını kanıtlamıştı. ‘Çingene Kraliçe / Gipsy Queen’de Tabak, iki çocuğuna bakabilmek için izbe boks ringlerinde dövüşmek zorunda kalan genç bir kadının hikâyesini anlatıyor.

Film, âşık olduğu müzisyen, hayırsız kocası tarafından terk edildikten sonra her türlü işe giren, baba evinden de kovulan Ali’nin öyküsünü anlatıyor. Roman olmanın, ırkçılığın kurbanı genç kadın, insanlığın yüz karası bu ayrımcılıklarla hayatı boyunca mücadele eder, kimseye boyun eğmez. Bu mücadelesinde kimseden medet duymadan, kendisinin ve çocuklarının hayatına bir yön vermeye çalışan Ali, bu uğurda gençliğinde yaptığı boks sporuna dönüş yapar. 

Hüseyin Tabak’ın bu rol için Romanya’dan bulduğu Alina Serban, bu ilk kompozisyonu için altı ay boks antrenmanı yapmış. Müthiş final bölümündeki boks maçı bir günde çekilmiş, iki kadın boksör rol yapmadan birbirlerine gerçekten vurmuşlar. Suratlarındaki kan izler de gerçekmiş. Hüseyin Tabak projesinin bir erkek boksör için olduğunu, sonraları kadın boksöre dönüştüğünü anlattı. Alina Serban gerçek hayatında sinema ve tiyatro yönetmeni. Karatedeki tecrübesi kendisine boksör olarak hazırlanmasında kolaylık sağlamış. Romanya Kadın Boks Milli Takımıyla boks antrenmanları yapmış.

 

 

 

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın

İLGİLİ HABERLER

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

gazete sayfası

Tünelin Ucu-İzel ROZENTAL

Tünelin Ucu-İzel ROZENTAL