25 Eylül 2020 Cuma 07:18

Fiziksel Tiyatro Araştırmalarından ‘Kalabalık Duası’

“b.k altın olsaydı fakirler g.t deliksiz doğarlardı!”

Erdoğan MİTRANİ Sanat 2900 görüntüleme
12 Şubat 2020 Çarşamba

Fiziksel Tiyatro Araştırmalarının yeni oyunu Volkan Çıkıntoğlu’nun yazdığı özgün metinden yola çıkarak, ‘Kalabalık Duası’nda yönetmen Güray Dinçol, anlatısını meddah ve tek kişilik oyun yaklaşımları, resim, plastik sanatlar, fotoğraf, çağdaş dans, geleneksel tiyatro, clown, hikaye anlatıcılığı gibi fiziksel ve disiplinler arası farklı olanakların peşine düşerek oluşturmuş. Günceli ve gelenekseli, akılcıyı ve mistik olanı, deliliği ve bilgeliği İstanbul fonunda merkeze alan, ölüm, rüyalar ve şehre dair hem gerçekçi hem mistik hikâyeyi izleyicilere adını bilmedikleri bir kişi anlatıyor: “Sen anlattıkça oldu bu dünya, sen yoksan o da yok. Hikâyen varsa yaşarsın, hikâyen yok, sen de yok.”

Volkan Çıkıntoğlu, sevdiğinden mi nefret ettiğinden mi emin olamadığı İstanbul’a, gerçek ile fantastiği ayıran incecik çizgide, yergi ile methiyenin, sevgi ile nefretin içi içe geçtiği müthiş bir aşk mektubu yazmış. Hep usta bir yazar olarak gördüğüm Volkan’ın kendini aştığı bu sağlam metnine Güray Dinçol, sahne tasarımını da birlikte yaptığı Utku Kara’nın ışıklarının ve Ülkü Şahin’in kostümünün desteğiyle, benzersiz bir teatral boyut kazandırıyor. Bu aynı zamanda hem müthiş komik, hem müthiş dramatik olabilen öyküyü, hikâye anlatıcılığıyla fiziksel tiyatroyu başarıyla harmanlayan sahnelemesi çok başarılı.

Sahnedeki tek adama, Tolga İskit’e gelirsek, ‘Cambazın Cenazesi’nin çift erkek meddah için yazılmış ilk özgün prodüksiyonundan, TEB’den Yılın Erkek Oyuncusu Ödülü kazandığı ‘Joko’nun Doğum Günü’ne ya da ‘Maraton’daki nefes kesici performansına, Tolga hep “ne yaptıysa en iyisini yapan” bir oyuncu olmuştur. Kalabalık Duası’nda geçmişindeki bu benzersiz performansları bile unutturacak olağanüstü bir iş çıkarıyor. İlginçtir, insan çok beğendiği, etkilendiği, heyecanlandığı bir olayı anlatırken sözcükler yeterli olmuyor.

Siz en iyisi tadını çıkara çıkara, hatta vakit yaratıp iki kez izleyin derim.

Anlaşılan, Güray Dinçol’un, yolculuğunu hâlâ sürdüren olağanüstü ‘Şatonun Altında’sının ablalarının yüzünü ağartacak müthiş bir erkek kardeş gelmiş. Yılın en iyi iki-üç oyunundan biri. Mutlaka izleyin.

12 Şubat Boa Sahne, 19 Şubat kumbaracı50, 22 Şubat Theatron Yeldeğirmeni, 3 Mart TiyatroOPS ve sezon boyunca İstanbul sahnelerinde.

 

Küçük Salon’da ‘Köpek Kalbi’

Küçük Salon’da sezonun yenisi, Emre Tandoğan’ın Mihail Bulgakov’un ‘Sobachye Serdtse / Köpek Kalbi’ kısa romanından esinlenerek uyarlayıp yeniden yazdığı aynı adlı oyun.

Roman ve oyun yazarı Mihail Afanasyeviç Bulgakov’un (1891-1940), 1925’te yazdığı,  Sovyet sistemindeki tutarsızlıkların köpek zekâ düzeyinde bir insanı önemli bir konuma getirebileceğini gösteren ‘Köpek Kalbi’ hemen yasaklanmış, ancak, burjuva değerlerini yıkarak yeni bir Sovyet insanı yaratma idealinin yolundan sapmasını hınzırca hicveden bu komünist devrim alegorisi el altından basılarak toplumun tüm kesimlerince tartışılmıştı. Bulgakov’un ‘Don Kişot’u tiyatroya uyarlamasını onaylayan Sovyet sansürü ustanın yorumunun Stalin’in baskı rejimini yerden yere vuran iğneleyici bir yergiye dönüştüğünü fark ettiğinde tüm yapıtlarının yayınlanmasını yasaklamış, başyapıtı ‘Usta ile Margarita’ dâhil Bulgakov’un tüm eserleri ölümünden yıllar sonra basılabilmişti.

Profesörün temsil ettiği burjuvaziyle Şarik / Şarikov’un simgelediği proletaryanın mücadelesi, Köpek Kalbi’nde şöyle gelişir:

Dünya çapında bilim insanı Profesör, Moskova sokaklarında bularak Şarik adını verdiği sahipsiz ve yaralı bir köpeği evine getirir. Besleyip tedavi ettikten sonra gençleştirme amaçlı bir deney yapmak için Şarik’i ameliyat ederek, ona bar kavgasında ölen yirmi beş yaşındaki bir adi suçlunun hipofiz bezini ve testislerini nakleder. Operasyon başarılı olur ama sonuç amacından şaşar. Şarik, köpek içgüdülerinden ve barda ölen suçlunun sahtekâr ve hırsız kişiliğinden kurtulamamış, arsız, yüzsüz, şehvet düşkünü ve kaba saba bir insana dönüşür. Artık insan olduğu için yeni adıyla kimlik sahibi olmayı ve kalıplaşmış Sovyet bürokrasisinde bir konum edinmeyi başaran Şarikov, resmi hizmette çalışan bir Sovyet vatandaşı olarak profesörün hayatını cehenneme çevirecektir…

Uyarlamasında öykünün ana hatlarına sadık kalan Tandoğan, başarılı dramaturgisiyle oyunu dört karakter üzerinde toparlamış. Profesörü Kerim Küçük, Profesörün kadınlı erkekli hastalarını, bina sorumlusunu ve diğer yan karakterleri Yunus Emre Can, tek bir kişiye indirgenmiş hizmetçi kadın ile profesörün asistanını Bircan Çağlar, Şarik / Şarikov’u da Ufuk Fakıoğlu üstlenmiş. Emre Tandoğan’ın yönettiği ve hareket düzenini tasarladığı dörtlünün takım oyunculuğu çok başarılı. Ufuk Fakıoğlu, müthiş etkileyici beden kullanımı ve köpekle insanı ustaca ayrıştırmasıyla ayrı bir tebrik hak ediyor. Emre Tandoğan’ın Peter Brook’un minimum elemanla maksimum efekt anlayışını anımsatan dekor tasarımı da etkileyici. Elif Arman’ın kostüm ve Enrico Zeber’in ışık tasarımları eşliğinde, bir kırmızı halı ve şeffaf bir metal tekerlekle var ettiği dünya, dekor tasarımı dersi olarak okutulabilir.

Uyarlamanın bir saatlik süresinde insanlaştıkça iğrençleşen köpeğin itici bir mahluka dönüşmesi kanımca biraz kısa tutulmuş. Süreyi sadece birkaç dakika uzatarak Şarikov’un dönüştüğü karakteri iyice belirginleştirmenin, hicvin amaçladığı hınzırlığı ve sertliği daha iyi ortaya çıkaracağı kanısındayım.

Çok iyi sahnelenmiş, çok iyi oynanmış müthiş başarılı bir çalışma. Kaçırmayın.

17, 28 Şubat Küçük Salon ve sezon boyunca İstanbul sahnelerinde.

Yakup Almelek kendi sahnesinde ‘Oda Komşum Richard Wagner’

“Dünya üzerinde sahiline kola şişesi vurmamış bir yerin kaldığını mı düşünüyorsunuz? Reklam panolarıyla kuşatılmamış hangi yolda yürüyüp aklınızı temiz tutacaksınız?”

1936 Ankara doğumlu Yakup Almelek, iş yaşamının yanı sıra kültür, sanat ve edebiyat çalışmalarını aralıksız sürdürmüş, 4. Levent Sanayi Mahallesinde sahip olduğu metal kesim atölyesini, kurucu ortağı Yağmur Yağmur’la birlikte çok amaçlı bir performans alanına dönüştürerek İstanbul Tiyatrolarına K! Kültüral Performing Arts’ın benzersiz mekânını armağan etmiş bir yazarımız.

Almelek yazmış olduğu ‘Oda Komşum Richard Wagner’ adlı oyunla ilk kez, Kültüral’ın adını taşıyan ‘Yakup Almelek Sahnesi’ne misafir oluyor. Süpervizörlüğünü, sahne tasarımını ve yapımcılığını Kurucu Genel Sanat Yönetmeni Yağmur Yağmur’un üstlendiği

Kültüral’ın bu üçüncü prodüksiyonunu Murat İpek uyarlamış, yönetmiş ve ışık tasarımını yapmış. Sercan Gülbahar ve İbrahim Cem Tek’le birlikte oyuncu ekibinde de yer alıyor.

Almelek’in çoğu eseri, 19. yüzyıl romantizminden izler taşıyan, masumların, iyilerin, doğruların ve haklıların kazandığı, kötülerin cezalandırıldığı, naif, umut dolu, neredeyse ütopik bir paralel evrende geçer, Temelde hikâyeci olan Almelek’in ‘Hasta Bir Beyin’ adlı öyküsünü oyuna dönüştürerek yazdığı ‘Oda Komşum Richard Wagner’ esas olarak, biri Türk Yahudi, diğeri Amerikalı WASP (beyaz anglo-sakson protestan) iki gencin antisemitizmden yola çıkarak, ayırımcılık ve ötekileştirme konularında, zenci düşmanlığı ve homofobiye uzanan tartışmalarından oluşan bir metin.

Özgün metinde Almelek, sağduyunun (ve olasıdır ki kişisel duygularının) temsilcisi olarak Türk Yahudi’sini görse de, Amerikalı genci bilmediklerini öğrenmeye, yanılgılarından dönmeye yatkın dürüst bir karakter olarak çizmiş. Uyarlamaya giriştiğinde Murat İpek, yazarın hoşgörülü bakış açısının günümüz katı gerçekliğini biraz göz ardı ettiği savıyla, karakterleri ve durumu keskin bir politik mercek altında ele almayı yeğlemiş.

Yönetmen olarak, Almelek’in ütopik iyi niyetiyle, kapitalist düzenin çarpık temellerini ve sistemin distopik evrenini karşı karşıya getirebilmek amacıyla, iki genç üniversitelinin temsil ettiği ‘masumlar’ dünyasının karşısına, din, ekonomi, hukuk ve ahlaki değerleri acımasız şekilde kullanan amansız kapitalizmin simgesi olarak, duyarsız duruşuyla yarı fantastik bir ikon oturtmuş. Kılıktan kılığa giren, fütursuzca, “Bu prenses sizlerden çok daha imanı bütün nesiller doğuracak şu geniş bütçeli rahminden” diyebilen bu ikon olsa olsa “kaşar bir drag queen” olacaktır.

Sercan Gülbahar ile İbrahim Cem Tek’i çok uyumlu, başarılı bir ikili olarak yöneten Murat İpek, Gaye Kızılışık’ın Kostüm ve Orçun Okurgan’ın hareket tasarımlarının desteğiyle de müthiş bir drag queen olmuş.

Sonuç olarak Oda Komşum Richard Wagner, ilginç bir metnin, iyi sahnelenmiş, iyi oynanmış başarılı bir uyarlaması. Son dönemde antisemitizmdeki artışa dikkat çekmeye çalışan Şalom”un söylemini de başarıyla destekliyor. İzlenmesi şart. 14, 22, 29 Şubat ve sezon boyunca K! Kültüral Performing Arts’da.

Geçen sezonun sonlarında sahnelenmeye başlanan Jean Genet’nin, metinde birkaç dakikalık bir kısaltma ve soluk soluğa bir tempoyla iki saate indirgenmiş olan ‘Paravanlar’ının Kültüral P.Arts’da devam ettiğini hatırlatmak isterim. Bence yılın ilk beş oyunundan biri olan Paravanlar’da, gerek Said / Sercan Gülbahar’la oyuna Yüzbaşı olarak bu yıl katılan İbrahim CemTek’in, gerekse ekibin toplu oyunculuğu çok başarılı. Görmeyenler için değil, bir kez daha izlemek isteyenler için de yılın olmazsa olmazlarından.

Hepinize iyi seyirler dilerim.

 

 

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın

İLGİLİ HABERLER

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR