13 Ağustos 2020 Perşembe 17:51

“Kendimi muhalif saymıyorum, sadece işimi yapıyorum”

Araştırmacı gazeteciliğin ses getiren isimlerinden biri İsmail Saymaz... 2014’te Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütünün ‘Yılın 100 Basın Kahramanı’ listesine girdi, aynı yıl Abdi İpekçi Yılın Gazetecilik Ödülü’ne, 2017’de Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından ödüle layık görüldü. Bunlar aldığı sayısız ödülden sadece birkaçı idi... Röportajları, kaleme aldığı sayısız kitapla birbirinden önemli konuları Türkiye’nin gündemine getiren İsmail Saymaz ile gazeteciliğin dününü, bugünü konuştuk...

Dr. Elif ULUĞ Toplum 7241 görüntüleme
28 Kasım 2018 Çarşamba

Aslında pek çok şey konuşmak istiyorum seninle; gazeteciliğin dünü, bugünü, yarını hakkında. Abdülkadir Selvi yazdı geçtiğimiz günlerde, “Gazetecilere güvenilirlik yüzde 0,4” diye. Sen benim için en güvenilir gazetecilerden birisin. Nereye gidersen git onlarca insan anında etrafını sarıyor, pırıl pırıl bir insansın. Bunu sade bir vatandaş gözüyle söylüyorum ama böyle kalabilmek de çok zor. Bunu nasıl başarıyorsun?

 

Başladığım zamanla şimdiyi kıyaslayabilirim. 2002’de girdim ana akım medyaya, üzerinden 16 yıl geçmiş. Girdiğimde iktidarın kontrol ettiği medya ve bunların etki gücü sınırlıydı. İktidarla çok bağlı değillerdi. Zaman zaman eleştiriyorlardı; destekçi idiler. Bu basın iktidardan çıkmamıştı; iktidar bu basının içinden çıkmıştı. Onlara ‘yandaş’ diyemeyiz, onlar zaten beraberdi. TRT de AK Parti iktidarının etkisini yansıttı tabi ama o dönemlerde liberallerin, Fetullahçılar gibi İslami grupların da kendisini görebildiği bir yerdi TRT.

2007-2008’den sonra durum değişti. O günlerde Deniz Feneri davasında basının eleştirel tutumu Erdoğan’ı çok kızdırdı. O günlerde Cumhuriyet Mitingleri ve benzeri hadiseler söz konusuydu. Cumhuriyet’e el bombası atılması, Danıştay suikastı… AK Parti’nin kapatılması gündeme geldi. O sırada el konulmuş olan Sabah gazetesi iktidarın güdümüne girdi; ‘havuz medyası’ söylemi gündeme geldi.

Çok müthiş bir hafızan var. Benzer bir durum daha önce yaşanmış mıydı?

Menderes Dönemi’nde... İlk başta Cumhuriyet, Milliyet, Hürriyet Menderes’e destek veriyordu. CHP’ye destek veren sadece Ankara’da Ulus Gazetesi vardı. 1954’ten sonra eleştiriler artınca Menderes, Basın İlan Kurumunu işleterek kendisini destekleyen Zafer Gazetesi’ni büyüttü. CHP’nin malına el koyarak Ulus’u susturdu. İlanların aktarıldığı Menderesçi gazetelere ‘besleme basın’ deniyordu. Bence ‘yandaş’a göre çok daha güzel bir ifade.

Eskiden haberleri çeşitli gazetelerden okurdum, 3-4 ayrı yerden ayrı ayrı okuduğumu hatırlıyorum.

Şimdi öyle değil, mülkiyet yapısı değişti. Yeni mülkiyet yapısı içinde A Haber, Yeni Söz, Yeni Birlik, İstiklal, Diriliş Postası ve adını bilmediğiniz bir sürü gazete var. Bunlar Basın İlan Kurumunun gelirleriyle ayakta duruyor. Ana akımda olanlara da şu yön gösteriliyor: “Ya git Cumhuriyet ve Sözcü’de kendine yer bul ya da benim söylemime bürün.” Ben 2002 yılında Star Gazetesi’ne, 2002-2005 döneminde Sabah’a, Akşam’a iş görüşmesine gidiyordum, hatta Yeni Şafak’a bile gidebilirdim. Bugün hiçbirine gidemem. Onlar beni almaz, ben onlara gitmem.

“GAZETECİLİK MOTİVASYONU ÖLMÜŞ DURUMDA”

 Ama Hürriyet Gazetesi’nde varsın…

Hürriyet Gazetesi öyle bir mülkiyet yapısına sahip değil. Eskiden haber toplantıları yapardık.  O dönem Doğan Grubunun en küçük gazetesi Radikal’deydim. Ana akım gazetelerde Hürriyet, Milliyet, Sabah, Vatan, Akşam, bizim dışımızda yedi-sekiz gazete daha vardı. Her gün bu gazetelere bakardık. Onlarda olan ve bizde olmayan ya da bizde olup onlarda olmayan haberler var mı diye kıyaslardık. Veya aynı haberlere gidilmiş fakat farklı bir detay yakalanmış mı diye… Herkesin gördüğü haberde biz neyi görmemişiz, bizim gördüğümüz haberde onlar neyi görmemiş; fotoğrafları nasıl diye bakardık. Onların göremediği, bulamadığı haberi biz yakalamışsak -buna ‘haber atlatmak’ diyoruz- bir adım öne geçerdik. Çünkü rekabet vardı. Şimdi rekabet yok, haber atlatmak bir gazete için risk. Çünkü başına ne geleceği belli olmayabilir.

 Ne gelebilir başına?

Gazeteciliği var eden muhabirlik motivasyonu bu dönemde ölmüş durumda. İnsanlar yetkin bir muhabiri etkileyecek rekabet güdüsünden vareste çalışıyorlar. Geçmişten farklı olarak, artık “Hangi haberi atladık” diye eskiden övünülerek bakılan gazetelere şimdi kaygıyla bakılıyor.

Yani herkesle aynı anda girelim. “Artık internet haberciliğinde kritik haberlerde herkesten önce girmeyelim” durumu mevcut.

 Ayrıca enteresan kitaplar yazıyorsun, son kitabın ‘Kimsesizler Cumhuriyeti’ çok başarılı bir eser.

Teşekkür ederim.

 Önemli gerçeklerden söz ettin burada; son derece önemli bir cemaat yapılanması var Türkiye’de, bunun üzerinde giden dev eğitim sektörü var; yanlış işler dönüyor biliyorsun. Yazabiliyorsun bu aykırı duruşunla da…

Ben aykırı değilim ki dönem aykırı; ben işimi yapıyorum. ABD’de Katolik kilisesinde papazların çocuklara tecavüz edilmesini yazan gazeteciler ödül alıyor, olayı konu alan sinema filmleri yapılıyor. Türkiye’de niye aykırılık oluyor ki? 90’lı yıllarda, 2000’lerin başında rahatlıkla yapılabiliyordu bu işler. Kendimi muhalif olarak konumlandırmıyorum. Bana sorsan, muhalif değilim, işimi yapıyorum. Muhalif olmak için bu işi yapmıyorum. AKP’ye ontolojik olarak karşı olduğum için yapmıyorum. AKP bir gün muhalefete geçer ve ilgi alanımdan çıkar. O parti iktidarda olduğu için, devlet görevlileri onlardan olduğu için eleştiriyorum. İzlediğim bu çizgi ana akım medyanın sınır hattı... Bu sınırı geçince, ben dahil herhangi biri, ana akımın dışına düşeceğiz. Düşelim isteniyor. Birileri benim iflah olmaz bir muhalif olduğumu, hükümeti eleştirdiğimi gerekçelendirerek, “Atın bunu, gitsin Sözcü’de çalışsın, gitsin Cumhuriyet’te çalışsın” diye iktidarı doldurmaya çalışıyorlar. Beri korkutamazlar. Onların korktuğu şeylerden korkmuyorum ki ben. İşsiz kalmak, iş yeri değiştirmek benim için hayati bir korku değil.

 Senin için hayati korku ne peki?

İşimi yapamamak korkutur beni. 

 Mutlaka seninle birlikte başlayan ama bu düzenin dışına itilenler de var değil mi?

Var, bana gelmeden biraz önce başladı bu işler. Ben 2002’de başladım, 2010’dan beri kitap yazıyorum, 2006-2007’den beri çok zorlandığım anlar oldu, gözaltına alınmak istendim; defalarca yargılandım, hepsinden beraat ettim. Öyle veya böyle bana alıştılar.

 Dürüst bir adamsın…

Teşekkür ederim ancak bazı kişiler öyle görmüyor olabilir. Görünür bir alanda bir sürü insan vardı. Bazıları yapamadı, yurtdışına gitti.

 Her televizyon programın 4-5 makale kıvamında zaten…

Bir dönem öyleydi... Ancak artık davet etmiyorlar. Ben muhabirim, fena bir muhabir de değilim. Artık hareket alanım şöyle: Sosyal medya hesaplarım ve yazdığım kitaplar. Şunu vurgulamam gerekir: Bu mesleği AKP’yi eleştirmek için yapmıyorum.

 Onlar da seni anladı herhalde…

Büyük ölçüde. O çevreden arkadaşlarla konuşuyoruz. AKP’yi eleştiriyorum, çekindiğim de yok, “Aman beni düşman bilmesinler” diye bir endişem de. Bilhassa kamu görevlileri… Mesela Aladağ’da yurdun yanmasına sebep olmasalar ya da Gezi Parkı olaylarında bir çocuğun dövülüşü örtbas edilmese, herhangi bir kamu görevlisi merceğime girmezdi. Bunu bir cesaretle yapmıyorum. Sadece mesleki sorumluluk olarak yapıyorum.

“ARAŞTIRMACI GAZETECİLİK UĞUR MUMCU İLE BAŞLADI”

Uğur Mumcu gibi bir gazetecimizin olmasıyla gurur duyuyoruz. Aslında ona benzer pek çok gazetecimiz var. Bir kronoloji yaparsak, araştırmacı gazetecilik ekolü Sabahattin Âli ile mi başlamıştı?

Bizde araştırmacı gazetecilik Uğur Mumcu ile başlamıştı. Mumcu’dan öncesi araştırmadan çok, röportajcılık… Bu bakımdan örnek alınacak kişi, Yaşar Kemal’dir. Bu tip, kalemi kuvvetli, Yaşar Kemal’in açtığı röportajcılık yolundan gidebilecek insanlar var.

Mumcu’yu kendi kuşağından ayıran birkaç özel yeteneği vardı. Bunlardan biri, hukuk okumuş olmasıydı. Gazeteciliğe ‘Yeni Ortam’ adlı günlük gazetede köşe yazarlığı ile başladı. O gazetede, Altan Öymen ile Mobilla yolsuzluğu dosyasını açtı. 1975’ten sonra Cumhuriyet’e geçti. Mumcu’nun hem hukuk, hem dil bilgisi, hem de teorik alt yapısı vardı. Olayları olgu düzeyine yükseltebilecek, politik bağlama oturtabilecek kapasitesi vardı. Dönemin sol ve Atatürkçü ruhuna uygun. Cumhuriyet’te hukuk bilgisini gazetecilikle birleştiriyor ve güncel meselelere yansıtıyor. Silah kaçakçılığı dava dosyalarını okuyor. Abdi İpekçi öldürülüyor; İpekçi’nin dosyasına el atıyor. Bu dosyaya bakarken Ağca, Papa’yı vuruyor. Altan Öymen’in kardeşi gazeteci Örsan Öymen ile Avrupa’ya gidiyor. Bilhassa Örsan Öymen; İsviçre, Fransa dahil tüm Avrupa’da görülen ülkücü silahşörlerle ilgili davaları birinci elden takip ediyor. Susurluk Skandalı ile ortaya çıkan bilgiler, aslında 1980’den sonra Mumcu ve Öymen’in elde ettiği bilgilerdi. Mumcu; İpekçi’nin öldürülmesi ve Papa’nın vurulması dosyalarını birleştirerek, tek tek bulguları topladı.

Yani dedektif gibi çalıştı…

Tabi dedektif gibi çalıştı. Mesela Ağca Papa’yı vurmadan önce Sicilya’da bir odada kalmış. Diyor ki “Niye kalmış olabilir Sicilya’da? Ne alakası olabilir cinayetle?” Kalkıp gidiyor; o odada kalıyor Uğur Mumcu 15 gün.

O duyguyu yaşamak için mi?

Ne oldu burada diye öğreniyor. Ağca’nın odada kaldığı tarihte Sicilya’ya Türkiye’nin ünlü silah kaçakçısı Abuzer Uğurlu’nun gemisi yanaşmış. Uğurlu ile Ağca’nın teması olduğunu ortaya çıkarıyor. İlk temasın Sofya’da bir otel odasında olduğunu tespit ediyor. Burada kritik olan şu: Abuzer Uğurlu da Ağca da ülkücü; Bulgaristan komünist. Kinteks adlı şirket üzerinden Bulgarların Türkiye’ye silah soktuğunu öğreniyor. Silahların Karadeniz’de karaya çıkarıldığı, bir kısmının Çorum’da ülkücülere, bir kısmının Fatsa’da solculara dağıtıldığını tespit ediyor. Bu kafileden bir silahla 1980 Mayısı’nda MHP’li Tekel ve Gümrük Bakanı Gün Sazak’ın, bir başkasıyla ise iki ay sonra DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler’in öldürüldüğünü tespit ediyor.  Mumcu, 1975’ten itibaren tüm siyasi cinayetler hakkında yazmış.

Dönem dönem adeta bu insanlar yok edilmiş. Bir kuşağı, hatta birkaç kuşağı yok etmişler!

Bizde araştırmacı gazetecilik diye bir kürsü oluşamaz çünkü tamamlanamıyor. Bir gazetecinin hayatı ve ölümü hep başka bir gazetecinin araştırma konusu haline geliyor.

Acaba sen de mi fazla araştırmasan…

Abdi İpekçi, Uğur Mumcu’yu araştırmacı gazeteci yapan adamdır çünkü ölümüyle onun konusu haline geldi. Uğur Mumcu da bir başka gazetecinin… Hrant Dink de… Bizim dönemimizde öldürme yok ama tutuklanan gazeteciler de başka gazetecilerin araştırma konusu oldu. O nedenle gazetecilikte aktarma ve biriktirme oluşmuyor. Araştırmacı gazeteci dediğinizde, belli gazeteciler bir aşamadan sonra kabiliyetleri varsa, eğitimleri uygunsa, çalıştığı kurum izin veriyorsa, bu alana yöneliyor. Kendiliğinden oluyor. Kimse el veremez, kimse onlara öykünerek taklit edemez. Kişinin varoluşu ile, dünyaya bakışıyla ilgili… Diğer bir deyişle haber hammaddesini işleyişiyle ilgili.

“ÇÖZÜM SÜRECİ KEŞKE TAMAMLANABİLSEYDİ”

Ülke ikiye ayrılmış, kutuplaşmış durumda ama Kürtler ne olacak? Türkiye’yi iki kutupta topluyoruz ama Kürt insanları ile ilgili düşüncelerin neler?

İktidara eleştirel bakan biriyim ama eleştirmediğim birkaç politikasından biri Kürt sorunundaki çözüm yaklaşımıydı. Ancak yordamı kötüydü. AK Parti çözümü kendi varlığıyla ilişkilendiriliyordu: “Ben varsam çözüm var, ben çözerim ancak.” Yaklaşım ve yöntem kötüydü ama niyet fena değildi, keşke tamamlanabilseydi. 7 Haziran’da hayal edemeyecekleri bir oy aldılar. Bu hem Selahattin Demirtaş’ın karizmasının, hem de insanlarımızın “Bu işi Ankara’da, sulh yoluyla çözün” demesinin sonucuydu. Ama PKK otoritenin elinden kaçtığını ve ortadan kalkacağını düşünerek, infiale kapıldı. “Burada yetki benim” diyerek HDP’yi pasifize etti. Devlete meydan okudu; Diyarbakır, Mardin, Şırnak’ta, sözde savunma adı altında hendekler açıp devleti davet etti. Devlet böylesi bir meydan okumaya karşılıksız, kayıtsız kalamazdı. Sadece o süreçte 700-800 asker ve polisi şehit ettiler. Yığınla sivil kayıp söz konusuydu. PKK’nın hendeklere soktuğu gençler de öldü. Bu iş hal yoluna girecekse PKK’nın silahlarını bırakması gerekiyor. Çünkü hiçbir siyasetçi PKK’nın sözüne güvenerek, masaya oturmaz. Kimseyi oturtmazlar. PKK huzur istiyorsa silahını kayıtsız şartsız gömmeli. Ondan sonra devlet buna uygun adımlar atmalı. HDP’li siyasetçiler cezaevindeyse tahliye edilmeli. Yasal siyaset olanaklarının önü açılmalı, Ankara’da her şey konuşulabilmeli. Silahın ucu gösterilmeden…

Kutuplaşma için ne düşünüyorsun?

İktidarın bunu çözmesi lazım, başka muhatap görmüyorum. Türkiye’yi kutuplaşmışsa da iktidar çözemediği içindir. Muhalefet ülkeyi yönetmiyor. Muhalefetin elinde bu kutuplaşmayı giderecek araçlar mı var? Kadıköy Belediyesi yüzünden bunlar olmuyor, Çanakkale Belediyesi CHP’li diye bu sorunları yaşamıyoruz. Ana muhalefet partisi Ankara’dan İstanbul’a yürüdü; dünya tarihine geçti. Bu da bir yaklaşımdır, “sorunu çözün” demektir, sorunu çözmeye yardım etmek istiyor demektir. Ancak iktidar ısrarla muhalefeti kriminalize etmek istiyor.

Yani iktidar zannettiği kadar güçlü değil, muhalefetin de zannettiği kadar da zayıf değil. Muhalefet iktidarın sadece ekonomik göstergelerle koltuğunu kaybedeceğini sanıyor. İşsizlik arttığında iktidarın devrileceğini sanıyor. Siyasi iktidar aynı zamanda kültürel iktidara dönüşmüş durumda. Yani AK Parti Sünni Türk ve Kürt çoğunluğu temsil ederken CHP’nin de laik Sünnilerle Alevilerin partisi olmasını arzuluyor; HDP’nin Kürt, MHP’nin Türk milliyetçiliğini temsil etmesini arzuluyor. Onun dışında siyasal alan kalmadı. Yeni bir kimlik yok; onu temsilen yeni bir siyaset de yok. Kimlik siyasetine sıkıştık. AKP aynı zamanda çoğunluğun kültürel hegemonyasını temsil ediyor. O kadar zayıf değil. Ancak iktidar çok güçlü olduğunu zannnetmesin çünkü oylar, Siyasal İslam’a verilmiyor. Siyasal İslam’dan kaynaklanan oylar belki yüzde 15’tir. Geri kalanı ‘Milliyetçiyim’ diyen vatandaşlar. O Siyasal İslamcı politikadan güç alarak, Atatürk’e ve kurucu değerlere yönelen saldırılar AKP’yi kitlesinden de koparıyor. Bu kopuşun örneğini son seçimde gördük. 24 Haziran’da Cumhurbaşkanı yüzde 52 oy alırken, AK Parti yüzde 41 aldı. Yerel seçimde Ankara ve İstanbul’dan birini kaybetmesi, AK Parti’nin “Sonsuza kadar yöneteceğim” dediği ülkeyi birkaç yıl içerisinde kaybetmesinin sinyali olabilir. O nedenle de Türkiye’de halen en güçlü politika, öngörülemezliktir.

Gençler imza günlerinde, panellerde sana ne söylüyor? Bu sıkışmışlık içinde gençlerin büyük bir kısmının kendini ifade edemediğini düşünüyorum.

Kendilerini ifade ettikleri geleneksel araçları terk ettiler. Basılı gazetelere bakıp gençleri ölçemeyiz. Twitter bile tam ölçü olmayabilir artık. Daha yeni platformlar var kendilerini ifade ettikleri: Instagram, Snapchat… Panellerde gördüğüm en can sıkıcı hadise, çok az gencin geliyor olması. Genelde siyasetle biraz haşır neşir olmuş orta yaş grubu geliyor.

Gazetecilikten başka bir alan seçseydin nerede olmak isterdin?

Yine gazetecilik yapardım.

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın

İLGİLİ HABERLER

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR