Tanrı size neler vermiş

Rafael ALGRANATİ Köşe Yazısı
26 Mart 2014 Çarşamba

Pazar günü İzmir’de yaz günlerini aratmayan bol güneşli bir gün vardı. Kordon’da uzun uzun yürüdük. Herkes kendini sokaklara atmıştı sanki. İstem dışı insanları gözlemledim. Güzel güneşli bir günde sevdikleri ile birlikte olmalarına rağmen çok az insanın yüzü gülüyordu. Bir büyüğümüzün rahatsızlığı nedeni ile biz de öyleydik ama ya şu gençler? Onlar neden böyleydi?

Eve döndüğümde bir araştırmam için nette sörf yaparken bir öyküye rastladım. Loren Siebold isimli biri yazmış. Keşke sokaktaki o mutsuz insanlara da okutabilseydim diye düşündüm. Kadın, erkek, genç, yaşlı kendimizi öyküdeki delikanlının yerine koyarak okursak, birçok çıkarım yapabileceğimiz bu öyküyü sizlerle paylaşmak istedim.

Bir zamanlar şehrin büyüleyici manzarasına hâkim bir evde genç bir delikanlı yaşarmış. İyi de yaşarmış. Köpekleri ve atları, otomobilleri ve müziği sever, yüzmeye gider, futbol oynar, güzel kızlara bayılırmış. Bir gün Tanrı’ya “Büyüdüğüm zaman neler istediğimi buldum” demiş.

“Nelermiş bakalım bunlar?” diye sormuş Tanrı…

 Delikanlı sıralamaya başlamış.

“Büyük bir evde yaşamak isterim. Ön kapısında heykeller olsun. Arka kapısında iki St. Bernard köpeği... Uçsuz bucaksız bir bahçe içinde... Uzun boylu, güzel ve müşfik bir kadınla evlenmek isterim. Siyah saçlı, mavi gözlü, gitar çalan ve tatlı tatlı şarkılar söyleyen... Üç güçlü oğlum olsun isterim ki, onlarla futbol oynayabileyim. Büyüdüklerinde birisi büyük bir bilim adamı, öteki senatör, üçüncüsü, milli santrfor olsun. Ben bir seyyah olayım... Okyanuslara yelken açayım, dağların zirvelerine tırmanayım, insanları kurtarayım. Bir Ferrari kullanayım, yollarda...

“Ne güzel bir hayaller bunlar” demiş Tanrı... “Mutlu olmanı dilerim...”

Aradan zaman geçmiş. Delikanlı bir gün futbol oynarken ayağını incitmiş. Dağlara, ağaçlara tırmanamaz olmuş. Okyanuslara yelken açmak da hayal olmuş tabii. Bunun üzerine pazarlama okuyup, tıbbi malzemeler dağıtan bir şirket kurmuş. Güzel ve müşfik bir kızla evlenmiş. Ama boyu uzun değil, kısaymış. Saçları siyahmış ama gözleri mavi değil ela imiş. Gitar çalamaz, şarkı söyleyemezmiş ama harika yemek pişirir, olağanüstü güzel kuş resimleri yaparmış. Delikanlı işi dolayısı ile kent dışında bir villada değil, kentte bir apartmanın teras katında oturmak zorunda kalmış, ama evinin deniz manzarası yine de harikaymış. İki St. Bernard besleyecek bahçesi yokmuş ama evinde bembeyaz tüylü harika bir kedisi varmış. Üç kızı olmuş. En küçükleri tekerlekli sandalyede yaşamak zorundaymış, ama en güzelleriymiş. Üç kız da babalarını çok severlermiş. Onunla futbol oynayamazlarmış ama birlikte denize, parklara giderlermiş. Uçurtma uçurdukları da olurmuş bazen. En küçükleri hariç tabii. O gölgede bir ağacın altında oturur, gitarı ile şarkılar söylermiş. İyi para kazanmış ama bir Ferrari’si olmamış.

Bir sabah uykudan üzüntü içinde uyanmış ve en iyi arkadaşına koşmuş...

“Ben” demiş “hiç mutlu değilim...”

“Neden?” demiş arkadaşı...

“Çocukken siyah saçlı, uzun boylu, mavi gözlü, gitar çalıp şarkı söyleyen bir kızla evlenmek isterdim. Oysa karım kısa boylu, ela gözlü, gitar da çalamıyor.” “Karın çok güzel” demiş arkadaşı... “Harika resimler yapıyor, enfes yemekler pişiriyor üstelik.” Adam dinlememiş bile onu...

Bir gün karısına “Hiç mutlu değilim” diye dökmüş içini... “Neden?” demiş karısı...

“Çünkü büyük bir bahçe içinde bir villada yaşamayı düşlerdim, oysa 47’nci katta bir apartman dairesine tıkıldım. İki St. Bernard’ın yaşayacağı bir bahçem olsun isterdim, hani nerede?” “Konforlu bir apartmanda yaşıyoruz” demiş karısı... “Oturduğumuz yerden okyanus görünüyor. Gülüyor, eğleniyor, birbirimizi seviyoruz. Kedimizi okşuyor, güzel kuşların resimlerini yapıyoruz... Üç de harika çocuğumuz var…” Adam dinlemiyormuş bile...

Ruh doktoruna koşmuş bir gün... “Ben mutlu değilim” diye... “Niye?” demiş doktor...

  “Çünkü ben bir gezginci olmak, okyanuslara açılmak, dağlara tırmanmak, insanları kurtarmak isterdim. Oysa masa başı işim ve sakat bir dizim var şimdi…” “Ama sattığın tıbbi malzemeler yığınla hayat kurtarıyor” demiş doktor... Adam dinlememiş bile. Doktor da ona 100 dolar vizite ücreti yazıp yollamış.

Bir gün muhasebecisine “Ben çok mutsuzum” demiş... “Neden?” demiş muhasebecisi...

 “Bir Ferrari’m olsun isterdim hep ve dünya umurumda olmasın. Oysa işe metro ile gidip geliyorum. Bir yığın da sorunum var.” “İyi giyiniyor, en iyi restoranlara gidiyorsun. Bütün Avrupa’yı, Amerika’yı gezdin” demiş muhasebeci. Ama adam dinlemiyormuş bile...  Muhasebeci adama 100 dolar danışma ücreti fatura edip yollamış. Onun da hayalinde bir Ferrari varmış çünkü.

Adam, rahibe “Çok mutsuzum” demiş. “Neden” diye sormuş rahip...

“Üç oğlum olsun isterdim hep. Biri bilim adamı, biri politikacı, biri sporcu! Oysa üç kızım oldu. Birisi yürüyemiyor bile.” “Ama çok güzel ve çok zeki üç kızın var” demiş rahip... “Seni çok seviyorlar. Başarılı da oldular. Biri hemşire, biri sanatçı, biri de müzik hocası.” Ama adam yine dinlemiyormuş...

 Öyle mutsuzmuş ki hasta olmuş sonunda. Bembeyaz bir hastane odasında, etrafı beyaz giyinmiş hemşirelerle dolu, yatıyormuş. Vücuduna bağlı teller, hastaneye kendi sattığı kalp cihazına bağlıymış ve kollarına bağlı serumlarla besleniyormuş. Fena halde mutsuzmuş adam şimdi. Ailesi, dostları ve rahibi yatağının başına toplanmışlar, onlar da üzüntü içindeymiş. Mutlu olanlar sadece ruh doktoru ve muhasebecisi imiş.

Bir gece adam hastane odasında Tanrı ile yalnız kaldığında “Tanrım” demiş... “Hatırlar mısın, çocukken sana yalvarmış ve istediklerimi sıralamıştım.”

“Hatırladım” demiş Tanrı... “Güzel hayallerdi.”

“Peki, niye onların hiçbirini vermedin bana?” diye sormuş.

“Verebilirdim!” demiş Tanrı. “Ama sana istemediğin şeyleri vererek bir sürpriz yapmak istedim. Bak neler verdim sana... Bir güzel, sevecen eş, iyi bir iş, yaşanacak güzel bir ev. Üç tatlı kız evlat. Bir araya getirdiğim en güzel yaşam paketlerinden biriydi bu.

“Evet, ama” demiş adam... “bana benim istediklerimi vereceksin sanmıştım.”

“Ben de senin bana gerçekten çok istediğim bir şeyi vereceğini sanmıştım” demiş Tanrı...

“Sen ne istedin ki?” diye sormuş adam hayretle.

“Sana verdiklerimle mutlu olmanı istemiştim.” demiş Tanrı...

Adam karanlık odasında sabaha kadar düşünmüş. Sonunda yeni bir hayal kurmaya karar vermiş. Yıllar önce kurduğu hayalin yerine “Keşke bunu hayal etseydim” dediği bir hayal...

Bu defaki hayalinde zaten sahip olduğu şeyler varmış hep.

Adam kısa zamanda iyileşmiş. 47’nci kattaki dairesinde çok mutlu yaşamış. Kızlarının şen şakrak sesleri, eşinin derin ela gözleri ve harika kuş resimleri arasında mutlu olduğunu hissedermiş bütün gün... Geceleri de okyanusa yansıyan kentin ışıklarının dalgalar üzerinde oynaşmasına bakar, gülümsermiş...

***

Sınır tanımadan büyük düşünmek, hayal gücünü sonuna kadar zorlamak...

Ama elde ettikleri ile de mutlu olmayı bilebilmek...

Tanrı’nın insanoğluna verebileceği en büyük iki nimet bu olmalı...

İsterseniz bir bakın bakalım!  Tanrı size neler vermiş!