Bak şu leyleğin yaptığına!

Vladi BENBANASTE Köşe Yazısı
12 Haziran 2013 Çarşamba

G

eçenlerde Thassos’a gittim sebeb-i hayatımla. Yanımızda her zamanki gibi gönül dostum ve onun (sebeb-i hayatı diyeceğim ama olmaz... sebeb-i hayatım benim eşime patentli) eşi bizlere eşlik etmekteydiler. Diyeceksiniz ki, yetti kardeş, azcık evinde otur... Ha-bire bir yerler, ha-bire geziler. Doğru valla haklısınız. Ama bir dinleyin, bana hak vereceksiniz.

Geçen yaz yani 2012 yazı, mevsimlerden ‘hazan’ aylardan eylül. Malum; yakında adadan ayrılacağız, aaaah bu yaz da bitti, nassı da çabucak geçiverdi, sizleri çok sevdik, kışın da görüşelim filan gibi boş muhabbetlerin yapıldığı en güzel zaman. Ay çekirdeğinin bolca ‘çıt’latıldığı sahil şeridindeki ‘kafe’ muhabbetlerini bırakıp dostum Kastorzadelerin emektarı ile denize açılıyoruz. Hava serincene, deniz; tipik eylül. Ütü ile düzleştirilmiş kıvamda, Kastorzade ‘havayı kokluyor’ endişeli... Bu hava ‘patlar’ diyor çok uzaklaşmayalım. Tabii ki aldırmıyoruz, hava limoni ama sorun yok gibi. Ka-kara, ki-kiri ‘kaşığın’ arkasına gidiyoruz. (Bilmeyenler için diip not: ‘kaşık’ Burgaz’ın karşısındaki çorba kaşığının göbek üzeri denize düşmüş haline benzeyen ada) Ada ve eylül muhteşem bir ikili bunlara bir de göç eden leylek eklendi mi seyrine doyum olmaz bu triyonun. Leylekler kim bilir ne zamandan beri hiç şaşmayan rotalarından; Burgaz’ı geçip Heybeli’nin Çam Limanı Tepesi üzerinde başlıyorlar turlayıp birbirini beklemeye...

Derken; önce hafiften bir rüzgâr esiyor, yapraklar sallanıyor ağaçlarda, sonra uzaklarda çoook uzaklarda yağmurun hiiiç durmayan sesi... (tatbiki Orhan Veli uyarlaması) derken bizim Kastorzade’nin, ‘gidelim’ filan demesine fırsat kalmadan, ‘fortüne’ eşliğinde “sel” yağmaya başlıyor. Yapılacak bir şey yok, çapanın sağlam olduğunu ve iyi tuttuğunu ümit ederek, yağan ‘sel’ in altında yağmuru ‘pembe’ye boyayıp, anı yaşıyoruz.

Bildiğiniz üzere leylek bir kara kuşudur, öyle denizmiş, su imiş, yağmur altında romantik romantik uçalımmış filan, pek haz etmez... Ne-tekim öyle de oldu. Yağan yağmurun etkisi ile ağırlaşan birkaç leylek denize “emer-cin-si” iniş yapmak zorunda kaldılar, doğal olarak yüzemedikleri gibi sudan da havalanmıyorlar.

Vicdan git kurtar diyor, tatlı can ‘ya gagalar ise diyor’ gaga da gaga hani; bir metre var (peki 35 cm olsun, amaaan sizi mi kırıcım işte ‘şööle’ bir şey) sonuçta vicdan daha ağır basıyor; kahramanca “Kaptan bunları kurtarmak gerek” şeklindeki kararımızı bildiriyoruz. Leyleği alıp (kaptan aldı biz seyrettik) balıkçı barınağına götürüyoruz. Orada ona saç kurutma makinesi ve havlu eşliğinde kurulama prosesi, su içirme ve yemek yedirme kürleri uygulanıyor. Biz mutlu, o mutlu. Geceyi geçirmesi için bir barınağa yerleştiriliyor, zaten deniz ile savaşmaktan bitap düşen garibim bir köşede sızıp kalıyor. Ertesi sabah başka bir sürü ada üzerinden geçerken (hani ayvancağız özensin de onların yanına gitsin diye) leylek barınaktan çıkarılıyor, kısa bir şaşkınlıktan sonra uçuuuuup bizlerin üzerinde bir tur atıp (sebeb-i hayatımın yorumuna göre bize teşekkür etti, bana göre ise yön bulma duygusunu kalibre etti) ve sürüsüne katılıp gözden kayboluyor. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine...

Bağlıyorum: Birincisi; derler ya “leyleği havada mı gördün?” Ne kadar çok geziyorsun diye işte 1. bağlantı noktası burası. İkincisi de: o batmakta olan leyleği kahramanca kurtarılmasına vesile olduk ya... Hani sebeb-i hayatıma göre kendisi uçarken bize teşekkür etmişti ya, tam o sırada da “bütün sene gezmekten tıksırasın” diye ‘gud’ duada bulunmuş olması olası. İşte o yüzden bu sene habire seyahate çıkıyormuşum. Bir daha mı? Tö-be... Leylek görsem hemen arkamı döneceğim.

Efendiiiim gelelim Thassos’a. O sabah malum ‘çapul’olaylarından dolayı (bu arada merak ettim, baktım; çapul ne demek diye? Yağma, talan demekmiş. Çapulcu da bu eylemleri gerçekleştiren kişi. Enteresan!) köprüler ve sokaklar meşgul olduğundan yola kargalardan bir hayli sonra çıktık. Aç kalma tehlikesine karşı aldığımız yemekleri (diyette olduğum için biber, salatalık, domates gibi sağlıklı ama bir o kadar da yavan ne-valeler almıştık) tükete tükete Thassos’a vardık.

Türkuaz deniz, sarı kumlar ve şirin teknelerden oluşan limanın karşısında lokantaya oturduğumuzda, hele hele bir de yan masada ne yiyorlar diye baktığımda ‘recim’ konusu anında rafa kalktı. Tamam! Yiyecektim ama abartmak yok… Kızartma yok, hamur işi yok, tatlı yok tamam di mi? Anlaştık? Bol salata, balık filan... Başka bir şey yemeyeceğim diye kendime söz verdim. Sizce sözümü tutabildim mi? Evet doğru cevap. Tutamadım. Yok, kardeş, ben bu işi yapamıyorum. Hele hele yanımda yüreği kadar yemek zevki geniş olan gönül dostum varken; ondan da getir bundan da getir şeklinde bir sipariş metodu ile dos-dolu bir masa varken. Yok, ben yemiiim, garson bey bakar mısınız; bana “yağsız bir salata ile ızgara balık” demek yemedi! Veeee her şeyden yedim. “Afiyet olsun” dediğinizi duyuyorum. Teşekkür ederim. İster istemez ‘afiyet’ oldu zaten.

Sonraki gezimiz için ‘inspekşın’ ve ‘rezerveyşın’ amaçlı dolanmamıza başladık. Adanın çevresindeki otelleri bir bir gezmeye başladık. Ada dediğime bakmayın araba ile çevresi 100 km. Git git bitmiyor. Girdiğimiz her otel, hafif ‘yukarıdan bakar’ bir eda ile ‘yerlerinin dolduğunu, istersek 2014 sezonu için yer bakabileceğimizi’ söylediler. En az 10 otele girdik çıktık… Hepsinde cevap aynı. “Sori wi ar not eveylıbıl for ted taym”… Bu cevap ile gece 9:30’ u bulduk. Netice: bu yaz Thassos yok… Başka bir alternatif bulacağız artık. (ba di vey: 1-2 oda isteyene yer var)

Şimdilik bu kadar, ben gezmeye gidiyorum… Sizler hep ve her zamanki gibi sevgiyle kalın.