Neo-fobiler

(...) "Aslında on-on beş dakikalık bu kısa lazer seansının ilginç yanı yok değildi. Her bir vuruşta gözümde oluşan renk cümbüşü; parlak beyazdan koyu sarıya geçerken ortaya çıkan yüzlerce kılcal damar silueti, patlamalarla birlikte turuncudan kırmızıya dönüşen fonda doğal bir kaleydoskop görüntüsü oluşturuyor, " (...)

İzel ROZENTAL Köşe Yazısı
22 Şubat 2012 Çarşamba

Sol gözüme bir şeyler oldu. Geçtiğimiz Salı akşamı, gecenin bir vaktinde arabamla eve dönüyordum. Buzlanma alarmı verildiğinden pür dikkat kesilmiş önümde uzayıp giden karanlık yola bakıyordum. Aniden sol yanımda bir flaş çaktı. Önce önemsemedim, karşı şeritten geçen bir arabanın farı sandım. Ne ki birkaç saniye sonra tekrar çaktı. Bu kez dönüp baktım, sol tarafta olağan dışı bir şey görünmüyordu. Tam dikkatimi yeniden yola verdim ki flaş bir daha çaktı. Bu iş eve varana dek öylece sürdü.

İçeri girdiğimde üç kocaman karasineği fark ettim, burnumun dibinde uçuşuyorlardı. Sinderella’nın kanatlı perilerini taklit edercesine havada dans ediyorlardı. Kovalamak için elimle malum yelpaze hareketlerini yaptım, bana mısın demediler! Bu kez elimi daha bir hışımla salladım, hiç fark etmedi. Ama sevgili karım fark etti. “Bırak o modası geçmiş delirmiş numaralarını da bu saate kadar nerelerde gezindiğini anlat bakalım!” dedi.

Gözümün önünde sanal sineklerin uçuştuğunu anlamamız uzun sürmedi. Sonunda bunun bilgisayar ekranı karşısında fazlaca oturmaktan kaynaklanan bir araz olduğuna karar verdim ve bir an önce bu üç karasinekten kurtulma ümidiyle kendimi yatağa attım.

Ertesi sabah hayret ve dehşetle sineklerimin gece boyunca yumurtlamış olduklarını fark ettim. Üç kafadar, sol gözümün içine onlarca yetim yavru bıraktıktan sonra sırra kadem basmıştı. Çaresiz, telefona sarıldım ve İlya’yı aradım. Doktor İlya Ayvatoğlu göz cerrahıdır. Cümle âlem onun çok yetenekli bir oftalmolog olduğunda hemfikirdir. Ne ki bende ‘iatrofobi’ vardır, yani doktora görünme korkusu. İlya ile arkadaşlığımız iyidir ama hasta-doktor ilişkisini yaşamışlığımız hiç olmamıştır.

“Retinan yırtılmış, acele gel!” diye buyurdu sevgili arkadaşım. Meğer bende ‘scotomafobi’, yani görememe korkusu da varmış! Scotomafobi’m, iatrofobi’me ağır basınca, kendimi Yedikule’deki Surp Pırgiç Hastanesi’nin göz kliniğinde buluverdim.

“Tam 338 vuruş yaptım!” diye övündü İlya, yüzünden hiç eksik etmediği sıcak tebessümüyle. “Bir de bana sor!” güftesiyle yanıtladım gözlerimde biriken yaşları silmeye çalışırken. Doktorum adeta bir bilgisayar oyununun başında, otomatik tüfekle düşman hedeflerini birer birer imha etmekten büyük haz duyuyor gibiydi. Şu farkla ki, imha edilen düşmanlar oyun konsolunda değil, sol gözümün ta derinliklerindeydi!

Aslında on-on beş dakikalık bu kısa lazer seansının ilginç yanı yok değildi. Her bir vuruşta gözümde oluşan renk cümbüşü; parlak beyazdan koyu sarıya geçerken ortaya çıkan yüzlerce kılcal damar silueti, patlamalarla birlikte turuncudan kırmızıya dönüşen fonda doğal bir kaleydoskop görüntüsü oluşturuyor, insanda müthiş bir fotoğraf çekme arzusunu uyandırıyordu. Bir de şu rezil korku olmasa… Karar verdim, adı henüz konmamışsa bile bende bir tür ‘laserofobi’ var!

Oysa burç yorumcularına göre bana uygun biçilen fobi anuptafobi, yani bekâr kalma korkusudur. Herhalde bu yüzden daha henüz yirmi dördümde evlenmişim! Anuptafobi’den bu şekilde yırtınca da, kendime başka fobiler yaratmaya başlamışım…

Elimde sayıları beş yüzü aşan çeşitli fobilerin bir listesi var. İçlerinde öyle fobiler var ki, insanın ‘hadi canım bunun da korkusu olur mu?’ diyesi geliyor. Örneğin caligynefobi, yani güzel kadın korkusu… Ya da eleutherofobi = özgürlük korkusu, gnosiofobi = bilgiden korkmak… Ama bence en matrağı şu: Hippopotomonstrosesquippedaliofobi. Doğru olarak yazmakta zorlandığım bu fobi, uzun kelime korkusunu tanımlıyor. Bu adı vereni kutlamak gerek, insan yazdıkça korkuyu tanıyor!

Listeyi baştan sona okudum, lazer korkusunu tanımlayan bir fobi yok. Bilgisayar ya da bilgisayar başında çalışma korkusuna cyberfobi deniyorsa da bunun ötesinde yeni teknolojik gelişmeler sonucu ortaya çıkabilecek fobiler henüz listede kendilerine yer bulamamışlar.

Oysa daha geçenlerde, Kenan Işık’ın sunduğu ‘Milyoner’ programında bir yarışmacıya cep telefonsuz kalma korkusunun adı soruldu. Şöyle bir senaryo düşünün: Dostlarınızla birlikte sofradasınız, yemeğin ortasında birden telefonunuzu arabada unuttuğunuzu fark ediyorsunuz. Düşünün, yemek boyunca kimseyi arayamayacak, twit atamayacak, facebook’a bakamayacaksınız. Arkadaşlarınız telefonlarında başkalarıyla sohbet ederken siz masada boş boş oturacaksınız. Berbat bir durum! Panik içinde fırlayıp arabanıza koşturuyorsunuz… İşte bu şekilde telefonsuz kalma korkusunun adı ‘nomofobi’ymiş, ‘no mobil’den türetilmiş bir sözcük olsa gerek…

Buradan hareketle, gelin günümüzün olası yeni fobilerini birlikte belirlemeye çalışalım. E-mail alamama korkusu: Zeromailfobi. İnternetsiz kalma korkusu: www.notfoundfobi.com.  Playsation’un bozulması: Psiondownfobi. Ya da akla gelebileceklerin en kötüsü, TV’de favori diziyi kaçırma korkusu: Tvseriemissfobi…

Peki, tüm zamanların evrensel boyutta modası hiç geçmeyen fobi klasiği hangisidir diye sorsam ne dersiniz? Yormayın beyninizi cevap veriyorum: Judeofobi.  Ne mi demek? Bunu da siz tahmin edin artık…