The New York Times’da bir Büyükada masalı…

Büyükada ile ilgili makaleleri okumayı ve eski siyah beyaz Prinkipo resimlerine bakmayı sevdiğimi bilen Amerika’da yaşayan en yakın arkadaşımdan geçenlerden bir e-posta aldım. “Büyükada’yla ilgili hatıralar yolunda bir yolculuk” diyordu mesajında. “Üstelik de çok iyi yazılmış”…

Joelle PİNTO Köşe Yazısı
13 Temmuz 2011 Çarşamba

Büyükada ile ilgili makaleleri okumayı ve eski siyah beyaz Prinkipo resimlerine bakmayı sevdiğimi bilen Amerika’da yaşayan en yakın arkadaşımdan geçenlerden bir e-posta aldım. “Büyükada’yla ilgili hatıralar yolunda bir yolculuk” diyordu mesajında. “Üstelik de çok iyi yazılmış”…

***

NY Times’da Büyükada ile ilgili bir makale çıkar da, ben okumaz mıyım? Büyükada’yı zamanda kaybolmuş bir yaşam olarak tasvir eden Liesl Schillenger, New York Times Book Review yazarlarından, değişik kültürler hakkında yazmaktan keyif alıyor. Böyle bir açıklama yapmıyor tabii ama sadece bir Büyükada yazısından bile, kendi ülkesi dışındaki toplumları gözlemlemekten ne kadar keyif aldığını gözler önüne seriyor. “Benim Büyükada’m mı bu?” diyorum okurken. Yazıyı okurken geçen yıl Pazar günleri adayı istila eden -ada halkının renkli kıyafetlerini kamufle edecek kadar çoğunlukta olan- kara çarşaflı turist ordusunu unutuyorum. Okurken aklıma mimozaların kokusu, sigara böreğinin içimdeki peynirin eriyişi, Aya Yorgi’ye tırmanışın verdiği tatlı yorgunluk ve zafer, çeşitli inançlardan ve eğitim seviyesinden olan insanların ağaçlara rengârenk çaputlar bağlaması geliyor. Yürüyüş yaparken diğer adalara bakabiliyorum, çeşitli dizi çekimlerine ev sahibi olmuş adanın eski villalarının ihtişamını görebiliyor, denizdeki yosun kokusunu duyabiliyorum. Okuyucuyu bir yerin tüm güzellikleriyle buluşturabilmek, diğer bir deyişle okuyucu sıkmayacak ama onları anı yaşatabilecek tasvirler yapabilmek her yazarın harcı değil. Fakat Schillinger bunu dört sayfa süren makalesinde ustalıkla yapabiliyor, en azından Büyükada sevdalısı insanlar için. 

***

Ancak Schillinger’ı da hayal kırıklığına uğratabilecek gelişmeler var son zamanlarda adada; “sanki zaman 20. yüzyılda durmuş” ve Amerikalıların bir medeniyet ölçüsü kaydettiği “Starbucks olmaması” durumu artık pek geçerli değil. Artık adada da bir Starbucks’ımız var. Amerika’da okuduğum yıllarda kaç kişi tarafından İstanbul’da Starbucks olup olmadığı sorulduğunu saymadım bile, dört senede ipin ucunu kaçırırdım muhakkak. Hala irtibatta olduğum mezunlara bildirmek lazım; “Artık Büyükada’da da bir Starbucks var”. Ne kadar medeni olduk tartışılır ama kahve aşkıyla ticarete atılan her dükkân makbulümdür benim. Büyükada’nın güzel kokularına (mimoza, patatesli dereotlu kroket, vişneli dondurma…) mis gibi kahve ve tarçın kokusu da eklenir en kötü…

***

Geçtiğimiz ay kardeşim gibi sevdiğim bir arkadaşım evlendi. Otuz beş yılın ayıramadığı arkadaşlığı, mesafeler de ayıramaz muhakkak. Birkaç ay yurt dışında yaşayacak arkadaşımı ziyarete gideceğim gelecek hafta. Hazır Schengen’imi almışken, hafta sonu beni yıllardır görmek istediğim bir yere götüreceğine söz verdi. Eğer gidersek bir dahaki yazımda ben de Schillinger’ın aldığı keyifle sizlere yazacağım. 

Şimdilik küçük bir ipucu; bir göl ve ara sıra yörede görünen bir George Clooney varmış…