Yine ben

Estreya Seval VALİ Köşe Yazısı
11 Mart 2020 Çarşamba

İsmimi görünce beni hatırlayanlarınız olacaktır. Bazılarınıza ise tamamen yabancı geleceğim. Estreya ismini babaannemden miras aldım. Seval, babamın hayatta isim konusunda zorluk çekmemem için bana taktığı ad. 2016 yılına kadar gazetemizde ayda üç yazı yazdım: Dar Açı ve Tora’nın Yolunda başlıkları altında hem Tora emirlerinin gündelik yaşamda hayata nasıl geçirileceğini, hem de Tora yorumlarını işledim. Şalom Dergi ilk çıktığında Yahudi astrolojisinden Yahudilikte bâtıl inançlara, şimdi çok moda olan nostaljik 1960’lara kadar çeşitli konular işledim.

Şalom Gazetesi ile yollarımız nasıl kesişti peki? Ticari çevirmenlik yapıyordum ki, Sayın İsak İbrahimzadeh ile tanıştım. O sırada Yahudilik eğitimi sitesi Sevivon kuruluyordu. Onlarla çalışmamı istedi. İlk olarak karşıma Aish HaTorah çıktı ve eşimle birlikte hayatımız değişti. İkimiz de Yahudiliği ile gurur duyan, Yahudi gibi yaşamaya çalışan ama geriye doğru baktığımda bunu hiç de beceremeyen kişilerdik. Ben çeviri yaparken eşim internette Yahudi siteleri arasında mekik dokudu ve dünyanın dört bir yanından ‘kaşer’ (yani hahamlar tarafından yazılmış) kitaplar satın almaya ve özenle okumaya başladı. Derken İsak Başkan bana yeni bir teklifte bulundu ve ‘Nedenleri ve Niçinleriyle Yahudilik’ dizisini çevirmemi istedi. Hayatım bir kez daha değişti. Gündüzleri son hız çeviri yaparken akşamları eşimin bana öğretmek üzere işaretlediği kitap bölümlerini yüksek sesle okumasıyla ruhum beslendi. Bu arada şaka değil, on dört kitabı Türkçeye kazandırdım.

Gazeteye nasıl geçtim? Neredeyse on sene önce bir gün Şalom’daki bir röportajı beğenmedim ve bir mail döşendim. Yazım Sayın İvo Molinas’a gitmiş. Kibarca çekişerek başlayan diyalogumuz hayatımın bir kez daha değişmesine neden oldu: Yazarlık teklifi aldım. Önce on beş günde bir, sonra haftada bir, yeni bir köşe ve uzun bir din yazısı, arkasından dergi… Peki, ne oldu da kendimi çektim?

Otuz sekiz yıllık eşim aşırı bir yorgunluk hissetmeye başladı. Çeşitli doktorlara göründü. Bazı günler iyiydi ama bazı günler nefes almakta, bazı geceler de uyumakta zorlanıyordu. Kolunu kaldıracak mecali yoktu. Tahliller yapıldı. Sonunda otuz yıllık aile doktorumuz “bırak kendinle uğraşmayı, kâğıt üstünde gayet iyisin, sende tükenmişlik sendromu var, al sana yeşil reçeteli bir ilaç,” dedi. Hayim yetinmedi. İki doktora daha gitti. Sonuç hep aynıydı. Bir ay kâh iyi, kâh daha az iyi geçti. Onunla her akşam Tora tartıştık. Bir keresinde bana şöyle dedi: “Neden üzülüyorsun? Aşem ne dediyse o olacak.” Gerçekten de onu hiç üzgün görmemiştim. İçimi ferahlık kapladı.

Hafta sonu çok huzurlu geçti. Muzip bir hâli vardı. Yıkandı, paklandı. 29 Aralık 2014 Pazartesi sabahı telefonu çalıp duruyordu. Salona koştum. Hayim’i çok sevdiği kitaplarının bulunduğu kütüphanenin yanında yerde ölmüş buldum. Hiçbir tereddüdüm yoktu çünkü gözleri açıktı ve o çok sevdiğim yeşil gözlerde ne hayret, ne acı, ne de korku vardı. Bir anda hüngür hüngür ağlamaya başladım. “Korkma aşkım,” dedim, “Aşem’in yanına gittin.”

Şalom’a yazmayı o zaman mı bıraktım? Hayır. Rahmetli Hayim bana iki sene yetecek malzeme bırakmıştı. Ben onun bana ayırdığı Tora bölümlerini öğrenir, hazmeder ve günümüzden örneklerle açıklardım. İki sene öyle idare ettim. Derken elime Yahudilikte cinselliği konu alan bir kitap geçti. Hayim benim hocam, rehberim, yol gösterenimdi. Belki hiç cinselliğe girmemeliydim. Ama Hasidik anekdotta rebbe’sinin yatağının altında saklanan öğrencinin dediği gibi “bu da Tora”. Yazdıklarımda hiçbir basitlik, hiçbir yanlış yoktu. Yine de yazım, ne yazık ki çirkin tepkiler almış. Şalom’daki arkadaşlarım bana yorumların ne olduğunu söylemedi. Ben de sormadım doğrusu ama kendimi Tora’ya karşı suçlu hissettim. Ben Tora’ya âşık kadın, O’na zarar gelmesini ister miyim? Kendimi cezalandırdım ve bir daha yazmadım. Belki şimdi zamanı gelmiştir, ne dersiniz?

Hayim’imin değerli kitapları ne oldu? Müsaadenizle yerim doldu. Kısmetse bir sonraki yazıya.