Herhangi biri olma kültü

Dalia MAYA Köşe Yazısı
26 Şubat 2020 Çarşamba

“Şükürler olsun sana dipsiz evren, yaşam ve coşku için ve şaşırtıcı nesneler ve bilgiler için… Şekiller ve nitelikler, yaşamlar, insanlık, lisan, düşünceler, bilinenler ve bilinmeyenler, yıldızlarda olanlar ve yıldızların kendileri, kimi şekillenmiş, kimi şekillenmemiş…”

Walt Whitman

 

“Doğanın kanunun çağrısı onun zamansız niteliği olmalı. Ancak, bizi zamansız olanın peşinde koşmaya, sonsuza dek sürecek niteliklerini aramaya iten ne? Belki hepsi bizim zamansızdan başka bir şey olmadığımızın, yaşamlarımızın da sonsuzdan başka olmadığının sade bilgisi”

Brian Greene

Aslında kimse herhangi biri olmak istemiyor. İlla ‘biri’ olmak gibi bir derdi olmasa da insanın, herhangi biri olmak da istemiyor. Oysa modern dünyada toplumlar ‘herhangi biri olma kültü’ ile şekillendirilmiş, diyor etnopsikolog Tobie Nathan rüyalarla ilgili kitabında.

Gazetelerin 3. sayfa haberleri hep bu amaçla servis ediliyor, servis edenler bu dine hizmet ettiklerinden bihaber olsalar dahi. Bir adam ailesini katletmiş. Öteki bir çocuğa saldırmış. Normal şartlarda beni ilgilendirmeyen bir 3. sayfa haberi, benzerleri ile sürekli tekrarlandıkça, “Bu herhangi biri ben de olabilirdim” endişesine sürüklüyor insanı. Toplumsal kurallar da bu çerçevede yerleşiyor. Kısa etek ya da şort giyip giymemek gündeme oturuyor misal... Diyor ki Tobie Nathan “Mesela havalimanlarında uçağa binerken kimliğinize sizi tanımak adına bakmıyorlar. Sizin herhangi biri ve Herhangi birinin terörist olabileceği düşüncesi ile bakıyorlar.” Yavaş yavaş, alttan alttan bizleri farklı kılan, biz yapan özelliklerimiz silikleşirken  hepimiz sıradanlaşıyoruz.

‘Biri’ iken, belki Andy Warhol ile her birimizin en azından 5 dakika ünlü olma imkânımız vardıyken, ‘herhangi birine’ dönüşüyoruz. Bireysel özellikleri göz ardı edilmiş, herhangi birilerinden oluşan kapalı bit toplum. Yeniliğe ve farklılığa da kapalı. Sıra dışı olanın deli sayıldığı bir dünya.

Giderek farkını önce fark etmek sonra da fark ettirebilmek için daha büyük çaba; toplumsal baskının altında nefes alabilmek için daha fazla güç sarf edilmesi gereken bir ortam.

Böyle olunca da aynada kendi yansımalarımızı hayranlıkla, zevkle izlememiz ya da zaten bizlere bir başka tip ayna olan selfilerimize bağımlılığımız herhangi biri olma kültünden - yine aynı kültün sistemlerinde sıkışmış - bir kaçış denemesinden öte bir şey olmasa gerek...

Ve ilişkiler de bu noktada dengesini yitiriyor: İnsanın kendisiyle ilgili bir doğal varoluş hali olan sevmek; sevebilme becerisini deneyimlemek, birini, birilerini, bir şeyleri sevmek değerini yitirirken herhangi biriyken ‘biri’ olma haline terfi edebilme endişesi ile sevilen olabilmek uğraşına dönüşerek ikili ilişki ve sevgi beklentilerine gömülüyor. Asla mutluluk getirmeyen, kişiye derin karanlık kuyularda parende attıra attıra tüketen dev bir kara delik.

Derken... derken bir kış günü, bir gün doğumuna uyanıyorsunuz... Belki bir deniz kenarında, belki bahara tomurcuklanmayı bekleyen bir bağda... Bağda, bağlanıyorsunuz. Bağa bağlanıyorsunuz, doğaya bağlanıyorsunuz. Belki de en çok kendinize bağlanıyorsunuz. Herhangi biri olma kültünden uzaklaşıyorsunuz. Zaman donuyor, mekan silikleşiyor. Siz, kendinize dönüyorsunuz. Özünüze... O zamansız ve mekansız halinize. Doğayla tek ve bütün olduğunuz yerde, ‘herhangi biri olma hali’ kalmıyor... Siz doğa bütününün bir parçası olduğunuzu, doğadan ayrı olmadığınızı idrak ediyorsunuz. Aldığınız her nefeste bir oluyorsunuz. Aldığınız her nefeste yeniden yaratıyorsunuz, kendinizi kendinizden yaratıyorsunuz. Ayrılık bitiyor. Sizi özünüzden ayıran ne varsa orada anlamsızlaşıyor. İyileşme orada başlıyor.

Öyle bir iyileşme ki, her ne kadar bireysel yaşanıyorsa da toplumu da dönüştürüyor. Çünkü, bireysel iyileşmenin başladığı bu yer, toplumun da yeniden yaratılmasının ilk adımı...

Le Haim…