Pazar günü hastalanmayın

Tilda LEVİ Köşe Yazısı
8 Ekim 2019 Salı

Sabah ve akşamları serin, gündüz güneşli derken aradaki yağmurlarla sonbahar kendini hissettirmeye başladı. Neyse ki geçtiğimiz hafta yazdan kalma iki hediye gün yaşadık.

Yurt dışında yaşayan birkaç okul arkadaşımızla her yıl İstanbul’da buluşuruz. Onlar daha gelmeden, şehirde gidilecek yerler, adını duymadığımız bilumum mekânlar ve gezilecek sergilerin uzun bir listesini hazırlar. Bizlere de uymak düşer. Kaldıkları on gün içinde gittiğimiz yerler, biz şehirdekilerin altı ay için yapamayacağı programlara bedel.

Bir günü Burgazada’da geçirmeye karar verdik. Isı yirmi yedi derece, limonata gibi bir hava. Şehir Hatlarının üst katında açık bölümde oturduk. Etraf tıkış tıkış değil. Bizim gibi günü birlik gelenler kendi hallerinde, aralarında sohbet eden kişiler. Etrafta bir tek bağıran çaycının sesi duyuluyor. “Çaaayy, taze demli çay geldi…”

Vapur iskeleye yanaştığında, ilk durağımız sabah kahvesini içmek için gittiğimiz en yakın cafe oldu. Bütün yaz görmediğim birçok tanıdıkla selamlaşıp, ayaküstü sohbet ettik. Sıra sahil boyunca yürüyüşe gelmişti. Turist gibi gezindiğimizi göre bir faytoncu, “Ada turu yapmak ister misini?” diye sordu. Önce durakladık. Malum Büyükada’da tur yaptıran arabacılar kendilerini Teksas’ta zannedip dörtnala koştururlar. Burgaz çok farklı. Esnaf daha terbiyeli, daha insancıl. Dışarıdan yerleşimciler gelmediği için hâlâ köy havasını yansıtan bir belde.

Sonuçta, sohbet ettiğimiz faytoncunun arabasına bindik. Her şeyden önemlisi atlar bakımlı. Tur boyunca arabacı rehberlik görevini üstlendi. Geçtiğimiz her yerin hikâyesini, tarihçesini anlattı. O kadar keyifliydi ki güzergâh bitince arabadan inmek istemedik.

Ada’ya gelip balık yememek mümkün değil. Deniz kenarındaki bir lokantada mola verdik. Marmara balığını özleyen arkadaşlarımızın hatırına mezeleri hafif tuttuk. Pastaneden Burgaz’ın meşhur çilekli milföyünü de hazmederek, gözümü arkada Ada’dan ayrıldık.

*** 

İstanbul’da sağlıklı olmanın ilk şartı, pazar günleri hastalanmamaktır. Tersi olduğunda mecburen bir hastanenin acil servisine gidersiniz. Karşınıza çıkan ilk pratisyen doktor, uzun saatler nöbet tutmaktan hayatından bezmiş, uykulu gözlerle sizi dinlemeye çalışır. Ardından öncelikli olarak kan tahlilleri, sonografi, röntgen vs. gibi bulguları ister. Çoğu kez de kolunuza ateş / sancı kesici bir serum takılır. İki saat sonra kendiniz kapıda bulusunuz.

Demek ki, pazar günleri hastalanmayacağız…

***

Pazar günleri Bienal vs. gibi etkinliklere de katılmayacaksınız. Şartlarınız hafta arası gitmeye elverişliyse kesinlikle o günleri tercih edin.

Geçtiğimiz pazar, Bienal kapsamındaki Pera Müzesine gittik. Daha doğrusu müzeden içeri girebilmek için ciddi bir çaba gösterdik. Kapıdaki kuyruk kaldırıma taşmış, uzadıkça uzuyor. Eskiden Tepebaşı’nda bulunan Amerikan Konsolosluğu önündeki kaldırımda vize başvurusu için bekleyen uzun kuyrukları hatırladım birden. Ne feci bir görüntüydü. Pera Müzesinin önünde bekleyenleri görünce bir yandan sevindim. İnsanlarımız artık sanata daha çok ilgi gösteriyor.

Gene de önerim, Pazar günleri Beyoğlu’nda uzak durun.