İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda ‘Hamlet Makinesi’

Erdoğan MİTRANİ Sanat
6 Ocak 2016 Çarşamba

20. yüzyıl Alman tiyatrosunun Bertholt Brecht’le birlikte en önemli oyun yazarı, tiyatronun Samuel Beckett’den beri en büyük şairi kabul edilen, Heiner Müller (1929–1995), bilmece gibi çözümlenmek isteyen bölük pörçük anlatımıyla, post-modern dramanın öncülerindendir. Çizgisel dramatik anlatım yerine, mantıksal bağlantıları ve çağrışımları yeğleyen biçemi, yoğun bir şiirsel dramaturgi gerektirir.

Müller’in, 1977’de yazdığı, post-dramatik tiyatronun en ünlü örnekleri arasında yer alan ‘Hamlet Makinesi’, geçmişle hesaplaşmayı Shakespeare’in ‘Hamlet’inden yola çıkarak yapmaktadır. Söz konusu geçmiş, art arda iki dünya savaşı geçiren Avrupa’nın yıkımlar, tecavüzler ve cinayetlerle dolu kanlı tarihidir. Geçmişten beslenerek bireyi kuşatan sistem, Komünist sistemi de içeren bir hayalet gibi Hamlet’in karşısına çıkmakta, tutsaklaştığının bilincindeki herkesi abluka altına alarak makineleşmeye zorlamaktadır. Makineleştikçe çok daha kolay sakatlanan bedenlerin ve bu bedenlere sıkışıp kalan ruhların acısını, oyun içinde oyun vurgusuyla, yer yer ironik bir üslupla sahneye taşıyan Hamlet Makinesi, klasik tarih anlayışından diktatörlerin yıkımına, kadınlara uygulanan baskı ve şiddetten, devrimlere pek çok temaya değinen katmanlı yapısıyla, seyirciyi de önyargılarından arınmaya, farklı bir tiyatro serüvenine katılmaya çağırmakta.

Ayşe Emel Mesci, hareket düzenini de yüklendiği Hamlet Makinesi’nin beş bölümde anlatılan ve sadece dokuz sayfadan oluşan metnini, Ali Berktay ve Füsün Ataman Berke’nin dramaturgisinin, Efter Tunç’un dekor, Ayşegül Alev’in kostüm ve Yakup Çartık’ın ışık  tasarımlarının desteğiyle, korosu, orkestrası, Okay Temiz’in müziği ve kalabalık oyuncu kadrosuyla, görselliği de ön plana çıkararak sahnelemiş. Bir dereceye kadar da başarılı olmuş ama izlerken, sahneden seyirciye geçemeyen bir şeyler varmış, hissine kapıldım. Bu duyguya,  kırk yıla yakın zaman önce yazılmış olan metnin biraz eskimiş olmasının sebep olduğunu düşünmüyorum. Müller, 1977 yılında da bilinmeyen, farklı, yeni bir şeyler söylemiyordu. ‘Yeni’ olan, tiyatroda klasik dramatik yapıyı aşan farklı anlatım şekli, günümüzde bile avangard sayılabilecek öncü biçemiydi. Bu sahnelemede asıl sorun, Müller’in sarkastik ironisinin kaybolmuş oluşu. Bunda da, koronun ve yan karakterlerin başarılı çağcıl toplu oyunculuğunun karşısında dengeyi bozan, Hakan Meriçliler’in tumturaklı 20. yüzyıl Devlet Tiyatrosu tarzında, trajik Hamlet yorumunun etkisi var.

Sonuçta, çok önemli bir yazarın, çok ünlü bir oyununun ilginç, ama olağanüstü sayamayacağım bir yorumunu izledik. Tek olağanüstü olan Çartık’ın müthiş ışık tasarımıydı. Yine de karar sizin derim.

 

Craft Kadıköy sahnesinde ‘Personel’

SOB’ye hoş geldiniz! Sizler için özel olarak hazırladığımız UVP filtrelerimiz sayesinde gözlerinizi televizyonun zararlı etkilerinden koruyoruz. Nasıl mı? Bu da bizim uzmanlık alanımız. Deneyimli ve eğitimli çalışan kadromuzla size ihtiyaç duyduğunuz desteği veriyoruz. “Gelin hayata aynı yerden bakalım!”

 

Craft Tiyatro, sezona iki sahnesinde ikisi ana-kız yönetmen olmak üzere yedi olağanüstü kadının elinden çıkma çok etkileyici iki çalışmayla girdi. İpek Bilgin’in sahneye koyduğu, üç feminist monoloğundan oluşan, ‘Hepimizin Öyküsü Aynı’ izlenimlerimi daha önce yazmıştım. Sıra, 1980 Oxford doğumlu Mike Bartlett’in yazdığı, Çağ Çalışkur’un yönettiği ‘Personel’de.

Manidar isimli (S.O.B. /Son Of a Bitch /O... Çocuğu) bir şirket. Bir yanda Emma, yeni işe başlamış genç bir kadın, diğer yanda adı belli olmayan, daha doğrusu, otoriteyi temsil ettiği için ismi cismi cinsiyeti önemli olmayan, sadece ‘müdür’ olan diğer kadın.

Müdürün, şirkette çalışanlarının performanslarına yönelik negatif etkileri öne sürerek Emma’nın iş hayatında yaşadıklarını sorgulaması, ilk baştaki sevecen yaklaşımını kısa sürede geride bırakarak, iş sözleşmesindeki kuralların ihlâlini bahane eden zorlamalara, giderek Emma’nın özel yaşamını etkileyen tacizlere dönüşecektir.

Müdürün katı kuralcılığı genç kadının hayatını alt üst etse de Emma, tüm aşağılanmalara karşın, istifasını basıp gideceğine her defasında boyun eğecek, sonunda isyan ettikten sonra bile teslim olacaktır. Emma da, ayrılmak zorunda bırakıldığı iş arkadaşı sevgilisi Dareen de, satış rakamları yüksek, değerli elemanlardır. İşi bıraksalar bile, aç kalma olasılıkları pek yüksek değildir. Zorda kalacak bile olsalar boyun eğmeleri, bir nebze konfor karşılığında, yaşamlarını, aşklarını, çocuklarını feda ederek köleliği kabullenmelerine değecek midir?  

Bu açıdan ‘Personel’ basit bir mobbing öyküsü değil; vahşi kapitalizmin, işsiz kalma korkusunun kurumsal kötücüllüğe başkaldırmayı neredeyse imkânsız kılmasının öyküsü de değildir. Daha doğrusu Bartlett sadece bunları eleştirmemekte, müdürün insafsız baskısı karşısında Emma’nın suskunluğunda ve kabullenişinde ‘faşizm’in özünü irdeleyerek katliamların ve soykırımların nasıl gerçekleşebildiğini araştırmaktadır.   Oyunun dekor ve ışık tasarımını yüklenen Taciser Sevinç, Craft’ın Kadıköy’deki yeni sahnesinde, müdürün odaya kurduğu gizli kameranın görüntülerini bile seyirciye izleten dört dörtlük bir ofis ortamı yaratmış. ‘Personel’i başarıyla sahneye koyan Çalışkur, 70 dakika süren iki kişilik oyunda Dolunay Soysert /Müdür ve Aslı Enver /Emma’dan çok etkileyici bir yorum elde etmiş.

Çok iyi sahnelenmiş, sağlam bir metin. Mutlaka izlenmeli.

 

D22’de Berkay Ateş’in yeni oyunu ‘Kuş Öpücüğü’   

D22, konservatuvarında öğrencilik dönemlerinden beri bir sahne oluşturma ve tiyatro yapma hayalleri ile bir araya gelen üç genç tiyatrocu, Berkay Ateş, Can Kulan ve Emir Çubukçu tarafından 2013’de kuruldu. Bilfiil çalışarak tiyatro haline getirdikleri Galata’daki Hamursuz Fırınında konservatuardaki hocaları Meltem Cumbul’un seçtiği ve yönettiği, ilk sahnelendiğinden itibaren tiyatro olayına dönüşen ‘Bent’le başladıkları tiyatro serüveni, Berkay Ateş’in yazdığı ‘Yirmibeş’ ve ‘Karabatak’la devam etti.

Oyunları o kadar başarılı oldu ki, yoğun izleyici talebi yüzünden yeni bir oyun çıkarma fırsatını ancak 2015’in sonlarında bulabildiler.

Bentle Yirmibeş gibi iki önemli çalışmaya veda etmek kolay değil. İzlemeyenler ve yeniden seyretmek isteyenler için ayda bir sahnelemeye devam edecekler.

Berkay Ateş’in yazdığı yeni oyunları ‘Kuş Öpücüğü’ torbacıları, hırsızları ve artık normalleşmiş polis müdahaleleriyle hayatın hızlı aktığı bu mahallede tek göz bir evin içinde, hayatını sokaklarda akordeon çalarak kazanan Mehmet ile yıllar sonra evine dönen annesi Hatice’nin geçmişle ve birbirleriyle hesaplaşmalarıyla başlıyor. Uzun bir mahpusluk sonrası kavuştuğu oğluna hasret ve sevgiyle yaklaşmaya çalışan Hatice, Mehmet’in giderek ciddileşmekte olan kronik kalp rahatsızlığına bir çözüm aramaktadır. Mehmet’in annesine davranışındaki hınç ve nefret, babasının adını ağzına almasına bile tahammül edemeyişi, annenin hapisliğiyle babanın ölümü arasında bir bağlantı olduğunu hissettirir.

Umut, karşılarına katılma fırsatı buldukları ödüllü bir televizyon yarışması olarak çıktığında, Yeşilçam öyküsüymüş gibi başlayan Kuş Öpücüğü, ışıltılı ve acımasız televizyon dünyasının müthiş etkileyici bir eleştirisine dönüşecektir. 

Ateş, kaderin sillesini yemiş bu iki insancık için yaşamsal önemi olan yarışmanın, insanlık onurunu hiçe sayan, aşağılayan aşamalarını, sunucunun sahte duygusallığının altında yatan umarsızlığını seyirciye başarıyla aktarıyor. Traji-komik kırmızı başlıklı kız bölümünü ya da basketli-futbollu soru cevap sahnesini izleyicinin içi acımadan, boğazına düğüm takılmadan izlemesi mümkün değil.

Genç yaşına karşın Berkay Ateş, sadece Yirmibeş ve Karabatak’la değil, 80 dakikalık trajik şiiri ‘Hak’ ile de kuşağının en iyi yazarlarından biri. Bent, Yirmibeş, Soytarım Lear’le tiyatromuzun, ‘Abluka’daki nefes kesici Ahmet yorumuyla da sinemamızın çok iyi oyuncularından. Hem yazdığı, hem oynadığı bir oyuna ister istemez, pozitif bir önyargıyla gidiyorsunuz. Bu önyargının, düş kırıklığıyla sonuçlanmak gibi bir tehlikesi de var tabiî ki. Hemen söyleyeyim, Kuş Öpücüğü, beklentilerimi de aşan, iyi yazılmış, iyi yorumlanmış sağlam bir metin.

Deneyimli tiyatro ve dizi oyuncusu Güneş Hayat’ın Hatice yorumu müthiş. Terazinin diğer kefesindeki Berkay da öyle. Kürtlükle hiç alâkası yokken ‘Yirmibeş’in neredeyse tamamında Kürtçe konuşan Berkay, bu kez de Mehmet’i canlandırabilmek için, hayatında eline almamış olduğu halde, en azından sokaklarda karşılaştığımız çalgıcılar seviyesinde akordeon çalmayı öğrenmiş. Hayat olsun, Ateş olsun kişiliklerini öyle bir özümsemişler ki, oyun sonrası Berkay’a karakterleri oyuncularını düşünerek mi yazdığını sordum. Bunu sadece Yirmibeş’i yazarken yapmış olduğunu, ancak hem kendisi hem de Can ile Emir, son sahnelemede yazılanlardan farklı kişilikleri canlandırdıktan sonra artık bunu yapmadığını söyledi. Oyunculuklar derken Mesut Özkeçeci’nin itici bir karakteri başarıyla canlandırdığını da unutmayalım.

Oyuna giderken çok merak ettiğim, D22 Üçlüsü’nün bugüne kadar hiç oyun yönetmemiş olan diğer iki elemanının, Can Kulan ve Emir Çubukçu’nun oyunu nasıl sahneledikleriydi. Müşterek geçmişleri, birlikte çalışmalarını kolaylaştırmış olsa gerek, çok başarılı bir iş çıkarmışlar. Gerçek yaşamdaki farklı kişilikleri birbirini tamamlayarak ortaya, tek kişi tarafından yönetilmişçesine uyumlu ve tutarlı bir çalışma çıkarmış. Dekor ve ışık tasarımını yüklenen Cem Yılmazer’in desteğiyle, izleyicileri bir TV stüdyosuna çevirdikleri D22 mekânının etrafına çepeçevre oturtarak, televizyon programının katılımcılarına dönüştürmüşler. Evden stüdyoya geçerken, mekânın kamera 180 derece dönermiş gibi değişimi çok başarılı.

D22, açıldığından beri yaptığı üst düzey tiyatroya, yine çok seviyeli bir halka eklemiş. Sevip beğendiğimiz iki genç oyuncunun sağlam iki yönetmene dönüşmesi de cabası.

Sezonun mutlaka izlenmesi gerekenlerinden. 

21 Aralık’taki gala gecesinde Emir Çubukçu’nun doğum gününü de kutladık. D22’nin genç kurucularının hiçbiri henüz 30’una gelmemiş. En yaşlıları Berkay bile 29’unda. Hem kendi 30 yaşlarını, hem gelecekte D22’nin otuz yaşını aynı keyifle kutlamaları dileğiyle,  hepinize sevenlerinizle mutlu, huzurlu ve sağlıklı bir yıl dilerim.

İyi seyirler.