Unutmadık, unutmayacağız

6 Eylül 1986 yılında Neve Şalom Sinagogundaki Şabat duasında, teröristlerin saldırısına uğrayarak hayatını kaybeden dindaşlarımız bir kez daha 17 Ağustos (*) Pazartesi günü Ulus Aşkenaz Mezarlığında anıldı.

Toplum
19 Ağustos 2015 Çarşamba

(*) İbrani tarihine göre 

6 Eylül 1986 günü, Yahudiliğin kutsal günü Şabat’ta, dualarını gerçekleştirmek amacıyla sinagogda bir araya gelen dindaşlarımız, güvenlik görevlilerini öldürerek içeri giren teröristlerin kurşunlarına hedef olmuştu. Sadece Yahudi oldukları için bu saldırının hedefi haline gelen yirmi bir dindaşımız olay yerinde, bir dindaşımız ise kaldırıldığı hastanede hayatını kaybederken  saldırganlar bombanın patlamasıyla sinagogun içinde ölmüştü. Türk Yahudi Cemaati, yaşadığı bu saldırıyı unutmadığını ve unutturmayacağını bir kez daha göstermek için 17 Ağustos Pazartesi günü, saldırıdan yirmi dokuz yıl sonra, kaybettiğimiz dindaşlarımızın anısına bir kez daha dua etmek için bir araya geldi.

Saldırıda Davit Behar (Hazan), Aşer Ergün (Hazan), Daniel Daryo Baruh (Gabay), Eliyezer Hara (Gabay), Yuda Leon Levi Atalay (Şammaş), İbrahim Ergün, Robert İsrael Özfins, Salamon Ancel, Sefanya Şenkal, İsak Gerşon, Leon Levi Musaoğlu, Moiz Levi, Mirza Ağajan Babazadeh, Avram Eskenazi, Jozef Alhalel, Bensiyon Levi, Binyamin Ereskenazi, Dr. Moiz Şaul, İsak Barokas, Rafael Rafi Nassimiha, Şalom Çittone ve Yako Matalon yaşamlarını yitirdiler. Saldırıda hayatlarını kaybedenlerin naaşları, 1999 yılında Ulus Aşkenaz Mezarlığı’nda oluşturulan anıt-mezara nakledildi.

Saldırının 29. yıldönümünde Ulus Aşkenaz Mezarlığı’nda yapılan senelik limud ile 22 dindaşımız bir kez daha anıt-mezar başında anıldı. Duaya, yaşamlarını kaybedenlerin aileleri Hahambaşı Rav İsak Haleva, Cemaat Onursal Başkanı Bensiyon Pinto, Temsilciler Başkanı Gina Telvi’nin yanı sıra Bet-Din üyelerinden Rav Nafi Haleva, Rav İsak Alaluf, Rav İzak Peres, Rav Davit Sevi, Rav Yeuda Adoni, Aşkenaz Cemaati Haham Akaali Rav Mendy Chitrik, kurum, dernek başkan ve yardımcıları ile az sayıda duyarlı dindaşımız katıldı.

Hazan Natan Siliki’nin okuduğu duanın ardından vefat edenlerin anı mumlarının yakınları tarafından yakılma törenine geçildi. Ailelerinin İsrail’e göç ettiği ve yaşayan yakını olmayan kurbanların mumlarını cemaat ileri gelenleri yaktı.

Ardından Hahambaşılık Müşavirlerinden Hayim Kohen Yanarocak oldukça duygusal bir konuşma gerçekleştirdi.  Yanarocak konuşmasına, “Mimar Elio Ventura ve Bernard Motola’nın projeleriyle bu kutsal mekânı 64 yıl evvel, 25 Mart1951’de cemaatimize kazandıran, adının Barış Vahası olmasına karar veren o günkü yöneticilerimiz, bu adımı atarlarken acaba neler düşünmüşlerdi? İleriki yıllarda yapılacak olan düğün, bar-mitzva, bayram, şabat ve diğer birçok kutlamalardaki sevinçleri, mutlulukları, hiç dilemeksek de hayatın kaçınılmazı olan üzüntüleri, kederleri, nasıl hayal etmişlerdi?” sözleriyle başladı ve şöyle devam etti:

“Ya 6 Eylül 1986 sabahı, her hafta olduğu gibi, o hafta da sadece Tanrı’ya yakarmak, ibadet etmek, aileleri, sevdikleri için, tüm insanlık için, barışı, iyiyi dilemeye gelen kardeşlerimiz, o sabah birbirlerini Şabat Şalom – barış, huzur dolu Şabat şeklinde selamlarlarken, böylesine bir felaketi öngörebilmişler miydi? Bir önceki akşam Şabat sofrasının etrafında ailece toplandıklarında, babaların ‘Yisa Adonay Panav Eleha veyasem leha Şalom’, ‘Aşem sana yüzünü çevirsin ve sende barışı yürütsün’ diyerek evlatlarını kutsadığı, evlatların babalarca kutsandığı, eşlerin kocaları tarafından övüldüğü saatlerde, kelimelerin tarif edemeyeceği bir acıya doğru gittiklerini düşünebilmişler miydi?

Yaşamın her şeyden değerli olduğu, bir insanın hayatını kurtarmanın dünyayı kurtarmak olarak anlaşıldığı, Tora’mızın bizlere verdiği 613 emrin 609 tanesinin insan hayatı kurtarmak adına ihlal edilebileceğini, hatta bu durumun teşvik edildiğini bilen bizler, kesinlikle böyle bir şeyi düşünemezdik.

Bu acının yaşandığı 1986’da, 28 yaşında bir genç olarak, cemaat içinde bir takım görevler almaya başlayan ben de, o sabah uyandığımda, birkaç saat sonra böylesine bir felaketin haberiyle sarsılacağımı düşünemezdim. 10 Eylül 1986 günü, yıkılmış, harap olmuş barış vahasında yapılan cenaze töreninde, başta kaybettiğimiz kardeşlerimizin ailelerinin ve onların birer yakını, akrabası, parçası olan tüm katılanların, aynı acıyı hisseden, insan olan herkesin tahammülünü anlayabilmiş değilim. O yıllarda cemaatimizde önemli görevlerde bulunan Hayim Eliezer Kohen’in, koro odasındaki mikrofondan, tören programının, vereceğim sesli talimatlarla yönlendirilmesi görevini bana verdiğinde, bu görevi nasıl kabul edebildiğimi, sesim titremeden, bekli de titreyerek, verdiğim komutlarla merasim akışını yürütmeyi nasıl becerebildiğimi de bunca geçen yıla rağmen halen anlayabilmiş değilim.

Bu noktada bizlerin yapabileceği veya yapması gereken, hatırlamak, hiç unutmamak, hatırlatmak, unutulmasına izin vermemek. İtirazımızı yüksek sesle sürekli olarak haykırmak, sürdürmek. Elie Wiesel’in dediği gibi, ‘Adaletsizliği engelleyecek gücümüzün olmadığı zamanlar olabilir. Fakat itiraz etmediğimiz bir zaman asla olmamalı.’ Muhakkak ki bu korkunç katliamı sürekli gündemde tutmak, dibini taramak ne kolay, ne de hoş. Ancak bunu yapmamız şart. Çünkü bazıları, dün yapabildiklerini, yarın da yapmaya teşebbüs edebilirler. Umalım ki bu acı olaydan 17 yıl sonra yaşadığımız eş zamanlı sinagog saldırıları gibi olaylar vasıtasıyla daha önceki acıları hatırlamayalım.

Bazı felaketler vardır, ‘Geçti artık’ dedikten sonra geçmez. Bazı yazılar vardır, konulan son noktadan sonra bitmez. Bazı konuşmalar vardır, tamamdan sonra son bulmaz. İşte bu acı da, hiçbir zaman geçmeyecek. Bu konuşma sonlanmayacak. Bu yazıya son bir nokta konulmayacak. Her zaman canlı, her zaman güncel kalacak.

Sözlerime son verirken, 29 yıl evvel kaybettiğimiz 22 kardeşimizin yüreğimde hissettiğim acılarıyla, başta ailelerine olmak üzere, yakınlarına, sevenlerine, tüm insanlığa, başsağlığı ve sabırlar diliyorum.”