Umudun yolculuğu

Valizim hazır ama bu sefer tatil için değil. II. Dünya Savaşı sırasında öldürülen 6 milyon Yahudi’nin anısına March of the Living’i (Yaşam Yürüyüşü) gerçekleştirmek için önce Macaristan’a oradan da Polonya’ya gittim. Başta heyecan olmak üzere tedirginlik, korku, endişe gibi hep olumsuz duygularla çıktığım bu yolculuktan bana geriye acı ve üzüntüyle birlikte aynı zamanda güçlü olmanın gururu kaldı. Ama bunlardan da öte yaşamaya devam etmek için bir sebebimiz olması ve UMUD’umuzu asla ve asla kaybetmemiz gerektiğini bir kez daha gördüm. Bir hafta boyunca yaşadıklarımı bu sayfalar aracılığıyla sizlerle paylaşmaya çalışacağım. Umarım duygularımı kelimeler aracılığıyla anlatmakta başarılı olurum ve sizleri bir nebze de olsa yaşadıklarıma ortak edebilirim.

Rayka NAYIR GÜVEN Perspektif
7 Mayıs 2014 Çarşamba

Yaşam Yürüyüşü kayıt noktası

25 Nisan Cuma

İki saatlik uçak yolculuğunun ardından cuma öğleden sonra Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de kaldığımız Mariott Oteli’nin kapısından girer girmez March of the Living ekibi bizleri karşıladı. Dünyanın dört bir yanından gelmiş yüzlerce katılımcı lobide kayıt yaptırmak için beklerken kendimi gençlik yıllarımda gittiğim derneklerde hissettim. Birbirimizi tanımasak da sanki bir yerlerden gözümüz ısırıyordu. Oldukça kalabalık olmasına rağmen ekip o kadar organize ve profesyoneldi ki başvuru formlarımızın doldurulmasından fotoğraf çekimine, kimliklerimizin hazırlanmasından katılacağımız tüm programların kayıtlarının alınmasına kadar her şey 10 dakika içerisinde tamamlandı. Biz de gönül rahatlığıyla kendimizi birkaç saatliğine Budapeşte sokaklarına.

Saat 19.00’da Macaristan’da yapılacak Holokost Anma Törenleri için dünyanın dört bir yanından gelen katılımcılarla birlikte hahamlar eşliğinde Şabat yemeğinden önce dualar edildi ve Şabat mumları yakıldı. Macar Yahudileri 70 yıl önce zorla trenlere bindirilerek Auschwitz’e gönderilen akrabalarının, dindaşlarının acısını halen yaşamaya devam ediyorlar. March of the Living Kanada uluslararası Direktörü Eli Rubesntein’ın ve Holokost kurtulanlarının da olduğu 350 kişilik yemekte herkes Holokost ’un bir daha yaşanmaması temennisinde bulundu. Macaristan March of the Living Komitesi Başkanı Gabor Gordon bu olayın anısına pazar günü yapılacak tren yolculuğundan bahsederken, “Bu pazar 600 kişi trenle Auschwitz’e gidiyoruz ama bu sefer evlerimize, ülkemize geri döneceğiz,” sözleriyle geceyi damgasını vurdu.

 

Keleti Tren İstasyonu

26 Nisan Cumartesi

Cumartesi sabahı kahvaltımızı ettikten sonra Şabat duası için otelimizden on dakika uzaklıktaki Keren Or Chabad Sinagogu’na gittik. Bir süre sonra oradan ayrılarak yolun hemen karşı tarafında bulunan ve Avrupa’nın en büyük sinagogu olan Dohany Street Sinagogu’na gittik. Kapıdaki güvenlik görevlilerinden içeride bir Bar-Mitzva töreni olduğunu öğrendik. Görevlilere Türkiye’den geldiğimizi ve March of the Living için Budapeşte’de olduğumuzu söyleyince bizi kırmayıp Bar-Mitzva sahiplerinden özel izin aldılar ve biz de bu muazzam sinagogu görme şansına erişebildik. Hem Şabat günü olması sebebiyle hem de içerisinin mahremiyetini korumak için ne yazık ki fotoğraf çekmek kesinlikle yasaktı. Telefonlar bir yana çantalarımızı bile kapıda kilitli dolaplara bırakmak zorunda kaldık.

Ancak dış cephesinin fotoğrafını paylaşabildiğim sinagogun içinde dikkatimi en çok dikkatimi unsur oldukça zengin motiflerle dekore edilmiş olduğuydu. Bar-Mitzva törenin devam etmesi ve tüm görevlilerin duaya iştirak etmesi nedeniyle kimseyle konuşama fırsatı yakalayamasam da uzunca bir süre sinagogu hayranlıkla incelemeye devam ettim. Sinagogu incelerken bir yandan da sinagogda dua eden cemaate baktım. Sanırım dünyanın neresine gidersek gidelim küçük farklarla da olsa geleneklerimizin sürdüğünü görmek çok güzel. Bar-Mitzva yapan çocuğun annesi en önde şapkasıyla kendini belli ediyordu. Bir grup genç erkek de tevaya yakın bir yerde durmuş bir yandan dua ediyorlar bir yandan da arkadaşlarına bakıp gülüşüyorlardı.

Sinagogda bulunan kadın-erkek neredeyse herkesin ellerinde kitaplarla dua etmesi, dua sırasında hiç kimsenin etrafıyla sohbet etmemesi orada bulunan cemaatin bir Şabat sabahına gösterdiği özeni kanıtlar gibiydi. Bir süre daha töreni izledikten sonra sinagogdan ayrıldık. Kapıdaki güvenlik görevlilerinden Budapeşte’de de sinagoglarda güvenliğin çok sıkı olduğunu ve sinagogun büyüklüğüne göre kapıdaki güvenlik görevlilerine ek olarak polis sayısının arttırıldığını öğrendim.

Dohany Street Sinagogu’ndan ayrıldıktan sonra sinagogun yan sokağından Jewish Quarter’a (Yahudi Mahallesi) doğru ilerlemeye başladık. Şabat olması dolayısıyla tüm dükkânlar kapalıydı ama her dükkânın kapısında ya da tabelasında Davud’un Yıldızı ile birlikte ‘kosher’ ibaresini görmek binaların da eski olmasının etkisiyle beni sürekli geçmişe götürdü o yağmurlu cumartesi sabahında. Bir saatlik Yahudi Mahallesi turunun sonunda başlangıç noktasına geldiğimizde Bar-Mitzva’nin bittiğini ve davetlilerin arasında dalları gümüş yaldızlı kâğıda sarılmış bir ağacın da olduğu sinagogun bahçesinde Seuda yaptığını gördükten sonra yavaş yavaş bölgeden uzaklaştık. 

Yahudi Mahallesi’nden çıktıktan sonar ufak bir yemek molası ve ardından Saint István Bazilikası’na gittik. Şehirde şimdiye kadar görüp de hayran olduğumuz diğer tüm tarihi binalar gibi bu bazilika da muazzam büyüklükteydi. İçeride ayinin devam ettiği bazilikayı hızlıca gezip rotamızı Parlamento Binasına çevirdik. Tuna Nehri kıyısında yer alan Parlamento Binası’nın büyüklüğünü tarif etmek içinse hangi kelimeyi seçersen daha doğru olur inanın bilmiyorum. Görkemli, muhteşem, heybetli... Evet, sanırım binayı tanımlamak için bu kelimelerden herhangi bir tanesi rahatlıkla kullanılabilir. Turist ziyaretlerinde aralarında İbranice olmak üzere sekiz farklı dilde açıklamanın yapıldığı Parlamento Binası’nı bizim gittiğimiz gün içerideki tadilatın devam etmesi nedeniyle gezemedik. Onun yerine hazine dairesini (daire dediğime bakmayın,  bildiğiniz saray) gezdik. Çok kısıtlı bir bölümü ziyarete açılan eserlerden çok duvarlardaki süslemelerdeki altın detaylar dikkatimizi çekti. 10 dakikadan kısa süren turumuzu tamamlayarak Budapeşte Devlet Opera Binası’nın yolunu tuttuk. Opera binasını gördükten sonra sanatta, özellikle operada alacak daha çok yolumuzun olduğunu anladım.

Tüm bu tarihi binaları gezdikten sonra yürümekten yorgun düşmüş bir şekilde otelimize döndük. Biraz dinlendikten sonra akşamki tekne gezisi için lobide buluştuk. Otelden  tekneye yürüdüğümüz yol üzerindeki güvenlik özellikle yazmak istediğim bir konu. Ülkede son dönemde artan şiddet içerikli antisemit olaylar nedeniyle otelin içinde ve dışında olağan üstü sıkı güvenlik önemleri alınmıştı. 50 metre gibi kısa bir yol yürümemize rağmen biz geçerken geçtiğimiz cadde polisler tarafından trafiğe kapatıldı ve son kişi tekneye binene kadar da açılmadı. Tuna Nehri boyunca şarkılar eşliğinde yaptığımız gezi boyunca Budapeşte’nin geçmişten günümüze uzanan tarihini dinleme ve muhteşem binalarını gece ışıklarının eşliğinde görme fırsatımız oldu.

 

27 Nisan Pazar

Pazar sabahı yeniden Parlamento Binası’nın olduğu bölgeye ama bu sefer Tuna Nehri’nin kıyısında olan bölümüne gittik. Amacımız 1944 yılında faşist Ok ve Haç Örgütü militanları tarafından nehrin kıyısında kurşuna dizilerek öldürülen Yahudilerin anısına bırakılan 60 çift ayakkabıyı görmekti. Yaklaşık 20 metre uzunluğunda sıralanmış bakır ayakkabıları görünce birden duraksadım. Adeta kaplumbağa hızıyla yürüyerek ve tek bir tanesini bile atlamadan videoya çektim her bir ayakkabıyı. Sanki bir tekini atlarsam bile ihanet edecektim sahiplerine. Çekim yaparken birkaç kelime söylemek için ağzımı açsam da olmadı, kelimeler çıkmadı ağzımdan. Çiçeklerle, mumlarla onurlandırılmış ayakkabıların arasından yürümeye devam ettim. Sadece Yahudi oldukları için hayatını kaybedenleri düşündüm ve bir hafta içerisinde belki de binlerce kez duyacağım “BİR DAHA ASLA” sözlerini fısıldayarak ayrıldım ayakkabıların yanından.

Sırada Parlamento Binası’na yaklaşık üç dakikalık yürüme mesafesinde Macar hükümeti tarafından II. Dünya Savaşı sırasında bütün hayatını kaybedenlerin anısına dikmek istediği anıt vardı. Yahudi Cemaati’nin yapımına şiddetle karşı çıktığı henüz inşaat halindeki anıtın etrafı protesto amaçlı yazı ve resimlerle dolu. Sabahın oldukça erken bir saati olmasına rağmen iki polis inşaatın başında nöbet tutuyordu. Yanlarına gidip protestolarla ilgili birkaç şey sormak istem de İngilizce bilmedikleri için yanlarından ayrıldım.

Pazar günün en önemli olaylarından ‘Avrupa’da Antisemitizm’ başlıklı konferansa katılmak üzere otele döndük. IJC (Israeli Jewish Congress) tarafından organize edilen konferansta Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden gelen milletvekilleri son yıllarda gittikçe artmakta olan ‘yeni’ antisemitizme ve yaşanan olaylara değindi.

Konferansın ardından Macaristan March of the Living’i (Yaşam Yürüyüşü) gerçekleştirmek üzere otelimizden ayrıldık. Yaklaşık bir kilometre yürüdükten sonra şehir meydanında yürüyüşe katılan on binlerce kişiyle buluştuk. Uzun süren bekleyişin ardından Holokost’ta hayatını kaybeden 6 milyon Yahudi’nin anısına bir anıtın açılışı yapıldı ve şofar sesinin duyulmasıyla yürüyüş başladı. Üç kilometrelik yolu kalabalık nedeniyle neredeyse dört saatte yürüyebildik. Yürüyüşe katılmayan ama evlerinin balkonlarından bizleri bayraklarla selamlayan Macar halkı, yürüyüş boyunca marşlar söyleyen gençler bana hep ne kadar güçlü olduğumuzu ve aslında hiç de yalnız olmadığımızı hissettirdi.

Yürüyüş 70 yıl önce Macaristan’ın Almanların zoruyla ülkede yaşayan Yahudileri trenlerle ölüm kamplarına gönderdiği Keleti Tren İstasyonu’nda sona erdi. İstasyonda savaş sırasında hayatını kaybeden Macar Yahudilerinin anısına oldukça anlamlı bir tören düzenledi. Tören İsrail Devlet Başkanı Şimon Peres’in Holokost için özel olarak hazırladığı video mesajıyla başladı; Macar Yahudi Cemaati Mazsihisiz’in yeni Başkanı Heisler Andras’ın duygu yüklü konuşması, ardından sahne alan çeşitli ses sanatçılarının Holokost için özel olarak bestelenmiş şarkıları seslendirmesi ve Avusturyalı bir hahamın oğluyla birlikte kamplarda ölenleri için ettiği dua hepimizin gözlerini doldurdu.

İsrail Milli Marşı Hatikva’nın söylenmesiyle son bulan törenle birlikte sanırım benim için gerçek yolculuk başlamış oldu. Trene binecek 600 kişi istasyona doğru ilerlemeye başladık. Eski, boyaları yıkılmış bir koridordan geçtikten sonra bizi Auschwitz’e götürecek treni beklemeye başladık. Her ne kadar bizim güvenliğimiz için olsa da etrafın polis ve güvenlik görevlileriyle dolu olması, trene binmek için Auschwitz tabelasının altında tek sıra halinde beklemek açıkçası sinirlerimi alt üst etmeye yetti. Yorgunluktan bitmiş bir şekilde trene bindiğimde camdan dışarı baktım. Peronda kalanlar bize el sallıyordu. Her şeyin bir mizansenden ibaret olduğunu bilsem de hiç uyumadan geçirdiğim 10 saatlik yolculuk boyunca sürekli geçmişe gidip durdum. Biz şimdi bu trende sohbet edip kahvemizi içebiliyorduk. Ya 70 sene önce neler çekmişlerdi bir bilinmeze doğru giderlerken? Neler yaşamışlardı? Neler hissetmişlerdi?

Sabah 6.00’da Auschwitz’e vardık ve yine uzun bir bekleyiş. Ardından ellerinde güllerle bizi karşılamaya gelenleri gördüm. Gülleri alırken ellerim titriyordu. O sırada trenden inen bir Holokost kurtulanı gözüme çarptı. Takım elbisesi, kravatıyla dimdik yürüyordu. Kendisiyle konuşmak istedim ama ne yazık ki İngilizce çok az anlıyordu. Bana dövmesini gösterdikten sonra yanımızdan ayrıldı. Biz de Auschwitz’e, kampa (ölüm kampı demeye ne dilim ne de parmaklarım izin veriyor) götürecek otobüsü beklemeye koyulduk.