‘LAS VENTE KLASAS’ – Yirmi Kur’a Nafia Askerleri

“Babamın ikinci kez askere gittiği gün, hayatımın en korku dolu günüydü. Nereye gittiğini, ne zaman döneceğini, ne kadar kalacağını, onu özlersem ne yapacağımı bilmiyordum. Kapıdan çıkarken annemi ve beni öptü. Daryo’nun başına bir öpücük kondurdu. Ağlıyordu."

Perspektif
9 Nisan 2014 Çarşamba

Işıl DEMİREL


“Babamın ikinci kez askere gittiği gün, hayatımın en korku dolu günüydü. Nereye gittiğini, ne zaman döneceğini, ne kadar kalacağını, onu özlersem ne yapacağımı bilmiyordum. Kapıdan çıkarken annemi ve beni öptü. Daryo’nun başına bir öpücük kondurdu. Ağlıyordu. Babamı ilk ve son kez, o gün ağlarken gördüm. Anneme dönerek, ‘Kendine de çocuklara da iyi bak Korin’ dedi, arkasını döndü ve merdivenlerden hızla indi... Dini azınlıklarda endişe büyüyor, herkesin yüzünde büyük bir endişe okunuyordu. 1934 yılında başlayan Trakya Olayları’nın ardından, daha yaralar sarılmadan böyle bir askere alma uygulaması büyük bir korku yaratmıştı…”

Bensiyon Pinto’nun hayat öyküsünde, yukarıdaki satırlarla kaleme aldırdığı olay, 1934 yılında gerçekleşen Trakya Olayları’nın ardından bu kez tüm gayrimüslimleri hedef alan Yahudilerin ‘Las Vente Klasas’, Ermenilerin ‘Kısan Tasagark’, Rumların ise ‘İkosi İlikeis’ diye adlandırdıkları, Türkçe karşılığı Yirmi Kur’a Askerlik olan vakadır. Tüm gayrimüslimler bir sabah uyanır ve kimileri ilk kimileri ise ikinci defa askere alındıklarını sokaklarda gezerek insanlara kimlik soran askerlerden öğrenirler. Kimliklerinden gayrimüslim olduğu anlaşılanlar apar topar gözaltına alınarak askere gönderilirken, “Gitmek bizden, dönmek Allah’tan!” derler.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında iktisadi ve toplumsal hayatı düzenlemek üzere peş peşe kabul edilen kanunların hepsinde yer alan asgari şartlardan biri ‘Türk olmak’ olarak işaretlendiğinden iktidar nezdinde yeterince Türk kabul edilmeyen gayrimüslimler potansiyel birer vatan haini olarak görülmüş ve her fırsatta tehlike arz edecek konumlardan uzak tutulmuşlardı. Gerek 1934 Trakya Olayları’nın meşru zemini hazırlayan İskân Kanunu ile Trakya’da yaşayan Yahudilerin toplu olarak yerleşmelerinin engellenmesi, gerekse 1923 yılında yabancı sermayeli banka ve müesseselerden gayrimüslimlerin tasfiye edilerek yerlerine Müslümanların istihdam edilmesi gibi kararların altında yatan sadakat sorununun kaynağı gayrimüslimlerin devlet aleyhinde 5. Kol faaliyeti yürütebilir görülmeleridir. Tam da bu sebeple Cumhuriyet’in kuruluşunu takip eden yıllarda gayrimüslimler hızla dış ticaretten, yabancı sermayeli iş yerlerinden ve devlet memuriyetlerinden uzaklaştırılırlar.

Yersiz bir güvensizlik ile ekonomik hayatın her alanında etkinliklerine ket vurulan gayrimüslimler, 1939 yılında o güne dek düzenli olarak askere alınırken yeni yasa ile gayrimüslimlerin silahlı eğitim görmeleri yasaklanırken Türk subayların emrinde emireri olarak veya hizmetli statüsünde askerlik hizmetini yerine getirmelerine karar verilir. Avrupa’da sürmekte olan II. Dünya Savaşı, Türkiye’nin en yakın komşularına kadar yaklaştığında ise siyasi iktidarın güvenilmez olarak hafızasına kaydettiği gayrimüslimler, bu savaş ortamında devlet aleyhinde faaliyet yürütmemeleri için ayak altından çekilerek askere alınırlar. 10 Nisan 1941 ve 7 Mart 1942 tarihli ilanlar ile her doğumdan gayrimüslimler senelik ihtiyat yoklamalarını yapmaya çağrılırlar. Yoklama çağrısı sonrasında gayrimüslim erkekler, yoklamaları vermek üzere gittikleri askerlik şubelerinde, dükkân, ev ve sokaklarda yapılan kimlik kontrollerinde askere alındıkları öğrenirler. Birçoğu evlerine gidip eşya dahi almadan, bulundukları illerdeki toplama yerlerine sevk edilirler.

 ÇÖPÇÜ ÜNİFORMASI 

Yirmi sınıf yani yaş aralığı halinde askere alınan gayrimüslim erkekler son derece kötü koşullarda askerlik yapacakları yerlere sevk edilirken gittikleri yerlerde kendilerine o yıllarda Türk Silahlı Kuvvetleri’nde kullanılmayan kahverengi renkte değişik üniformalar giydirilir. ‘Beş düğme’ diye de anılan bu üniformaların devlet dikimevlerinde hazırlanmadığı ve 1939 Erzincan Depremi’ne yardımda bulunmak için Yunanistan’dan gönderilmiş olan çöpçü elbiseleri oldukları söylenmekteydi. Bu uygulama ile dil, din ırk farkı gözetmeksizin vatandaşlarını eşit birer Türk yurttaşı olarak kabul eden 1924 Anayasası’na aykırı, ayrımcı bir zihniyet tesirinde askere alınan gayrimüslimler asker üniforması yerine çöpçü üniforması giyecek, ellerine silah yerine kazma kürek verilecekti.

II. Dünya Savaşı yıllarında askere alınmaları, askerlik eğitimi yerine ağır işlerde çalıştırılmaları ve toplama kampları benzeri askeri kamplarda tutulmaları, tüm gayrimüslimler içinde en çok Yahudileri rahatsız eder. Yahudiler bu kamplarda imha edileceklerinden korkmaktadırlar. İstanbul ve İzmir’de fısıltı gazetesi yoluyla, Yahudileri yakmak için Türkiye’de de fırınlar yapıldığı dedikodusu dolaşırken, Nazilerin Almanya’da gerçekleştirdikleri uygulamaların aynının burada gerçekleşeceği düşünülmekteydi. Bu dedikodulara bir de Yahudilerin diğer askerlerden ayrı yalnızca Yahudilerden kurulu kamplarda tutulmaları, yol yapımı gibi oldukça yorucu işlere koşulmaları eklendiğinde bu korku daha da pekişti. Üstelik yaşadıkları baskı ve güç koşullar yalnız fiziksel değil aynı zamanda maneviydi. Kendilerine bir daha İstanbul’a dönemeyecekleri, ailelerini göremeyecekleri, askerlik yaptıkları yerlerden sağ çıkamayacakları söylenen askerler iki yılı aşkın süren zorlu askerlik deneyiminin ardından 27 Temmuz 1942 tarihinde çıkan bir kanunla terhis edildiklerinde pek çoğu üzerlerinde ömür boyu taşıyacakları bir ağırlıkla ekonomik zorluklarla baş eden ailelerine ve eski hayatlarına geri dönerken bazıları ise geri dönüşü görememişti.

 

AYRILIK VAKTİ

Yirmi Kur’a İhtiyatlı Askerlik uygulaması sırasında Çanakkale’de her evin eli ekmek tutacak yaştaki erkekleri askere alındığında Yahudilere ait birçok iş yeri ya kapandı ya da el değiştirdi. Çanakkaleli Mösyö D.’nin babası da Yirmi Kur’a askerlerindendi. O yedi yaşındayken, babası ikinci kez, büyükbabası ise nüfusa geç kaydettirildiğinden üçüncü kez asker olurlar. Erkeklerin yokluğunda elde kalan para kısa zamanda tükenir ve aile için zor zamanlar başlar:

“Babamı işe diye gönderdik biz o sabah. Sonra öğlen vakti haber geldi. Çarşıdan bir komşu anneme haber getirdi. ‘Madam, N. Efendi’yi askere aldılar. Askeriye’nin orada topluyorlar herkesi. Git bir gör götürmeden!’ Annem beni kaptığı gibi evden çıktı. Şok haliyle. Adam yapmış askerliğini. Bir daha asker mi olur? Çocuklu, evli barklı adam. Benim aklım ermedi o vakit. Bir tek kötü bir şey olduğunu anladım ama çocukluk hali öyle bir vedalaştım ki babamla. Zannedersin ölüme gidiyor. O gün boyunca topladılar hep. Gece herkes orada sabahladı. Biz eve gittik eşya yapmaya. Giysi, fanila, içlik falan. Komşulardan da kalın giysiler getiren oldu. Zehra Hanım yün içlik getirdi. ‘Soğuk yere düşerse giyer’ diye. Çok zarif kadındı. Biz babama giysi götürdük ama alışveriş yasak. Kapıdaki görevliye vereceksin, o karıştırmazsa yakınına verecek. Annem bırakmadı kimseye. Tek tek giysileri tellerin arasından verdi babama. Bir de bez heybe. Sabah olunca herkes iki gözü iki çeşme ağlıyordu. Askerler isim söylüyor, ismi söylenen öne çıkıyor. İsim faslı bitince öne çıkanları toplayıp götürüyorlardı. Babam yedinci fasılda gitti… Son bir öptü tellerin arasından parmaklarımı… El sallamak yasak. Sallayamadı… Dönmeyecekler sandık! Kim inanır döneceklerine. Yolda daha öldürürler diye konuşuluyordu. Ölüme gider gibi gittiler… Babam döndü. Bir seneden fazla bekledik. Her sabah haber geldi diye uyanırdık. Bazen haber olur, bazen olmazdı. Onca vakit iki, üç mektup aldık. Yardımla geçindik… Para yoktu. Para olmayınca ne bulursak. Bazı okuldan gelince cama oturur mahallede pişen yemekleri koklardım. Bizde bir önceki günden ne kaldıysa ya hamur çorbası ya patates olurdu. Zehra Hanım dedim ya yaptıklarından taşırdı bize. Birkaç komşu daha öyle taşırdı yaptıklarını. Sırf bize değil… Birçok komşumuz bizim gibi. Büyükbabam da askerdi o vakit. Nüfusa geç kayıt olmuş. Dokuz yüzün başındaki sayımda kaydetmişler. Nüfusta 14 yaş küçük görünüyor. Onu da aldılar. Çok yaşlıydı. Alınmaması lazım gelirdi. Askere alınanların en yaşlısından 10 yaş büyükmüş. Sonra babam geldi. Büyükbabam daha erken döndü ondan. Hastalanmış. Eve göndermişler bu bir daha iyi olmaz diye. Olmadı. Aşkale var ya Varlık Vergisi’nde gidilen hani onun orada bir yere gitmiş o da. Soğuk iklim tabii. Öksürdü hep. Zaten çok yaşamadı. Geri dönmeyenler de oldu. Toprakları bol olsun!”

Geri dönemeyenlerden biri, anneannemin ağabeyi Jak idi. Kardeşi Leon ile bu uygulama sırasında askere alınan ancak terhis günü geldiğinde kardeşi Leon eve dönerken o nerede olduğunu bilemediğimiz bir yerde gömülen Jak, 1934 Trakya Olayları ile Gelibolu’daki evlerini ve geçmişlerini geride bırakarak İstanbul’a yerleşen ailenin geçimini 1936 yılında ölen babalarının ardından üstlenen evin iki erkeğinden biridir. Bu uygulama ile iki kardeş askere alındıklarında geride kalan üç kadın yani anneannem, annesi ve ablası için zor günler başlar. Evin geçimi kadınlara kalırken Leon ve Jak’ın hayatından duyulan endişe günleri daha da çekilmez kılar. Her gün duydukları haberler ile büyükanne yaşam sevincini kaybederken oğullarının dönemeyeceklerini düşünse de buna inanmak istemez. Naziler gibi Türk askerleri de oğullarına kıyarsa diye dertlendiği günlerden birinde Kayseri’de askerlik yapmakta olan Jak’ın cenaze haberi bir mektupla gelir. Cenazesini almak ister ancak iki kızı ile başlarında bir erkek bulunmadığından akrabalardan Gabi bu işi onlar adına üstlenerek Kayseri’ye gitse de eli boş döner. Jak çoktan orada gömülmüş, bulaşıcı bir hastalıktan öldüğü söylenmiştir. Aile bunun gerçekliğine inanmaz. Bu anıları bana aktaran büyük teyzem Sofi, Jak’ın hikâyesini anlatırken başına bir fenalık geldiğinden emin, “Çok yakışıklı, çok gençti. Annem hiç inanmadı. Leon dönünce onunla avundu. Birini bana bağışladı diye sevinse de hep yasını tuttu. Gencecikti. Belki de kıydılar,” derken dün gibi yaşıyordu kardeşinin acısını.

“Gitmek bizden, dönmek Allah’tan!” diyerek yola çıkan gayrimüslimleri savaş sürecinde ayak altından kaldırmanın ölçüsünün kaçırıldığı İhtiyatlı Askerlik vakası onur kırıklığı, kırgınlık ve acının iç içe geçtiği anılarda yaşanan acı ve dönemeyenlerin hatıraları ile geride kalanların hafızasına kazınmıştır. Kimilerine göre ekonominin millileştirilmesi, kimilerine göre savaş ortamının önlemi olarak ortaya koyulan bu uygulama her iki amaca hizmet etmişse de asıl işlevi gayrimüslimleri Yahudi, Ermeni, Rum ayırmadan dışlamak ve onurlarını zedelemek olmuş yazık ki vakanın hemen ardından ilan edilen Varlık Vergisi ile de yaşanan acılara yenilerini eklemiştir.  

Yazının 1. bölümü:  Trakya’da ´Fortuna´

https://www.salom.com.tr/haber/90573