TEZATLAR…

Elif Şafak’tan Divan Edebiyatı’na… Her günümüz tezatlar içinde geçiyor…

- Yaşam
22 Temmuz 2009 Çarşamba

Hayatın tezatlarını anlamaya çalışmak çok hoş bir eylemdir; kaldı ki her geçen gün bir tezatla karşılaşıyor iç dünyamız aslında… Belki de hayatımızı anlamlı kılan duygular da tezatlardan kaynaklanıyor. Yıllar boyunca edebiyatta tezat yaratan durumlar bir sanat aracı olarak kullanılmış. Karşıt anlamlı kelimeler kullanmak bir edebi yetenek gerektirmiş ve sanatı yerinde kullananlar çok başarılı eserler yaratmış…

Böyle düşüncelerin kafamda oluşmasını, geçenlerde İstinye Park’te söyleşisine katıldığım Elif Şafak sağladı. Elif Şafak’a karakterlerini ilgilendiren bir soru yönelttiğim de çok tatmin edici ve düşündürücü bir cevapla karşılaştım. Ona, karakterlerini güçlü yaratmasının sırrını sordum ve buna yakın bir yanıt aldım: “Ben eserlerimde tezat kullanmayı seviyorum. Nitekim her mutlu insanın hayatında üzüldüğü bir an muhakkak ki vardır. Her korkak insanın, cesaretin toparlayıp harekete geçtiği bir an elbette ki mevcuttur, her cesur insanın korkacağı bir anın gelebileceği gibi. Her cimri insanın, elini cebine atıp gönlünden kopan bir para sunacağı durumlarla birlikte, her cömert insanın elini cebine atmak istemeyeceği durumlar da vardır. Ben bunları konu edinmeyi tercih ediyorum. Çünkü benim hayatım da böyle.” Hepimizin hayatı böyle değil mi? Hepimiz sürekli birbiriyle çelişen duygularla karşılaşıyor ve bir denge sağlıyoruz. Bir sabah mutlu gördüğümüz bir insanı, ertesi gününe hiç görmediğimiz kadar suratı asık görebiliyoruz. En mutlu seyahatimizden dönerken, bir taksi şoförünün ahlâksız tavırları bizi çileden çıkarmaya yetebiliyor. Kimimiz hareketli müziğin bağımlılarıyken, sevgilimizden uzak olduğumuz bir anda, romantik bir sakin müziği vazgeçilmez buluyoruz. Fakat çoğumuz bu tezatları, inişli çıkışlı ve dalgalı duygularımızı fark etmiyor, daha doğrusu, fark etmek istemiyoruz. Bu duygular hayatın içinde o kadar sıkı bütünleşmiş ki bu zıtlıkları kolay kolay yakalayamıyoruz.

Divan şairi Mahir’in ayrılıkla ilgili, kulağımıza aşina olan beyitlerinden birini duyanlarımız çoktur: “Hani ol gül gülerek geldiği demler şimdi / Ağlarım hatıra geldikçe gülüştüklerimiz.” Bu ustalıktır işte. Ağlamak ve gülmek. İki tane birbirine tamamen zıt duygular… Bu iki duyguyu bir arada, kulak tırmalamadan, rahatsızlık vermeden kullanmak sözde ustalık ister. Düşman ve dost kavramlarını aynı cümlede kullanmak ne kadar da sıkıntılı olur değil mi? Oysaki Cahit Sıtkı, “Otuz Beş Yaş Şiiri”nde bunu başarmış… “Neden böyle düşman görünüyorsunuz; / Yıllar yılı dost bildiğim aynalar? / Zamanla nasıl değişiyor insan!” Yaşlandığını kabul etmek istemeyen Tarancı, bu iki karşıt kavramı ne estetik bir şekilde yan yana getirmiş… Okurken sıkıntı vermiyor; tam tersine hayatı bize hatırlatıyor… “Bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık. / Gün doğarken bir ölümrüyasıyla uyandım.” Faruk Nafiz’den “Han Duvarları”… Bu şiirde de kulağa çok hoş gelen tezatlar var. Uyku ile uyanmak, uyanmak ile rüya ve doğmak ile ölmek… Sanat eserlerini başarılı kılan edebi unsurlardan biri de bu. Sanat toplumu barındırdıkça, insan yaşamına yer verdikçe, yani topluma seslenen ürünler ortaya koydukça başarılı olur. Tezat da insan hayatının olmazsa olmazlarındandır ve onu içeren eserleri okumak daha gerçekçi bir farkındalık sunar okuyucuya… Çok mutlu bir günün sonunda, bir yakınının öldüğü haberini alan bir insan, “Ah, şu işe bak, mutluluktan hüzne geçti ruh halim aniden.” demeyecektir büyük ihtimalle. Demeyecektir çünkü insan ruhu içinde bulunduğu ruh halinin yoğunluğuna kapılır. Mutlu ise, mutluluğun tadını çıkarmak için fırsat kollar, hüzünlüyse, kalbini açacak bir yoldaş arar. Tabii ki, hayatta geri dönüp baktığımızda, bu karşıtlıkları fark ettiğimiz durumlarda olur. Bir günün diğer güne uymadığını düşündüğümüz zamanlarla hepimiz karşılaşmışızdır muhakkak.

Hayatımızda çoğumuzun tezatlara başvurduğu zamanlar vardır. Sanat yapmayız belki ama duygu katarız yaptığımız işe. Yazdığımız doğum günü dilekleri çok güzel bir örnek: “Sevgili dostum, iyi ki doğdun, doğum günün kutlu olsun. Seninle mutlulukta da, hüzünde de beraberdik. Seninle güldük, seninle ağladık.” Bu cümle çoğumuza yabancı gelmemiştir herhalde. İşte günlük hayatta da karşıtlıkları kullanmak daha yoğun duygular yaratır. Karşımızdakine, beraber yaşadığımız zıtlıkları söylemek hayatın ikiyüzlülüğünü kavramamızı pekiştirir. Necip Fazıl’ın yine bir başka şiiri, “Dev”de yarattığı tezat kulakları süslüyor. Dev ve pire gibi iki karşıt kavramı sanat yaratmak için kullanmak gerçekten zor. “Öyle bir devimki, ben, hakikatte pireyim, / Bir delik gösterin de utancımdan gireyim...” Utanma duygusunu çok başarılı bir tezatla anlatmış Kısakürek… Hayatta utanıp yerin dibine girdiğimiz zamanlar yok değil. Bu dizelerde de hayatın bu gerçeğini anlatmak için zıtlıklara başvurulmuş.

Dikkatli bakarsak, hepimiz, hayatın günlük akışında, kendi içimizde yaşadığımız tezatları kolayca yakalayabiliriz. Kavramlar arasındaki zıtlıkları yakalamak hiç de zor değil, bir gün içinde kaç farklı ruh haline girdiğimizi düşünürsek…

         Bitirirken, söz ustası Divan şairi Nef’i’nin bir beyitine göz atalım:

“Lezzet-i vuslatiçün firkat-i yârı çekemem

Sohbet-i bâde içün renc-i humârı çekemem”

Günümüz Türkçesiyle:

Kavuşmanın lezzeti için, sevgilinin ayrılığını çekemem,

Şarap sohbeti (ile alınan zevk) için, sarhoşluk, sersemlik sıkıntısı çekemem.