Fransa’da Kamondolar

Dünya
3 Aralık 2009 Perşembe

Fransa’da Türk Mevsimi furyası sürerken, birbirinden ilginç sunumları düzenleyen organizatörlere teşekkür edip, minnet duymamak mümkün değil.
Bu yazımı iki tane olgudan bahsetmek için kaleme alıyorum. İlk söz edeceğim dinleti, meşhur Kamondo ailesinin köşkünde yer alan konferans… Konu Kamondolar, bir yuva, bir aile; konuşmacı da Pierre Assouline…
Şu son beş yılda, Kamondolar hakkında iki eser yazılmış; biri Nora Şeni ve Sophie le Tarnec’in yazdığı  “Kamondolar veya bir servetin günbatısı” ve ikincisi, de sözünü ettiğim Pierre Assouline’in “Le dernier des Kamondo” yani Kamondoların sonuncusu.
Fransa’da yer alan Türk Mevsimi’nde, Türkiye’de yaşayan azınlıklar unutulmamış… En iyi örneği de şu anda Paris’te, Yahudi Sanatı ve Tarihi Müzesi’nde yer alan Kamondolarla ilgili sergi, ama bu sergiden söz etmeyeceğim, zira geçmiş sayılardan birinde Sibel Pinto kaleme almıştı… Yazacağım ikinci konu da, Türkiye Yahudi Cemaati mensuplarının da katıldığı Türk azınlıkların ele alındığı bir panel.
Kamondoların serüveni Osmanlı devrinden başlıyor ve onunla bitiyor; yani Cumhuriyet devrinde İstanbul’u çoktan terk etmiş bir aile. Aslında İstanbul’da yaşadıklarında da Avusturya kimliği taşıyorlar. Venedik Dukalığı’na yaptıkları hizmetlerden dolayı, Duka tarafından asil mertebesine çıkarılırlar. Soyadlarının önünde bulunan ‘De’ eki bu sayede ilave edilmiş.
 Kamondolar, sultanların en önemli finansörleri sayılan, başarılı bir banker ailesi… Hatta onlara ‘Doğunun Rothschildleri’ bile deniyor. Fransa’ya, daha doğrusu Paris’e taşındıklarında, kendilerine muhteşem bir köşk inşa ettirmişler. Köşk, güzel semtlerden birinde, son derece hoş bir zevkle döşenmiş. Mobilyalar ve içindeki dekoratif eşyaların hepsi 18. yüzyıl stili; zira 18. yüzyıl, ışıkların, insanlığı aydınlığa çıkarmak isteyen düşünürlerin, yani Voltaire, Diderot’nun yüzyılı diye bilinir... Kamondoların dünya görüşlerine uyan bir yüzyıl.
Pierre Assouline konuşmasının bir bölümünde, Kamondoların İstanbul’u bırakıp Paris’e gelmelerinde, o devrin kendilerine göre tutucu olan Yahudi din adamları ile yaşadıkları anlaşmazlığa bağlıyor... Bu anlaşmazlığın bir sonucu daha olmuş; o zamana kadar sadece topluma yönelik hayır işleri ile ilgilenen Kamondo ailesi, anlaşmazlık sonrası, sanat eseri koleksiyonculuğuna geçiyorlar… Köşk, bu koleksiyonculuk merakının en güzel örneği… Moiz de Kamondo, köşkü döşerken, o sıralarda Louvre Müzesi’nde bölüm müdürü olan arkadaşı Carle Dreyfus’un çok yardımını görmüş, çok danışmış…
Moiz de Kamondo, yaşadığı köşkü, oğlu Nissim’in ölümünden sonra, müze yapıp, Paris’te Arts Décoratifs Müzesi’ne bağışlamış… Müzeye bağışlamakla, Moiz de Kamondo’nun ne denli ileri görüşlü bir karar aldığını tarih bize gösteriyor (böylece 1940- 1944 yılları arasında Hitler’in Yahudilere ait sanat eserlerine uyguladığı gasptan kurtulmuş). Moiz de Kamondo bağışlarken koyduğu şartlardan biri de köşkün içindeki eşyalara ve düzenine hiç dokunulmayacağı idi… Arts Décoratifs Müzesi de bu şarta çok güzel uyuyor ve köşk hâlâ sanki içinde insanlar yaşarmışçasına duruyor… Sanki her an kapı çalacak ve geleceklermiş gibi… Öylesine güzel korunmuş, Kamondo ailesinin ruhu yaşamaya devam ediyor.
Moiz de Kamondo, eşinden ayrılınca, hayatını iki çocuğuna ve işine adar ve şu anda içinde bulunduğumuz köşkün içinde yaşamaya devam eder. Eşi Irene ise hayatını bir İtalyan asilzadesi ile birleştirir… Nissim de Kamondo, Birinci Dünya Savaşı’nda, babası Moiz de 1935 yılında ölünce,  geriye Beatrice kalıyor… Ama İkinci Dünya Savaşı’nda da önce Beatrice ve kızı, az bir müddet sonra,  eşi Leon Reinach ve oğulları, kamplarda ölürler. Beatrice’in ağabeyi Nissim, Fransa uğruna savaşta canını verirken,  Beatrice ve ailesi ise Fransa yüzünden ölürler…
Bugün köşkü ziyaret ederken eğer dikkatli bakmazsak, aklımıza takılan bir soru daha oluyor; nasıl olur da köşkte, sahiplerinin dinine ait hiç bir belirti yok?
Doğru aslında, en üst katta sergilenen ve oğlunun ölümü üzerine aldığı taziye mektuplarını imzalayan bazı Yahudi isimleri dışında, Yahudi dinine ait en ufak bir işaret bile yok… Ama az sonra, kütüphane bölümünde, Beatrice’in dua kitaplarını görüyoruz… Devamlı okuduğu bu kitapları görmek, o ana kadar, ufak bir Versailles Şatosu’nu anımsatan köşke hemen başka bir boyut kazandırıyor…
Ve nihayet, ziyaret Beatrice, Leon Reinach ve çocuklarını gösteren resimler ve bir filmle sürüyor… Ölüm kamplarından söz ediliyor… O şaşaadan sonra, Kamondo ailesinin trajik sonu, bir tokat gibi vuruyor!   Paris’in muhteşem binalarından biri olan senato binası, 29 Kasım Pazar günü, iki panele ev sahipliği yaptı. Birinci panelde,  Türkiye’de idari gücün Yahudi yurttaşları ile kurduğu ilişkinin özellikleri ele alındı.
Katılanların arasında tanıdığımız isimler yer aldı: Naim Güleryüz, Hadi Uluengin ve panelin moderatörü Jean Pierre Allali, bir buçuk saat süren açık oturumda, fikirlerini izah ettiler ve genelde fikir ayrılığı yaşanmadı.  Naim Güleryüz, Türk Yahudilerinin kısa bir tarihini sunarken, İspanya’dan ayrılış, Osmanlı İmparatorluğu’na yerleşme ve yaşam, Cumhuriyet devri, Varlık vergisi, 6 -7 Eylül olayları gibi önemli etaplardan söz etti.  Hadi Uluengin ise Cumhuriyet devrinden itibaren, günümüze kadar oluşan gelişmelerden söz etti.
İkinci panel de uluslararası ün yapmış gazetecilerin tartıştığı bir paneldi. Türk gazetecilerin duayeni Sami Kohen’in yanısıra, Lübnan kökenli Antoine Sfeir, İsrailli Eldad Beck ve Fransız Michel Taubmann, Türkiye’nin Ortadoğu’da üstlenebileceği denge faktöründen söz ettiler. Michel Taubmann, anneannesi Türk asıllı olan bir gazeteci ve bu yüzden Türkiye’ye ilgisi büyük… Aslında ihtisas konusu İran olan Taubmann, İran’ın son gelişmelerini çok ilginç bir şekilde özetledi. Panel moderatörü Marc Semo ise, 2009 yılında yayınlanan ‘Türkiye, Boğaz devrimi’, adlı eserin yazarı.
Bir evvelkine göre, çok daha tartışmalı geçen panelde, tüm gazetecilerin kabullendiği nokta, Türkiye’nin çok olumlu gelişmeler gösterdiği ve Ortadoğu’da kurulabilecek yeni dengelerin yanında yer alacağının kesin olduğu idi…
Yazımı bitirmeden evvel, bu panellerin organizasyonunda çok aktif rol alan arkadaşım Michel Alfandari’den övgü ile bahsetmek istiyorum. Michel’in sayesinde, 6 Aralık’ta Los Paşaros Sefaradis’i de dinleme fırsatına kavuşacağız… Gelecek yazımda söz edeceğim…

Ziva GALİKO/ Paris