Türk Musevi Cemaati Onursal Başkanı Bensiyon Pinto

Türk Musevi Cemaati Onursal Başkanı Bensiyon Pinto, kendi yaşam öyküsünden yola çıkarak, asırlardır kozasında yaşayan ve açıkça tepki vermekten kaçınan dini bir azınlığın yüreğindekilerini tüm ülkeyle paylaştı. Anlatmasam Olmazdı/Geniş Toplumda Yahudi Olmak; her satırından bir hayat dersi çıkartabileceğiniz, Türkiye’nin yakın tarih panoraması içinde bir evladın, bir eşin, bir babanın, bir başkanın ve Türk Yahudisi bir vatandaşın tüm insani duygularına tanıklık edebileceğiniz bir eser…

Tuna SAYLAĞ
24 Eylül 2008 Çarşamba

Türk Musevi Cemaati Onursal Başkanı Bensiyon Pinto: “Hayatım boyunca sen-ben farkını ortadan kaldırabilmek için çalıştım”

Kitabı zaman zaman tebessüm ederek zaman zaman gözlerim yaşararak ama çok şey öğrenerek okudum. Onursal Başkanımızın geniş topluma anlatmaya çalıştığı dertlerden muzdarip bir öteki olarak onunla aynı kaygıları paylaştım, benzer itirazları getirdim. Cemaat ve ülke için canla başla çalışmanın herkesin harcı olmadığını, her insanın cesur, mert ve lider ruhlu olamayacağını farkettim.Vefa duygusunun ve insan sevgisinin bir kişinin sahip olabileceği en önemli erdemler olduğunu öğrendim.

Bu duygularla Onursal Başkan Bensiyon Pinto’ya sorularımı yönelttim.

Bu kitapla bir ilke imza attınız. Beş yüz yıldan beri bu topraklarda varlığını sürdüren bir cemaatin  Onursal Başkanı olarak sadece devletin değil sokaktaki  vatandaşın da duyabileceği bir yolla ses verdiniz, içinizi döktünüz. Kitabı ne zaman yazmaya karar verdiniz ve ne gibi tepkiler alıyorsunuz?

Cemaat başkanı olduğum zaman, geçmiş başkanlardan kalan, yapılan işlerle ilgili yazılı hiç bir bilgi bulamadım. Kendi kendime “ bir görevim de düşüncelerimi, çalışmalarımı geniş topluma anlatmak olmalıdır” dedim. Bu düşünceyle bir kitap yazmaya karar verdim. Ancak böyle bir becerim olmadığı için kitabı ne şekilde kaleme alacağıma  karar vermemiştim. Bir gün küçük gelinim Nil’e “bana çok iyi Türkçe yazı yazan biri lazım” dedim. 15 gün sonra Nil “buldum” diyerek, okulun Türkçe-Edebiyat Bölüm Başkanı’nın adını verdi: Tülay Gürler. İlk önce, ben devreye girmeden genel sekreter Lizi Hanım’dan Gürler’i arayarak ücret mukabilinde, resmi merciilere yazacağımız mektupları yazıp yazamayacağını sormasını istedim. Tülay Hanım teklifi memnuniyetle kabul ettiğini ama bunun karşılığında kesinlikle bir ücret istemediğini bildirdi. Bu şekilde çalışmaya başladık. Bir gün kendisini ofisime davet ettim ve yakındaki bir kafede uzun uzun konuştuk. Bundan üç dört ay sonra bir gün “Tülay Hoca, benim anılarımı yazar mısın?” dedim.“Bu konuda deneyimim yok ama kalemime güveniyorum” diyerek teklifimi kabul etti. Bir iki ay daha onu yakından tanımaya çalıştım, sonuçta kitap vesilesiyle özelimi onunla paylaşacak ve tabii ki o da bana sorular yöneltecekti. Bu şekilde başladık ve yaklaşık dört sene sürdü.

Kitaba çok iyi tepkiler geliyor, beklemediğim kadar telefon alıyorum. En sevindiğim taraf  kitabı geniş toplumun ve gençlerin okuması. Henüz böyle bir şey yok ama doğal olarak tenkitler de olacaktır. Alkışı kabul ettiğiniz gibi eleştiriyi de kabul edip dikkate almalısınız.

Kitabı okuduktan sonra çok zengin biri olduğunuza karar verdim. Hayatınız boyunca pek çok dostluk biriktirmiş, ilişkilerinizi hep canlı tutmuşsunuz. Bunu nasıl başardınız?

Öncelikle insanları çok seviyorum, kimseyle kavga etmekten, üzmekten hoşlanmıyorum. Bir hata yaptığımda karşımdakinden özür dilemeye çekinmiyorum ve özürü bir silah olarak kullanmıyorum. Dostlarımı zirvede oldukları zaman aramam, sıkıntıları olduğu vakit, en zor zamanlarında yanlarında olur, yardımcı olmaya gayret ederim. Büyük arkadaşlıklar böyle doğmuştur. Kimseyle menfaat karşılığı konuşmam zaten herkes bilir çok direkt bir insanımdır. Dostluklarım yılların birikimidir. Ayrıca kendimi övmek için söylemiyorum ama bu bir karizma ve liderlik ruhu işidir.

Türk Yahudi Cemaati olarak giderek azalan ve yaşlanan bir portre çiziyoruz. Çeşitli sebeplerden dolayı gençlerin çoğunun gözü yurt dışında. Kimseye mani olamayız ama bu gidişatı nasıl durdurabiliriz?

1980 yılında da Türkiye’den yurt dışına bir akım oldu, insanlar gidiyordu ama bir süre sonra geriye dönüşler başladı. Bunlar zaman zaman olan olaylardır. Ancak gençlerin önlerini kapatmamak lazım, eğer akıllarına gitmeyi koymuşlarsa bırakın gitsinler. Ben de o deneyimi yaşadım, gittim ama yapamadım. Aslında o zaman bu duygumu kimseyle de paylaşmadım, şimdi anlatıyorum. Babamın yolladığı o telegraf bana ilaç gibi gelmişti, meğerse böyle bir çağrının beklentisi içindeymişim. Dönmeyi istiyor ama kendime yediremiyordum. Sonunda annemin hastalığı bahanesinin arkasına saklanarak ülkeme döndüm. Türkiye’yi bırakmak çok kolay değil. Burası, gittiğim birçok ülkeden daha üstün. Bunu yürekten söylüyorum, ama yine de gitmek isteyen gençleri durdurmamak lazım. İnanın ki, çoğu geriye dönüyor ama üç sene ama beş sene sonra. Dönmüyorsa da yolu açık olsun diyeceğiz.

Yahudi Cemaati’nin Trakya Olaylarından ders almadığını ve çabuk unuttuğunu söylüyorsunuz. Sizce cemaat  üyeleri bu hadiseden sonra ne yapmalıydılar?

 6-7 Eylül Olaylarını, 20 Kura askerliği, Varlık Vergisini yaşadık. Ben bunların unutulmaması gerektiğini savunuyorum. Nefret ve kin duyguları gütmeden olanları bilmemiz, hatırlamamız ve çocuklarımıza aktarmamız lazım.Yalnız dini azınlıkların değil geniş toplumun da bilgilendirilmesi gerek. Kitabı okuyanlardan aldığımız tepkilerden biri de “bunları bilmiyorduk” şeklindeydi. Demek ki, anlatmak lazım. Mesela herkes diyor ki, “Yahudi Cemaati çok zengin”. Oysa aslı yok, bilmeden konuşuyorlar. Trakya Olayları ve 6-7 Eylül Olaylarını bir kenara bırakırsak 20 Kura ile Varlık Vergisi çok ağır geldi bize. Yine de çok şükür ki, Aşkale’deki üzücü kayıplar dışında hiçbir can kaybımız olmadı. Oysa yanıbaşımızdakiYunanistan’da bir tek Yahudi bile kalmadı. Türkiye çeşitli politikalarla savaşa girmedi, bu sayede hayattayız. Biz kitabımızda bu konulara değinmemeyi tercih ettik, sonuçta bu tarih değil, anı kitabı. Çok kıymetli bir tarih yazarımız var zaten, Rıfat Bali. Onun bütün kitaplarını okumamız lazım, özellikle gençlerin. Ayrıca, Şalom’u övmek için değil ama doğruları ifade etme adına her gencin mutlaka Şalom okuması gerektiğini söylüyorum. Bilmediğim bir çok şeyi Şalom’dan öğreniyorum ben.

Cemaat, devlet ya da hükümetlerle olan her türlü işini kapalı kapılar ardında, bire bir temasta bulunarak halletmeyi tercih ediyor. Öyle olunca ne sorunlar, ne çözümler, ne de devletle olan iyi ilişkiler ve ülke için gösterilen çabalardan halkın haberi oluyor. Belki bunlar aleni yaşansa, halk, devletin Yahudi Cemaati’ne yakın olduğunu, gerektiğinde iş birliği yaptığını bilse antisemitizm ve belli konularda yaşadığımız ayrımcılık açısından daha faydalı olmaz mı?

Hemen bir düzeltme yapayım: belki eskiden böyleydi ama artık hiç bir işimizi kapalı kapılar ardında yapmıyoruz, Cemaat üyeleri her şeyi biliyor. Geniş toplum ise bilebildiği kadar biliyor. Bazen devlet düzeyinde iki üç kişi arasında geçen bazı konuşmalar yanlış yorumlanabilir, yanlış hükme sebebiyet açabilir endişesiyle topluma aktarılmayabilir.

1989 yılında fiilen başkanken, bütün gün dışarda bekleyen ve üşüyen emniyet mensuplarına oturmaları, yemek yiyebilmeleri için binanın kapılarını açtık. Ayrıca karakola giden ya da işi düşen bir Yahudi’nin, kimliğinden dolayı bir sıkıntı çekmemesini sağladık. Bunun için devlet nezdinde hakkımızı aradık, mücadele verdik. Bu bağlamda Mesut Yılmaz’ın hakkını ödeyemem, bize çok yardımcı oldu.

Devletle olan olumlu ilişkilere rağmen neden aşırı sağcı basının antisemit söylemlerine mani olunmuyor? Ayrıca yıllarca yine aşırı sağ partilerin seçmenlerine antisemit mesajlar vererek propaganda yaptıklarına şahit olduk. Devlet bunları ciddiye almıyor mu?

Geçen gün bir iftar yemeği vardı; İspanya Başbakanı Rodriguez Zapatero ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da oradaydı. Orada iki bin kişinin önünde, aleni ve çok net olarak Başbakan, “antisemitizm ile savaşmamız lazım” dedi. Bunu hükümet Arap/Müslüman ülkelerinde de söylüyor. Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül bana demişti ki, “antisemitizmi Avrupa ülkelerinde eleştirmek kolay, ben bunu Müslüman ülkelerde yapıyorum”. Bunun dışında geniş toplumla olan diyaloğumuzu daha arttırıp, iyileştirmeliyiz. Kitabımızın buna vesile olup geniş toplumun her kesimine ulaşmasını istiyoruz.

Yahudi Cemaati olarak Türkiye’nin uluslararası ilişkilerinde nasıl bir rol oynuyoruz?

Bizim yurt dışındaki derneklerle, kurumlarla, Yahudi Cemaatleri ile ilişkilerimiz var. Türkiye’ye geldiklerinde onları en iyi şekilde ağırlayıp ilgileniyoruz. Bu misafirperverlik onları biraz şaşırtıyor ama çok mutlu oluyorve hiç unutmuyorlar. Bu şekilde samimiyetimiz sürüyor. Oysa, Amerika veya Avrupa’da kesinlikle bu şekilde karşılanmazsınız. Amerikalı veya Avrupalı diplomatlar görevlerini bitirip Türkiye’den ayrıldıklarında onlarla olan ilişkilerimizi kopartmıyoruz. Bayramlarda, özel günlerinde mutlaka arayıp soruyoruz. Zaman içinde bazılarının yükseldiğini hatta bakan olduğunu görüyoruz. Ülkemizin bir sıkıntısı olduğu vakit de bu ilişkilerimizi devreye sokup yardımcı olmaya çalışıyoruz. Bize itimat ediyorlar çünkü biz doğruları konuşuyoruz. Bu konuyla ilgili olarak kitabın son kısmındaki mektuplar bölümünde, AKP İstanbul Milletvekili Egemen Bağış’ın mektubunu okumanızı tavsiye ederim.

Yaptığınız lobicilik faaliyetlerinde hiç başarısızlığa veya sonuca ulaşmadığınız bir durum yaşadınız mı ve bunun sorumluluğunu nasıl taşıdınız?

Hayır. Çünkü olabilecek şeyler isteriz, çizmeyi aşmayız. Mesela askeri alanda hiç tanıdığımız yok, bu konuya girmeyiz bile. Strateji olaylarıyla, ticari olaylarla hiç işimiz olmaz. Biz, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne, bürokrasiye yurt dışındaki bir kurumdan veya kişiden randevu alınamadığı durumlarda yardımcı olmaya çalışırız. Yoksa bizim konuştukları konu itibarıyla devreye girmemiz söz konusu değildir.

Cemaatler neden apolitik olmalılar?

Bir cemaat kendi işleri ve görevleriyle ilgilenmeli, politikaya girmemelidir; çünkü seçimlerle birlikte iktidardaki  partiler değişir. Taraf olduğunuz zaman başa gelen yeni iktidar sizi dışlar. Ama kişisel olarak tabii ki, bir partiyi destekleyebilir, siyasetle ilgilenebilirsiniz.

Başkanlık bir cemaatte gelinebilecek en yüksek mevkii. Bu makamın en güzel ve en zor yanları nedir size göre?

Güzel yanı kendinizi tatmin etmeniz ama zor yanları anlatılmayacak kadar çok. En zoru da insan ilişkileri. Maddi sorunları olan gelir, hastalar, yaşlılar, işsizler, iki kişi arasında hakemlik yapmak isteyenler gelir. Kurumların birbirleriyle çatışmamaları gerekir. Çok objektif davranmalı, taraf olmamalısınız. İnanın bunlar hiç kolay işler değil.

Gençlere ve cemaat yönetim kademelerinde bulunanlara ne gibi tavsiyeleriniz olacak?

Gençlere diyorum ki, işlerini, evlerini, eş ve çocuklarını ihmal etmeden ama eğlencelerinden fedakarlık ederek cemaatlerine, toplumlarına ve ülkelerine faydalı olmaya çalışsınlar. Bu çok önemli. Tenkit etmek çok kolay. Üstelik bizde, yüzümüze karşı değil arkamızdan tenkit ediyorlar. Bunlar hoş şeyler değil. Bizler geniş toplumun kurumlarına girip kolay kolay çalışmıyoruz. Oysa dostluklar birlikte olunca gelişiyor. Buna çaba göstermeliyiz. Biz iftar yapmaya dokuz kişiyle başladık, bu gün beş yüz kişiyle ulaştık.

Kitabınızda; satır aralarında “Türkiye’deki veya cemaat içindeki bazı münferit olaylara veya kişilere kızabilirim ama bunlar, cemaatime ve ülkeme olan bağlılığımı etkilemez ve beni hizmet etmekten alıkoymaz” diyorsunuz. Satır aralarında bazı şeylere üzüldüğünüz hissediliyor.

Şöyle düşünün: 14 sene bu cemaate başkanlık yaptınız ve sonra ayrıldınız. Ayrıldıktan sonra bir burukluk yaşıyor olabilir ve bunu başkalarıyla da paylaşmak isteyebilirsiniz. Ben üç ay boyunca böyle bir duygu yaşadım ama bu burukluk belirli kişilere değildi. Görevimi isteyerek, severek ve şu andaki başkanıma çok saygılı bir şekilde devrettim. Benim makamlarla ilgili hiç bir sorunum yok, bilakis çok saygım vardır. Bir yerde cemaat yönetimi ile ilgili bir eleştiri getirdiğimi göremezsiniz, bu mümkün değil! Ama bazı durumlarda üzülmedim mi, üzüldüm. Bazı kişi ve kurumlar beni üzdü. İnsanlar ilk önce kendilerine karşı dürüst olmalılar. “Kral öldü, yaşasın kral!” düşüncesi artık ölmüştür. Yok böyle bir şey. Yeni kral gelir, eski kral da yeni krala yardımcı olmak için çaba gösterebilir. Bu gün Cemaat Başkanım bana “Gel, sana ihtiyacım var” desin, yarın sabah emrinde olurum. “Başkandım, şimdi nasıl böyle çalışırım” demem. Bunlar ufak şeyler. Ayrıca ben bir hizmette bulunsam bile bunu dile getirmem, bunu açıklamak bana düşmez.

Bir de bütün bu olayları sizinle birlikte ama bir gölge kahraman gibi yaşayan sevgili eşinizi sormak istiyorum; sizi nasıl taşıdı, ikinci planda kalmak onun için nasıl bir duyguydu?

Çok kolay bir insan değilim ama eşimi hiç ihmal etmedim, onu küçük düşürecek bir harekette bulunmadım, her zaman sevip saydım. Eşim çok anlayışlı bir kadın. Hiç mi münakaşa etmedik, ettik tabii ama ilginçtir hep üçüncü şahıslar  için, kendi aramızdaki bir sorun için değil.

Hayata bir daha gelseniz aynı hayatı yaşamak ister miydiniz?

Evet, isterdim.