Lyon Kasabı ve Terörün Avukatı

5-20 Nisan tarihleri arasında yapılan İstanbul Film Festivali’nde, sinefiller, 20 bölüm başlığı altında toplanan 210 film arasında seçkilearini yapmakta zorlandılar. Kimisi 7. Sanatının klasiklerini, retrospektifleri, dünya festivallerinin sivrilmiş filmlerini, kimisi bizde vizyon şansı bulunmayan bağımsız sinemanın özgün eserlerini, ilginç belgesellerini izledi. Ben 2. sınıfa mensup bir sinemasever olarak bu yazıda festivalde izleyip etkilendiğim birkaç filmden söz edeceğim

Viktor APALAÇİ
23 Nisan 2008 Çarşamba

27. Uluslararası İstanbul Film Festivali’ndeki görkemli film maratonu geride kaldı

Türkiye’nin en önemli kültür etkinliği konumuna gelen Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin 27.sini geride bıraktık. Sinema sanatına damgasını vurmuş büyük ustaları, filmlerini takdim etmek üzere gelen ünlü yönetmenleri, günümüzün genç yeteneklerini, diğer festivallerde sivrilmiş ve ödül almış filmleri izledik.

Bu yazımızda, izlemiş olduğum 50’ye yakın film arasında titiz bir seçki yapmaya çalışacağım.

BARBİE VE VERGES

Akrabalık taşıyan konularıyla, “Lyon Kasabı” olarak tanınan Nazi savaş suçlusu Klaus Barbie’yi hayatı anlatan “Düşmanımın Düşmanı” ile onun savunmasını üstlenen Avukat Jacques Verges’in kariyerini anlatan “Terörün Avukatı” festivalde gösterilen olağanüstü iki belgesel filmdi. 1942 Kasım’ından 1944 Ağustos’una kadar Nazi işgali altındaki Lyon’da acımasızlığıyla dehşet saçan eski Gestapo komutanı Klaus Barbie’nin korkunç hayat hikayesini, genç İskoç yönetmen “Düşmanımın Düşmanı / MY Enemy’s Enemy” filminde anlatıyor.

İskenceden ve yüzlerce sivilin öldürülmesinden sorumlu olduğu için “Lyon Kasabı” olarak bilinen Barbie’nin bir Nazi savaş suçlusundan, eskiden peşini bırakmayan ülkeler için çalışan bir Amerikan karşı istihbarat ajanına dönüşmesi, filmde tavizsiz ve kışkırtıcı yolculuk öyküsü olarak anlatılıyor. Savaş sonrası, sığındığı Bolivya’da etkinliğini sürdüren Barbie, Fransa’ya iade edilince, savunmasını Jacques Verges üstlenmiş ancak ömür boyu hapse mahkum edilmişti.

Çakal Carlos’tan, Alman anarşist Magdalena Kopp’a uzanan, azılı Arap teröristleri müdafaa eden, sıradışı ceza avukatı Jacques Verges’in hayatını beyazperdeye, Tahran doğumlu yönetmen Barbei Schroeder aktarıyor.

Eleştirmenlik, senaryo yazarlığı. Godard’ın asistanlığı, oyunculuktan sonra yönetmenlikte karar kılan 67 yaşındaki yönetmen, “Tarihin Dönüşü”yle (1990) En İyi Yönetmen Oscar’ına aday gösterilmişti.

Mao, Slobodan Milosevic, Saddam Hüseyin, Pol Pot gibi 2. Dünya Savaşı sonrası dönemin en kötü şöhretli figürlerinden bazılarıyla arkadaşlık etmiş ve onları müdafaa etmiş Fransız avukat, savaş gazisi, provakatör “Jacques Verges kimdir?”, sorusunun yanıtını arıyor film. Verges, insanı sefaleti istismar eden ahlaksız bir çıkarcı mı, yoksa insanlık onurunun cesur bir savunucusu mıdır?

Jacques Verges ve yakın çevresiyle yapılan söyleşiler, çok zengin arşiv filmleriyle, dinamik bir kurgu aracılığıyla birleştiren tecrübeli yönetmen, temposu hiç düşmeyen 135 dakikalık filmini, bir polisiye atmosferinde anlatıyor.

Gözü kör olmuş terörün son elli yılda herkesin hayatını etkilemiş sınır tanımaz anarşinin boyutlarını, Verges aracılığıyla otopsi masasına yatıran Schoeder, “Terörün Avukatı”yla siyasi tarihle ilgili müthiş bir filme imza atıyor. Filmde “gerekirse Hitler’i bile savunmaya hazır” bir avukat olduğunu söyleyen Verges’i, yönetmen ilginç bir roman kahramanı olarak sunuyor. “Düşmanımın Düşmanı”nda aynı Verges’in Klaus Barbie’nin mahkumiyet kararından sonra, mahkeme kapısında gazetecilere verdiği demeçte kullandığı argümanlar değme politikacılara taş çıkartan cinsten.

Barbie’ye dönecek olursak, kızıyla yapılan söyleşide, babasına “Lyon Kasabı” denilmesin sebebi sorulduğunda, kızı “kasaplık diğer meslekler gibi saygın bir iştir, anlam veremiyorum” cevabını veriyor. O Barbie ki Fransa Yahudilerinin toplama temerküz kamplarına  yollamalarında birinci denecek rol oynamış işbirlikçi Fransız hükümetine karşı direnen milliyetçilere kök söktürmüştür.

Barbie, Almanya savaşı kaybedince birçok Nazi savaş suçluşu gibi Güney Amerika’ya sığınmış, Bolivya’da çevre edinmiş politik dokunulmazlık kazanmış, etkinliğini sürdürmüştü. Barbie’nin yeni batık müttefikleri, onun askeri istikbarat elde etme ve ayaklanmaları bastırma konusundaki üstün yeteneklerini anti-komünist mücadelede kullanırlar; bunun karşılığında, tiksindirici savaş suçları işlemiş olmasına rağmen adaletin yerini bulmasını ertelerler. Düşmanı tarafından, düşmanının düşmanına karşı kullanılan tek bir adamın, yaşadığımız dünyanın biçimini ne ölçüde değiştirebildiğine ancak hayret edebilir, “işte diplomasinin kirli yüzü” diyebiliriz.

40 yaşındaki, Glasgow doğumlu, En İyi Belgesel dalında Oscar kazanmış “Eylül’de Bir Gün / One Day in September” ile tanıdığımız Kevin Mac Donald, Klaus Barbie belgeselini şöyle tanımlıyor: “Bize anlatılanların aksine, faşist ideolojinin galip geldiği bir tarih anlatıcısı bu... Nazi işkencecisi, Amerikan ajanı, baskıcı sağ rejimlerin piyonu Klaus Barbie’nin hikayesi, Batı hükümetlerinin faşizmle gerçekten kurdukları ilişkiyi simgeliyor ve hem dünyanın hem de dünyada yaşayan politikacıların bugünkü halini bir başka açıdan görmemizi sağlıyor.”

Tayland’lı bir anne ve Fransız bir babadan 1924’te dünyaya gelen Jacques Verges, kariyerine Cezayir’in bağımsızlık savaşına destek vermekle başlamıştı. Cezayirli milliyetçi Djamila Bouhired ile yaptığı evlilikten sonra 8 yıl ortadan kayboldu, 70’li yıllarda ne yaptığını kimse bilmiyor. Dönüşü görkemli oldu, Anis Naccache, Waddi Haddad, Hans J. Klein, Asala’lı Varujan Gabisyan, Carlos gibi teröristleri savundu, “kör teroizmin” arkasında durdu.

Festivalde benzer konulu, iyi kotarılmış iki belgesel filmde, ibret alınacak mesajlara ulaşmak, ilginç bir deneyimdi. Bu tip filmlerin ticari sinemalarda vizyon şansı çok az olduğu için, festivalin üstlendiği işlevin önemini daha iyi kavrıyoruz.

KATYN TOPLU KIYIMI

2. Dünya Savaşı’nda bir insanlık suçu da Polonya halkına karşı işlendi. Savaşta 32 milyonluk Polonya halkının 6 milyonu yok oldu. Polonya sinemasının en önemli ismi Andrzej Wajda Katyn’de öldürülen 20 bin subaydan birinin oğlu olarak, tarihin en büyük utanç sayfalarından birini “Katin / Katyn” filminde anlattı.

Bu yıl Oscar için yarışan film “Polonya sinema tarihinin en iyi filmi” seçildi. Önemli tarihsel olgular hakkında yaptığı bu usta işi filmde, 82 yaşındaki Andrzej Wajda: “Uzun zamandır yapmak istediğim bu filmde, Katin faciasına bir veda, bir son oluşturmasını istedim. Filmin herhangi bir politik sorun veya çatışmaya neden olmasını değil, sadece bu konuyu noktalamasını istedim” dedi.

Hitler’in Stalin’le yaptığı gizli bir anlaşma sonucu, Sovyet Ordusu 1939’da Polonya’ya saldırdı. Tutsak alınan 20. bin subay, Stalin’in emriyle Polonya-Rusya sınırında kafalarına kurşun sıkılarak öldürüldü ve toplu mezarlara gömüldü. Savaş sonrasında Polonya’da Katin katliamından Sovyetler’in sorumlu olduğunu savunanlar cezalandırıldılar, suç Alman ordusuna atıldı. Katin katliamı 1989’a kadar Doğu Bloku’nda yok sayıldı. İlk kez 1990’da Moskova, Katin’de Sovyet suçunu kabul etti, 2 yıl sonra Yeltsin, kıyımın Stalin’in yazılı emriyle gerçekleştiğini söyledi.

Wajda, “Katyn Post Mortem” romanından senaryolaştırdığı filmde, Katin’de işlenen insanlık suçunun kurbanı olan kadınları ön plana aldı. Halkın beşte biri savaşta yol olduysa, bunun anlamı her evde göre dönmeyecek birinin yolunu gözlenmesi yaşanmıştır gerçeğinden hareketle, bu ruhu, bu atmosferi filminde işledi. 72. Piyade Alayında yüzbaşı olan babası Jakub Wajda ancak 40 yaşına kadar yaşadı. Katin’den geri dönmeyen babasının mezar taşına, nerede öldüğünün yazılmasına 47 sene izin verilmedi.

Film bu yalanların kurbanı olan (tıpkı Wajda’nın annesi gibi) bir kadının beklentisini ve gerçeği arama çabasını anlatıyor. Usta yönetmen,tahrikten uzak, sakin bir tonda yaşanan acıları, duygusallık tuzağına düşürmeden anlatıyor. Kocaları, babaları, kardeşleri Katin’den geri dönmeyen 20 bin ailenin nefretleri, aşkları, beklentileri ve ümitleri, sağlam bir sinematografi eşliğinde işleniyor.

Film, 1939’dan savaş sonrasına kadar, uzun bir döneme yayılıyor ve birçok karakterin iç içe geçen öykülerini anlatıyor. Ruslar Stalin döneminden utanç duyduklarını söylerken, Almanlar Katin katliamıyla kendilerine suç ortağı bulmanın mutluluğunu yaşıyorlar.

1981-89 arasında Lec Walesa “Dayanışma Konseyi üyesi, 89-91 Polonya Meclisi Senatörü, Onur Oscar’ı  (2000) ve Fransız Legion d’Honneur sahibi Wajda, “Demir Adam” filmiyle 1981’de Cannes’de Altın Palmiye kazanmıştı.

HÜMANİST KEN LOACH

“Ayaktakımı / Riff-Raff”, “Demiryolcuları / The Navigators” gibi filmlerle işçi halklarının büyük savunucusu olduğunu kanıtlamış Ken Loach son filmi “İşte Özgür Dünya / It’s A Free World” da İngiltere’deki göçmen işçilerin sorununa el atıyor. Yönetmenin bundan önceki filmi “Özgürlük Rüzgarı / The Wind That Shakes The Barley” İrlanda’nın bağımsızlık mücadelesini anlatıyor ve Cannes Film Festivali’nden Altın Palmiye ödülüyle ayrılıyordu.

2004’te Avrupa Birliği’nin genişlemesiyle yüz binlerce göçmen İngiltere’ye geldi. Bu kalabalığın en alt kesimindeki vasıfsız kişiler ve İngilizce bilmeyenler yeni bir tür iş gücü oluşturdu. Göçmenler, genellikle daha nitelikli oluşları ve esneklikleri nedeniyle tercih ediliyorlar. Herhangi bir yasal yaptırım olmadan işten çıkarılabilirler, düşük ücretle çalıştırılabilirler.

Ken Loach, günümüz Londra’sındaki bu insanlık dramında, yasadışığ göçmen işçiler meselesini kurbanların değil, suçluların, yani işverenin gözünden ele alıyor. İngilizlerin yapmayacağı işleri yapan işçileri bulan iş bulma şirketinin bir elemanı filmin baş kahramanı. Hükümetin bu yeni sisteme göz yumduğu, kaçak işçi çalıştırma saçlarının cezasız kaldığı bilincindeki Angie (Kiereston Wareing), aynı evi paylaştığı bir kız arkadaşıyla böyle bir şirket kurar. Londra’da bir barın arka bahçesinde kurduğu ofiste göçmenlere iş bulacaktır. Kötü niyetli işverenlerin varlığı iki kadın ortağı çok zorlar. Angie servet basamaklarını tırmanırken parayla ne kadar ileri gidebildiğine tanık oluruz.

Thatcher’in karşı devriminin bir ürünü olan bu genç kadın, kirli sistemin bir parçası olmayı kabullenecek, dürüst kişilğini ve insanlık onurunu ayakları altına alabilecek hayatını sürdürebilmek için kişiliğinden taviz vermek zorunda kalacaktır.

Ken Loach filmlerinin değişmez karakteristiği olan hümanist bir bakış açısı, yaşadığımız materyalist toplumun acımasız değer yargıları, ahlaki açıdan yaklaşımlar filmin artıları. 72 yaşında üretkenliğinden hiçbir şey kaybetmeyen İngiliz ustanın, festivalde gösterilen bu filminin Türkiye’ye hünüz ithal edilmemiş olması büyük bir kayıp.