Ortadoğu`da bariş ve güvenlik

11 Eylül olaylarının ardından ABD`nin Afganistan`ı işgal etmesi ile başlayan ve Irak Savaşı ile devam eden süreç Ortadoğu`da kaotik olaylara neden oldu. 11 Eylül`den günümüze kadar yaşanan olaylar zinciri beraberinde bölgede savaş rüzgarları estirdi. Tüm çabalara rağmen Irak`ta her gün patlayan bombalar, İran`daki nükleer

Toplum
9 Ocak 2008 Çarşamba
Yirminci yüzyılın başlarından günümüze kadar geçen sürede Ortadoğu, bölgede yaşanan askeri sürtüşmeler, çıkar çatışmaları ve toprak kavgaları nedeni ile dünya coğrafyasında en dengesiz ve düzensiz bir yer olarak görülüyor. Son zamanlarda meydana gelen askeri sürtüşmeler gözden geçirildiğinde bunun sebepleri olarak çatışan menfaatler ön plandadır. ABD’nin yeraltı zenginliklerinden fayda sağlama çabaları, su rezervlerinin azlığı ve demografik artışın hızla devam etmesi, İsrail-Filistin meselesindeki çözümsüzlük ve İran’ın Arap kökenli olmamasına rağmen Arap dünyasında hegemonyasını kabul ettirebilme çabaları ve nükleer programı sayesinde ABD’ye karşı caydırıcı bir rol üstlenmesi Ortadoğu’da politikaların diplomatik yönden neden işlenemediğinin birer göstergesi.
Bölgedeki terör hastalığını da küçümsememek gerekir. Ortamı uygun ve boş bulan pek çok gurup kişisel çıkarlarına terör olaylarını alet ederek hedefe kısa yoldan ulaşmaya çalışıyorlar. Böyle kaotik bir ortamda barış ve güvenliğin sağlanması için nasıl bir model oluşması gerektiği konusunda henüz bir fikir birliği oluşturulamıyor. Bu konuda yapılan tüm çalışmalar fiyasko ile sonuçlanıyor.
Ortadoğu’daki barış ve güvenliğin sağlanamamasını araştırırken buna sebep olan ülkelerin milli çıkarlarını ve stratejik menfaatlerini göz ardı etmemek lazım. ABD, Irak’ı işgal etme sebebi olarak demokrasi ve özgürlük şartlarını öne sürerken Büyük Ortadoğu Projesinden bahsediyordu. Ancak ABD hiç beklenmedik bir şekilde Irak’ta iki savaşla karşı karşıya kaldı. Biri ABD’ye karşı olan direnişçiler, diğeri ise Irak’ın kendi içindeki gurupların savaşı oldu. 2003’ten beri Irak’ta devam eden savaş ortamı ABD’yi güvenlik planları uygulamaya yönlendirdi. Bu planlardan sonuncusu “Baker-Hamilton planı” Irak’ın toprak bütünlüğünü vurgularken Kerkük’te 2007 yılı başında yapılacak referandumun ertelenmesinin altını çizerek Türkiye’nin güvenliğinin bölgenin istikrarı için önemli olduğunu vurguluyor. Irak’taki savaş İran açısından değerlendirildiğinde ABD’nin Irak ile uğraşması İran’ın nükleer programını tamamlamasına fırsat verdi.
Ancak pek çok araştırmacı ve akademisyenin bildirdiği gibi ABD ile İran arasında olası bir savaş söz konusu değil. Bazı akademisyenlere göre Rusya’nın Suriye ve İran’a yoğun çapta silah satışı olması, Rusya’nın ABD’den Soğuk Savaş’ın intikamını alması olarak yorumlanıyor. Bu nedenle de yeterince darbe almış Bush yönetimi ikinci bir kriz yaşamak istemiyor.
Ortadoğu’daki çatışmalar denkleminin diğer parçasını ise İsrail-Filistin meselesi kaplıyor. 1967’den günümüze İsrail topraklarında yaşanan savaşlar ve terör eylemleri İsrailliler ile Filistinlilerin henüz bir barışa hazır olmadıklarının birer göstergesi. Barış olmayan yerde güvenlik de sağlanamaz. 1967’de İsrail-Arap devletleri arasında yaşanan savaş sonucunda İsrail, Gazze ve Batı Şeria ile Kudüs’ü ele geçirdi. Bugün İsrail ile Filistin Yönetimi arasında yaşanan toprak kavgası 1967 savaşına dayanıyor. Ancak 1991 yılından itibaren İsrail-Filistin meselesi ile ilgili pek çok çözüm ortaya atıldı. Madrid Anlaşması, Oslo Barış görüşmeleri, Camp David ve Taba görüşmeleri, Yol Haritası ve son olarak Gazze ve Batı Şeria’dan geri çekilme planları yanlış anlaşılmalar ve terör eylemleri sonucunda sekteye uğradı.
Gazze’den geri çekilme planı İsrail-Filistin meselesinde olumlu bir ortam yaratmış olsa bile Filistin Yönetimindeki seçimler sonrasında Abbas yönetimi yerine Hamas’ın başa gelmesi ve İsrail yönetiminde Ariel Şaron sonrası Ehud Olmert’in görevi devralması bu meselede taşların yerinden oynamasına sebep oldu. Terör örgütü olarak kabul edilen bir gurubun başa gelmesi İsrail açısından güvenlik sorunu yaratırken Olmert’in Şaron’un mirasını başarı ile devam ettirememesi ve 2006 yazında yaşanan Lübnan savaşı iki taraf arasında iletişim açısından yeniden bir duvar oluşmasına yol açtı.
İsrail-Filistin denkleminin yanı sıra bölgenin güvenliği ve bu meselenin çözümü için İsrail-Arap denklemi stratejik açıdan önem teşkil ediyor. İsrail Devleti kurulduktan sonra Ortadoğu’daki dengelerde değişim meydana geldi. Bu değişime ayak uyduramayan Arap devletleri sırayla İsrail’e savaş açtılar. Ancak sonuç olarak İsrail, 1948’de el geçirdiği toprakları daha da büyüterek bugünkü konuma ulaştı. İsrail’in kuruluştan 1970’li yıllara kadar yaşadığı savaşlar Ortadoğu’daki Arap devletlerle yapıldı. 1973 savaşından sonra Arap ülkeleri Sudan’ın başkenti Kartum’da gerçekleştirdikleri konferansta İsrail’i tanımama kararı aldılar.
Yapılan toprak pazarlıkları sonrasında İsrail’i tanımama tabusunu kıran ilk devlet Mısır oldu. Gazze’den geri çekilme planının uygulanmasında da en yardımcı Arap ülkesi Mısır’dı. İsrail, Mısır-Gazze hattını oluşturan Filadelfiya yolunun kontrolünü Mısır’a vererek bu ülkeye olan güvenini ortaya sergiledi. İşbirliğine dayalı bu güven nedeni ile Mısır’ın üzerine düşen görevlerin başında terör eylemlerinin engellenmesi ve terör altyapılarının yok edilmesi yer alıyordu. Ancak, çatışmanın sona ermesi için yalnızca bir ülkenin yardımı yetmez. Güvenli bir Ortadoğu’nun sağlanması için İsrail’in tüm komşuları ile işbirliği içinde olması gerekiyor. 2006 yazında yaşanan Lübnan savaşı güvenliğin ne kadar önemli olduğunu bir kere daha ortaya koydu.
Kısacası güvenlik önlemleri, mülteci meselesi, Kudüs’ün statüsü, askeri silahsızlanma, su meselesi çözümlenmedikçe ve canlı bombaların kökü kurutulmadıkça barışın sağlanması ve bunun doğal bir sonucu olan güvenli bir Ortadoğu hayal edilemez.
Ortadoğu’da çatışma içinde olan pek çok devlet var. ABD, Irak, İran, Lübnan, İsrail ve Filistin Özerk Yönetimi bu çatışmalarda yer alan başlıca aktörler. Bu aktörler arasındaki ateş söndürülmedikçe kaotik ortam hiçbir şekilde son bulamaz. Ayrıca meselenin psikolojik yönü de çok önemli. Karşıt taraflar arasında yaratılan sübjektif ortama bir son verip, objektif ortamın doğmasına izin verilirse ve herkesin çıkarları dinlenirse barış ve güvenlik yönünde doğru hamleler atılmış olur. Yoksulluk, eğitim ve yolsuzluk konularının çözülmesi ve uluslararası yardımların yapılması böyle bir ortamın hazırlanmasını destekler.