Türkiye`de özelleştirme uygulamalari ve yabanci sermaye girişleri

Son yıllarda hızlı bir artış trendi sergileyen cari açık Türkiye ekonomisinin yumuşak karnı olarak en önemli gündem maddesini oluştururken, bir yandan da açığın giderek daha fazla doğrudan yatırım girişleriyle finanse edildiği ve bunun daha sağlıklı bir yapı olduğu tartışılıyor. Doğrudan sermaye yatırımlarını

Ekonomi
9 Ocak 2008 Çarşamba
2006 yılının ilk onbir aylık döneminde doğrudan yatırım yoluyla sermaye girişi 17.2 milyar dolara yükseldi...
1990񮖠 yılları arasında Türkiye’ye doğrudan yabancı sermaye girişleri (net) yıllık ortalama 560 milyon dolar civarındayken, bu girişlerin 2005 yılında 8.7 milyar dolara, 2006 yılının ilk onbir ayında ise 17.2 milyar dolara yükseldiğini görüyoruz. Bu rakamlar, Türk şirketlerine olan ilgiyi göstermesi açısından çok çarpıcı. Ancak, söz konusu sermaye girişi daha çok mevcut şirketlerin satın alınması yoluyla gerçekleşti. Asıl arzu edilen yatırım şekli ise yabancı şirketlerin Türkiye’ye gelerek burada yeni yatırım yapmaları, yeni şirketler kurmaları ve bu yolla hem ekonomik büyümeye, hem de istihdama daha çok katkıda bulunmalarıdır. Ancak, bunun gerçekleşebilmesi için ekonomik stabilizasyonun devam etmesi ve gerekli reformların yapılması şart. AB’ye yeni üye olmuş ülkelere baktığımız zaman, üyelik öncesinde -müzakerelerin devam ettiği süreçte- bu ülkelerin ciddi bir şekilde yabancı yatırım çektiğini görüyoruz. Bu da, koşullar uygun olursa Türkiye’nin de böyle bir doğrudan yatırım çekme potansiyeline sahip olduğunun bir göstergesi. 
Doğrudan yatırımların büyük bir kısmı bankacılık sektörüne geldi...
2006 yılının Ocak-Kasım dönemine ilişkin verileri incelediğimiz zaman, doğrudan yabancı yatırımı şeklinde giren sermayenin önemli bir kısmının bankacılık sektörüne geldiğini görüyoruz. Örneğin, Finansbank’ın National Bank of Greece’e satışından 2.8 milyar dolar, Denizbank’ın Dexia Bank’a satışından 2.4 milyar dolar sermaye girişi olmuş. Öte yandan, Doğan Holding’in POAŞ hisselerini OMV’ye satışından kaynaklanan 1 milyar dolarlık giriş, özel sektör kanalıyla gerçekleşen diğer önemli bir sermaye girişi olarak dikkat çekiyor. 
Özelleştirme kanalıyla gelen yabancı sermayeye baktığımızda 2006 yılında iki önemli kalem dikkat çekiyor. Bunlardan ilki, Telsim’in Vodafone’a satışından elde edilen 3.8 milyar dolar, diğeri ise Türk Telekom’un Oger Telecom’a satışının ilk taksidi için yapılan 1.4 milyar dolarlık ödeme.
Özelleştirme uygulamaları da 2005 yılında hız kazandı...
Türkiye’nin özelleştirme çalışmaları 1984 yılında başladı. 1998 yılına kadar en fazla 500눠 milyon dolar tutarına ulaşan özelleştirme işlemleri ancak 1998 yılında 1 milyar dolar seviyesine ulaştı. Ancak, 2001 krizi özelleştirme çabalarına önemli bir darbe oldu ve 2004 yılına kadar önemli bir özelleştirme gerçekleşmedi. 2004 yılından itibaren ise, özellikle 2005 ve 2006’da Türkiye çok önemli özelleştirme çalışmalarına imza attı ve özelleştirme gelirleri rekor yüksek seviyelere ulaştı. 2005 yılında yapılan özelleştirme işlemleri 8.2 milyar dolara, 2006 yılında ise 8.1 milyar dolara ulaştı. 1985 yılından bugüne kadar yapılan toplam özelleştirme tutarının 26 milyar dolar düzeyinde olduğu dikkate alınırsa, son iki yılda kaydedilen başarı daha açık bir şekilde görülebilir.
Türkiye’nin en önemli özelleştirme kalemlerine baktığımız zaman 6.55 milyar dolarlık Türk Telekom, 4.14 milyar dolarlık Tüpraş, 2.8 milyar dolarlık Erdemir özelleştirmelerini sayabiliriz. Bundan sonra gündemdeki en önemli özelleştirme kalemleri ise Halkbank’ın, TEKEL’in sigara üretim kısmının, PETKİM’in, THY’nin ve elektrik dağıtım şirketlerinin özelleştirmeleri olarak sayılabilir. Üç tane elektrik dağıtım şirketinin özelleştirmesi için son tekliflerin Ocak ayında alınması planlanıyordu. Ancak, son anda bu ihalelerin teknik düzenlemeleri tamamlanması amacıyla ertelendiği açıklandı. Bu erteleme Türkiye’nin özelleştirme sürecinde olumsuz bir gelişme olsa da, diğer özelleştirme uygulamalarının yolunda gitmesi durumunda çok büyük bir sorun oluşturmayacaktır. Ancak, bu yıl politik gündemin seçimler nedeniyle oldukça yoğun olmasının özelleştirme uygulamalarını geçen yıla kıyasla bir miktar yavaşlatabileceğini düşünüyorum.
Özelleştirmelerden elde edilen gelirlerin ve doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının ekonomi üzerinde önemli etkileri var...
Son olarak, özellikle son iki yıldır artan doğrudan sermaye girişlerinin ve özelleştirme gelirlerinin ekonomi üzerindeki çeşitli etkilerine değinmek istiyorum. İlk olarak, yabancı sermaye yatırımları cari açığın finansmanının daha sağlıklı bir şekilde yapılmasına neden oluyor. Son yıllarda Türkiye’nin döviz dengelerini kısaca özetleyelim: yüksek ekonomik büyüme ülkenin mal ve hizmet ithalatını, dolayısıyla dış ticaret açığını ve cari işlemler açığını büyütüyor. Bu açık sağlıklı bir şekilde finanse edildiği sürece önemli bir sorun yaratmaz. Sağlıklı finansmandan kastımız doğrudan yabancı sermaye yatırımı ve uzun vadeli borçlanma. Öte yandan, cari açığın kısa vadeli sermaye girişleriyle finanse edilmesi önemli bir risk unsuru oluşturuyor. Bu durumda, kısa vadeli finansal araçlara yatırım yapan yabancı yatırımcılar risk algılamasında en ufak bir artış olduğunda ülkeden çıkabiliyor ve bu da finansal piyasalar ve reel ekonomi üzerinde çok ciddi sorunlara yol açabiliyor. Bunun örneklerini geçen yıllarda birçok kez yaşadık. Ancak, 2005 yılından bu yana hem doğrudan sermaye yatırımlarının hız kazandığına, hem de dış borçlanmada vadenin uzadığına şahit oluyoruz. Bu da, artan cari açığın yarattığı riski nispeten sınırlıyor. İkinci olarak, yurtdışından doğrudan yatırım şeklinde sermaye girişi ekonomik büyümeye katkı yapıyor. 2002 yılından bu yana bir yandan ekonominin yılda ortalama %7.5 gibi yüksek bir oranda büyümesinde ve aynı zamanda enflasyonun da tek haneli rakamlara gerilemesinde yabancı sermaye yatırımlarının etkisini göz ardı etmemek gerekir. Üçüncü olarak, yüksek cari açığa rağmen sermaye girişlerinin bu kadar artıyor olması kurlar üzerindeki baskıyı önemli ölçüde azaltıyor ve Türk Lirası’nın önemli ölçüde değer kazanmasına neden oluyor.
Son olarak da, özelleştirme gelirlerinin etkilerinden bahsetmek istiyorum. Özelleştirmeden elde edilen gelirlerin çok büyük bir kısmının bütçenin finasmanında kullanılması, Hazine’nin borçlanma ihtiyacını azaltıyor. Nitekim, 2004 ve 2005 yıllarında iç borç ödemelerinin %90’lık kısmını yeniden borçlanarak karşılayan Hazine, 2006’da iç borcunun sadece %77’lik kısmını yeniden borçlandı. Burada, hem özelleştirme gelirlerinin, hem de IMF programı çerçevesinde uygulanan yüksek faiz dışı fazla poltikasının rolü var. Hazine’nin borçlanma ihtiyacının azalması, doğal olarak, faizlerin de gerilemesine neden oluyor. Son yıllarda Türkiye’de reel faizlerin önemli oranda gerilediğini görüyoruz. Bunlara bağlı olarak, son birkaç yılda Türkiye’nin borç dinamikleri de hızla iyileşti. 2001 yılında Türkiye’nin iç borç stoku milli gelirinin %69’u seviyesindeyken, bu oran 2006 yılında %45’e geriledi.