20. Yüzyilin Felsefe Dehasi: Ludwig Wittgenstein -1

David OJALVOLudwig Wittgenstein, tartışmasız çağımızın en büyük filozoflarından biridir. Bu hafta başlayan yazı dizimizle birlikte, Wittgenstein`ın hayatını ve genel hatlarıyla çalışmalarını sunacağız. Sizi bir dâhinin yaşamını yakından izlemeye davet ederken, Ludwig Wittgenstein hakkındaki diziyi ilgiyle okuyacağını

Perspektif
9 Ocak 2008 Çarşamba
Wittgenstein Ailesinin Kökenleri
Ludwig Josef Johann Wittgenstein, bir girişimci ve döneminin Avusturya’sının en zengin iş adamlarından biri olan Karl Wittgenstein, en küçük oğlu olarak 26 Nisan 1889’da Hadsburg Viyana’da doğdu. "Wittgenstein" adı, Ludwig’in baba tarafından büyükbabası Moses Maier tarafından benimsenmişti. Kendisi prens ailesinin çiftlik kâhyası olarak çalışıyordu ve Napolyon’un 1808 tarihli, Yahudilerin soyadı almasına dair ilamının ardından işverenlerinin adını almıştı. Moses Maier ailenin yeni, seçkin adını benimsemiş ve oğlunu Herman Christian adıyla vaftiz ettirmişti. İçinde doğduğu Yahudi toplumundan kendini tamamen ayıran Herman Wittgenstein, doğum yeri olan Korbach’dan ayrılarak Leipzig’e gitmiş ve ticari alanda başarılı bir kariyer geliştirmişti. Kendisine eş olarak seçkin bir Viyanalı Yahudi’nin kızı, Fanny Fidgor’u seçmiş; ama 1938’deki evliliklerinden önce Fanny de Protestan olmuştu.
1850’ler Wittgensteinlar sekiz kız ve üç oğlanla Viyana taşındılar. Durumları diğer birçok seçkin Viyanalı aileninkinden farklı değildi: Viyana orta sınıfıyla ne kadar bütünleşmiş ve köklerinden ne kadar kopmuş olsalar da –esrarengiz bir biçimde- "tam anlamıyla" Yahudi kalmaya devam etmişlerdir. Ludwig Wittgenstein’ın babası Karl, küçük yaşlarından itibaren anne babasının resmiyetine ve otoritesine isyan etmiş ve diğer kardeşlerinin aksine kendi isteklerine bağlı bir hayatı yaşamayı başarabilmiştir. Viyana’da mühendislik okumuş, ardından eniştesinin erkek kardeşi Paul Kupelwieser’in şirketinde çalışmayı başladı. Yükselişi çok hızlı oldu, on sene içerisinde Avusturya-Macaristan imparatorluğu’ndaki belki de en kurnaz sanayici olduğunu göstermişti. 19. yüzyılın sonlarında imparatorluktaki en zengin adamlardan, çelik sanayinin önde gelen isimlerinden olmuştu. Onun aracılığıyla Wittgensteinlar Krupplar, Carnegieler veya Rothschildların Avusturyalı eşdeğeri durumuna dönüştüler.
Karl Wittgenstein 1873 yılında Leopoldine Kalmus’la evlendi. Onu seçerken Karl yine ailesinde bir istisna olduğunu kanıtlıyordu; çünkü Leopoldine Hermann Christian’ın çocuklarının eşleri arasında kısmen Yahudi olan tek kişiydi.
Karl ve Leopoldine Wittgenstein’ın olağan üstü yetenekleri olacak sekiz çocuğu Katolik inancına göre vaftiz edilmiş ve Avusturya yüksek-burjuvasinin kabûl gören ve mağdur mensupları olarak yetiştirilmişti. Yaşadıkları evleri Palais Wittgenstein (Wittgenstein Sarayı) olarak biliniyordu ve gerçekten de saray gibiydi.
Yahudi mirası görünüşe göre geride bırakılmış olsa da, Ludwig Wittgenstein’ın kendi zihni üzerinde bir yük olacaktı. 1930’lu yılların başında Yahudiliğini en yakın arkadaşına "itiraf" etmesinin gerekli olduğunu düşündü. Otto Weininger’in “Sex and Character (Seks ve kişilik)” adlı yapıtından bir düşünceye değinerek günlüğe şöyle yazıyordu: "Yahudi düşünürlerin en büyüğü bile yetenekli olmanın ötesine geçemez (ben örneğin)."
Dost Dury’ye de aynı dönemde şöyle demişti: "Dine bağlı bir insan değilim; ama her sorunu dinsel bir açıdan görmekten kendimi alamıyorum." Buna çok sonraları şunu ekledi: "Düşüncelerim yüzde yüz İbrani düşünceler" Bu geç Viyana kültürünün Freud, Mauthner, Kraus ve Schoenberg gibi adamaların başarılarının özünde yatan bir düşünüş biçimiydi.

Ludwig Wittgenstein’ın
Çocukluk ve Gençlik Yılları
Karl’ın en büyük çocuğu Hermine ile en küçük çocuğu Ludwig arasında onbeş yaş vardı. Egemen kişiliğiyle demir-çelik sanayinde lider olan Karl; yine bu özellikleri nedeniyle beş ve oğlu ve üç kızı ile ilişkileri gergindi. Onun her birinden beklentileri vardı ve yaptığı işi, oğullarının devam ettirmesi için ısrar etti. Bu baskılar, ailenin anne tarafından miras kalan hassaslığına eklenip, Ludwig’in üç ağabeyinin intiharına neden olmuştur.
Ludwig Wittgenstein, ailenin genel hâlinden memnun, neşeli bir çocuk izlenimi veriyordu. Ağabey ve ablaları çeşitli alanlarda müthiş yetenekli bireylerdi; fakat çocukluğunun büyük bir kısmında bu olağanüstü kuşağın en sönük üyelerinden biri olarak görülmüştü. Erken yaşta ortaya çıkan müzikal, edebi veya sanatsal bir yetisi yoktu ve hatta dört yaşına kadar konuşmaya bile başlamamıştı. Ailesinin diğer üyelerinin alameti olan isyankârlık ve dik başlılıktan yoksun olduğu için kendini küçük yaşlardan itibaren, babasının ağabeylerine aşılamaya çalıştığı; ama başaramadığı pratik yeti ve teknik ilgilere adamıştı. Özel bir deha açığa vurmadıysa bile, en azından uygulama becerisi ve kayda değer bir el ustalığı sergilemişti. Örneğin on yaşındayken tahta ve kablo parçalarından, çalışan bir dikiş makinesi modeli yapmıştı. Orta öğretimine dek babasının muazzam konağında klasik diller, müzik ve mühendislik eğitimi gördü.
Ludwig, okul dönemi geldiğinde, Linz’deki teknik bir okula, Realschule’ye gönderildi; ancak Linz’deki okul geleceğin mühendis ve sanayicileri için ümit vaat eden bir eğitim alanı olarak tarihe geçmemişti. Eğer olduğu bir şey varsa, o da Adolf Hitler’in dünya görüşünün geliştiği yer olmasıydı. Aslında Hitler Realschure’de Wittgenstein’la aynı dönemde gittiği görülmüştü ve pan-Cermen hareketine yönelik milliyetçiliğin temellerini okuldaki tarih öğretmeni Leopold Pötsch’den öğrenmişti. Hitler, Wittgenstein’la neredeyse yaşıt olmasına karşın; okulda ondan iki yıl gerideydi. Okuldaki eğitimleri 1904–5 yıllarında ortaklaşmıştı, bu yıldan sonra da Hitler zayıf notları nedeniyle okulu bırakmak zorunda kalmıştı. Birbirleriyle herhangi bir iletişimin olduğuna dair herhangi bir kanıt yoktur.
Wittgenstein okulda 1903’ten 1906’ya kadar üç yıl geçirmişti. Genel olarak zayıf bir öğrenciydi, bunun nedeni okulda mutsuz bir yaşamı olmasından kaynaklanıyor olabilirdi. Bu dönemde onun üzerindeki en büyük entelektüel etki, ablası Margarete’den ("Gretl") gelmişti. Gretl Wittgenstein’ın entelektüel gelişimi için onu filozofların ve kültür eleştirmenlerinin yapıtlarıyla desteklemiştir. Gretl ailenin entelektüeli olarak kabul ediliyor, sanat ve bilimdeki gelişmeleri yakından takip ediyordu. Freud’un ilk savunucularından biriydi ve Freud ona bizzat psikanaliz uygulamıştı. Daha sonra Gretl Freud’un yakın arkadaşı olmuş ve Anschluss’dan (Nazi Almanya’sının birleşmesi) kaçışına yardım etmişti. 
Linz’i bıraktıktan sonra –babasının teşvikiyle- makine mühendisliği okumak üzere Berlin’deki Technische Hoschschule’e (şimdiki adıyla Teknik Üniversite) gönderilmişti. 1906’dan 1908’e kadar Berlin’deki derslerini başarıyla tamamladıktan sonra havabilimi konusunda araştırmalar yapmak üzere Manchester’a gitti. Bu dönemde felsefi sorulara karşı ilgisi gitgide artmaktaydı. Manchester’da niyeti kendi tasarladığı bir uçak yapmak ve nihayetinde bunu uçurmaktı. Burada bir süre çalışmalar yaptıktan sonra, 1908 güzünde araştırma görevlisi olarak Manchester Üniversitesi Mühendislik Bölümü’ne kaydoldu. Bu süreçte laboratuar imkânları olacak ve profesörlerin ilgisi üzerinde olacaktı. Matematikçi J. Horace Lamb ile tanıştı. Teorik matematikle ilgileniyor, matematiksel analiz seminerine katılıyordu. Haftada bir akşam matematiksel sorunları tartışmak için iki araştırma görevlisiyle bir araya geliyordu. Bu tartışmalar matematiğe mantıksal temeller sağlamaya dair sorunların ele alınmasına yol açmış ve bir araştırma görevlisi Wittgenstein’ı Bertand Russell’ın bu konu üzerine beş yıl önce yayınlamış kitabı "Matematiğin İlkeleri"yle tanıştırmıştı.
Russell’ın kitabını okuması Wittgenstein’ın hayatında belirleyici bir olay olacaktır. Russell’ın tartıştığı sorunlar zamanla onda saplantı hâline geldi ve mühendislik çalışmasını sürekli artan bir bağılılık yitimiyle sürdürdü.
Manchester’daki ikinci yılında Wittgenstein pervane tasarımına yoğunlaşmıştı; ancak takip eden dönemde felsefi sorulara dair saplantısı mühendislik alanında bir meslek sürdürme kararlılığına baskın çıkmıştı. 1911 senesinde bir felsefe kitabı hazırlama düşüncesiyle, Manchester’daki çalışmalarını bıraktı.

Cambridge, Norveç ve I. Dünya Savaşı
1911’in yaz tatilinin sonunda Wittgenstein, bir felsefe taslağı kitabı hazırladı; dönemin matematikçilerinden Gottlob Frege’ye danıştı. Frege, ona Cambridge’de Russell ile çalışmasını önerdi. 18 Ekim 1911’de, Russell’dan önceden bir randevu almaksızın, onun Trinity Koleji’ndeki odasında kendisini tanıtmak üzere belirdi. Russell’ın matematiksel mantık üzerine olan seminerleri çok az öğrenciyi cezp ediyor ve genellikle sadece üç kişiye ders veriyordu; bu nedenle Wittgenstein’la tanıştığı gün onun seminerlerine ilgisini görünce memnun olmuştu. Sonunda onu düşündüğünden de çok gördü. Wittgenstein, dört hafta boyunca Russell’ı rahatsız etti. Ders boyunca tartışmalar hâkim oldu, dersten sonra hâlâ görüşünü savunarak onu odasına kadar izledi. Takip eden zaman içinde, Wittgenstein büyük bir gayretle matematiksel mantık üzerine yaptığı çalışmaları sürdürdü. Öyle ki dönemin sonunda Russell, onun öğrettiği her şeyi öğrendiği, hatta daha da ileri gittiğini söyleyecekti. 1 Şubat 1912’de Wittgenstein, Russell’ın danışmanlığında Trinity Koleji’ne üye olarak kabul edildi.
Russell, Wittgenstein’ın felsefeye olan tutkusunun kendi tutkusundan daha büyük olduğunu görmektedir. Ludwig’in düşüncelerine bir doğa olayının gücünü veren, bir yaşam ve ölüm tutkusudur bu. Öyle ki Wittgenstein her sabah büyük bir umutla çalışmaya başlıyor ve her akşam büyük bir umutsuzlukla çalışmasına son veriyordu.
1913 yılına gelindiğinde, Russell ve Wittgenstein’ı çok farklı projeler üzerinde çalışırken görüyoruz artık. Rusell "yeni bilim"ini yaratma üzerine, Wittgenstein da mantık çözümlemesi üzerine çalışıyordu. Russell artık mantığı kendisinden çok Wittgenstein’a ait bir alan olarak kabul etmeye hazırdı. O sıralar, iki yıldan uzun bir süredir kanser olan babasını vefat etmişti.
Rusell’ın mantıktaki halefi olarak (henüz yirmi dört yaşında ve resmi olarak lisans derecesi için çalışan bir öğrencisi olduğunu unutmak çok kolaydır) Wittgenstein’dan Cambridge Review için mantık üzerine yazılmış bir ders kitabını –P.Coffey’in yazdığı Mantık Bilimi’ni – eleştirmesini istedi. Bu, yayınladığı tek eleştirisi ve felsefi görüşlerinin ilk kaydı oldu.
Wittgenstein yakın dostu David Pinset ile birlikte Norveç’te yaptıkların bir tatilin ardından, daha verimli çalışabilmek adına Norveç’e gitmeye karar verir. 1913 yılında, genç felsefecinin isteği olan şey yalnızlıktı. Norveç’te mükemmel bir yer bulmuştu: Sogne fiyortunun yanında, Bergen’in kuzeyinde Skjolden adında bir köy. Orada mantık alanında birçok çalışma yaptı. 1914 Haziranında Avusturya’ya geri döndü. Yaz tatilinin ardından Norveç’te çalışmalarına devam etmeyi planlıyordu; fakat I. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle orduya yazılmaya karar verdi. Savaş öncesi yaz döneminde, babasından kalan serveti, dönemin ileri gelen sanatçılarına destek olmak adına dağıtmaya başlamıştı.
Avusturya’nın Rusya’ya savaş açmasından bir gün sonra, 7 Ağustosta askere yazıldı ve Doğu Cephelerindeki Krakow’da görev yapan bir topçu alayına atandı. Wittgenstein’a göre vücut sadece "dış dünyaya" aitti – dünya da, şu an aralarında yaşadığı "kaba, aptal ve kötü niyetli"lere aitti. Savaştaki görevleri dışındaki zamanlarda Wittgenstein felsefe çalışmaları yapmaya çabalıyordu.
Wittgenstein için savaş tam anlamıyla Mart 1916’da başladı. Eğer cepheden sağ dönmeyeceğini düşündüyse, kesinlikle değişmemiş olarak da dönmeyeceğini biliyordu.
Wittgenstein’ın Norveç’te yoğunlaşan felsefe çalışmaları, savaş yıllarında da devam etti. Eğer o, bütün savaşı safların gerisinde geçirmiş olsaydı, ilk felsefe kitabı Tractatus Logico-Philosophicus, neredeyse 1915’teki ilk başlangıcında nasılsa öyle kalmış olurdu: mantığın doğası üzerine bir tez. Mart 1916’nın sonuna doğru Wittgenstein uzun zamandır istediği gibi, Rus Cephesi’ndeki bir savaş birliğine gönderildi. Haziranda savaşın şiddetliği dönemde, Wittgenstein yapıtının doğası gitgide değişti ve gelişti.
Nisan1917’de savaşın yakında Avusturya-Macaristan imparatorluğu aleyhinde sonuçlanacağı artık görülüyordu. Ağustos 1917’deki yenilgi, Ukrayna’nın ele geçirilmesinin ardından, Wittgenstein 3 Mart 1918’e dek Ukrayna’da kaldı; ardından Avusturya-Macaristan güçleriyle birlikte İtalyan Cephesi’ne gönderildi. 1917–18 kışı boyunca, Wittgenstein’ın kitap çalışmaları, son biçimini almıştı. 29 Ekim’deki ateşkesle birlikte, Wittgenstein İtalyanlar’a esir düştü; ama esareti sırasında bir şekilde kitabını üç kişiye- Engelmann, Russell ve Frege- göndermeyi başarmıştır. 21 Ağustos 1919’da serbest bırakıldığında, artık hayatında yeni bir dönem başlamak üzereydi.

Haftaya devam edecek…
perspektif@salom.com.tr