Ekonomik verilerdeki iyileşme ve AB perspektifi:Türkiye yatirim açisı

Maccabi Tel Aviv, geçtiğimiz Pazar günü yaptığı sezona hazırlık karşılaşmasında, NBA`in güçlü ekiplerinden Raptors`u 105-103 mağlup etti. Maccabi Tel Aviv, daha önce 1978 yılında NBA zamanının şampiyonu Washington Bullets`a son sayı basketiyle 98-97 yenilmişti.Raptors`un tam kadro çıktığı karşılaşm

Ekonomi
9 Ocak 2008 Çarşamba

Suzi APALAÇİ DAYAN
YKB, Kıdemli Ekonomist

Son aylarda Türkiye gerek finansal piyasa, gerekse reel sektör yatırımcıları için oldukça cazip bir ülke konumunda. Türkiye’nin yatırım açısından cazip hale gelmesinde ekonomik görünümdeki iyileşme ve Avrupa Birliği ile tam üyelik müzakerelerinin başlaması etkili oluyor. Bu yazıda, ekonomik gelişmeleri genel bir çerçeve içinde ele aldıktan sonra, önümüzdeki dönem karşılaşabileceğimiz riskler üzerinde durmak istiyorum

Son dört yıldır ekonomi
oldukça yüksek bir oranda büyüyor...

2001 yılındaki ciddi daralmanın ardından, Türkiye ekonomisi 2002񮖤 yılları arasında her yıl ortalama %7.5 büyüdü. Bu yıl ise büyümenin %5 civarında olmasını bekliyoruz. Büyüme dediğimiz zaman, bir yılda bir ülke içinde yapılan mal ve hizmet üretiminin bir önceki yıla göre ne kadar arttığını kastediyoruz. Türkiye ekonomisine baktığımız zaman, büyümenin geçmişte oldukça istikrarsız bir yol çizdiğini görüyoruz. Yani, ekonomi birkaç yıl yüksek büyüme kaydediyor, sonra ciddi bir daralma, üzerine birkaç yıl daha büyüme ve yine daralma... Tabii, bu şekilde bir büyüme döngüsü çok arzu edilir bir olgu değil. Nitekim 2002 yılında IMF’nin mali desteğiyle uygulanmaya başlanan ekonomik programın temel amaçlarından biri de sürdürülebilir bir büyüme trendinin yakalanmasıdır. Sürdürülebilir büyümeden kastımız, bir yıl çok yüksek büyüme, bir yıl daralma yerine, her yıl makul düzeyde bir büyüme kaydedilmesidir. Ekonomik programın başladığı 2002 yılından bu yana bu konuda çok yol katedilmiş olmasına rağmen, sürdürülebilir bir büyüme trendinin yakalandığını söylemek için henüz erken. Burada dikkat çekmek istediğim bir nokta, ekonominin genelinde yüksek bir büyüme olsa da, bunun her sektörde aynı şekilde hissedilmediğidir. Yani, beyaz eşya, otomotiv gibi bazı sektörlerde ortalamanın çok üzerinde büyüme oranları kaydedilirken, tekstil gibi Çin rekabetinin çok hissedildiği bazı sektörlerde üretim daralıyor. Özellikle 2005 yılında ise, son üç yıldan farklı olarak, inşaat sektörünün de büyümeye çok ciddi bir katkı yaptığını görüyoruz. İnşaat sektörünün canlı olması, yarattığı iş imkanları ve çimento, ev eşyası, beyaz eşya gibi bir çok sektörle bağlantıları nedeniyle toplam ekonomik büyümeye çok katkı yapması açısından çok önemli.

 
Ekonomik alanda elde edilen en büyük başarılardan biri hiç şüphesiz enflasyondaki düşüş. 2001 krizinin ardından %70’lerin üzerine yükselmiş olan enflasyonun %8 seviyesine gerilemesi gerçekten çarpıcı bir gelişme. Enflasyondaki bu düşüşte Merkez Bankası’nın uyguladığı para politikasının başarısının yanısıra, IMF destekli programın kararlı bir şekilde sürdürülmesi de etkili oldu. 2006 yılının başında enflasyon hedeflemesine geçecek olan Merkez Bankası son dört yıl boyunca "örtük enflasyon hedeflemesi" politikası uyguladı. Bu politikaları kısaca özetleyecek olursak, Merkez Bankası her yıl bir enflasyon hedefi belirliyor ve elindeki politika araçlarını bu hedefi tutturacak şekilde uyguluyor. Şu an itibariyle Merkez Bankası’nın kullandığı temel politika aracı gecelik faiz oranları. Özet olarak, Merkez Bankası gecelik faizleri hedeflediği enflasyon oranına ulaşacak şekilde belirliyor. Doğal olarak, hedeflere ulaşmada Merkez Bankası’nın güvenilirliğinin artması da çok önemli. Zira, Merkez Bankası’nın güvenirliği arttıkça, hedeflenen enflasyon da piyasalar tarafından bir gösterge olarak kabul ediliyor ve bazı fiyatlama kararları buna göre yapılıyor. Buna bir örnek vermek gerekirse, ekonomide ücretlerin geçmiş enflasyona göre değil, hedeflenen enflasyona göre belirlenmesidir. Enflasyondaki düşüşe destek veren bir diğer gelişme ise, dalgalı döviz kuru rejimi altında son yıllarda döviz kurunun fazla artmamış, hatta zaman zaman gerilemiş olmasıdır. Sonuç olarak, 2002 yılından bu yana enflasyon Merkez Bankası’nın hedefinin de altında kaldı. Bu yıl sonunda da enflasyonun hedeflenen %8’in altına - %7-%7.5 civarına - gerilemesi bekleniyor. Merkez Bankası’nın 2006 yılı için enflasyon hedefi ise %5.

Borç dinamiklerinde
kaydadeğer bir iyileşme
oluştu...
Uygulanan ekonomik program kapsamında başarı elde edilen bir diğer alan konsolide bütçe ve borç stoku. Bu yazı kapsamında konsolide bütçenin detaylarına çok fazla girmeyecek olmakla birlikte özetle şunu belirtmek isterim: bütçe açığının azalması ülkenin borçlanma gereğini azaltmakta; bu da borç stokunun azalmasına yol açmaktadır. Son yıllarda, bir yandan bütçe açığının azalması, bir yandan faizlerin gerilemesi, bir yandan da Türk Lirası’nın değerlenmesi (yani döviz kurlarının az artması veya gerilemesi) borç stokunda önemli bir gerilemeye yol açtı. Bir ülkenin borç stokunu değerlendirirken, borcun yerel para veya dolar cinsinden değeri yerine, borcun ülkenin milli gelirine oranı olarak değerlendiriyoruz. Bunun sebebini bir örnekle açıklamak istiyorum: 100 milyar dolarlık bir borç stoku 50 milyar dolarlık küçük bir ekonomisi olan bir ülke için çok büyük bir rakam. Çünkü bu ülkenin borç stoku, bir yıl içinde bu ülkede üretilen tüm mal ve hizmetlerin değerinin tam iki katı. Ama 100 milyar dolarlık bir borç stoku, milli geliri 200 milyar dolar olan bir ülke için çok yüksek değil. Bu ülke için borç stokunun milli gelire oranı %50 –ki bu da gayet makul bir düzey. 2001 yılında Türkiye’nin toplam borç stokunun (iç ve dış borç) milli gelire oranı %126 idi. Bu da, ülkenin borcunu ödeyemeyeceği endişelerini sık sık gündeme getiriyordu. Bu oran 2004 yılı sonunda %82’ye kadar geriledi. Yani borç stokunun milli gelire oranı üç yıl içinde 44 puan geriledi; bu gerçekten çok önemli bir başarı. Bu oranın yıl sonuna kadar 6 puan daha gerileyerek %76 olacağını tahmin ediyorum. Türkiye’nin borcunu ödeyip ödeyemeyeceği endişelerinin ve tartışmalarının ortadan kalkması yabancı yatırımcıların ülkeye olan ilgisinin artmasına ve portföy yatırımları yoluyla ülkeye döviz girişinin artmasına neden oluyor.

Cari işlemler açığındaki
artış ekonominin
en kırılgan noktası....

Yukarıda bahsettiğimiz bütün göstergeler önemli bir iyileşmeye işaret ediyor. Ancak, bu ülkede yaşayanların yurtdışıyla yaptığı tüm döviz hareketlerini gösteren ödemeler dengesi verileri için aynı şeyi söylemek zor. Cari işlemler açığı - yani ülkenin yurtdışıyla mal ve hizmet ticaretinden kaynaklanan döviz dengesi - giderek artıyor. Türkiye’de ekonomik büyümenin yüksek olduğu dönemlerde cari açığın büyümesi beklenen bir gelişmedir. Çünkü üretim arttıkça - her nekadar bu artışın bir kısmının ihracata yönelik üretim artışından kaynaklanması nedeniyle ihracat artsa da - üretim için gerekli ara malı ithalatının daha hızlı bir şekilde artması ülkenin dış ticaret açığının büyümesine neden oluyor. Bu da, cari işlemler açığının artmasında belirleyici oluyor. Cari işlemler açığı sermaye hareketleri yoluyla finanse edildiği sürece problem yok, asıl sorun ülkeye sermaye girişlerinin yavaşlaması durumunda ortaya çıkıyor. Son yıllarda da gözlemlediğimiz gibi, dış ticaret açığı ve cari işlemler açığı çok yüksek olmakla birlikte, sermaye girişlerinin de çok yüksek olması ülkede döviz arzının artmasına neden oluyor. Sermaye girişlerinden kastımız ise, yabancıların doğrudan yatırımları, yabancı yatırımcıların bono tahvil alımları, hisse senedi alımları, hükümetin yurtdışından borçlanması, bankaların ve şirketler kesiminin yurtdışından borçlanması gibi sermaye hareketleridir. Özet olarak, son yıllarda, yukarıda bahsettiğim sermaye hareketleri ile kaydedilen döviz girişinin yüksek olması döviz kurunun niye artmadığını (ve de zaman zaman gerilediğini) açıklıyor. Artan cari açık şu an itibariyle bir sorun yaratmamakla birlikte, ileride sermaye hareketlerinin azalabileceği ve açığın finanse edilemeyebileceği endişeleri nedeniyle ekonomide bir risk unsuru olarak dikkat çekiyor. Şahsi kanaatim, çok önemli bir dışsal şok (savaş, petrol fiyatları, başka bir ülkede meydana gelebilecek bir ekonomik kriz vs.), ya da Türkiye’de meydana gelebilecek çok ciddi bir politik risk olmadığı sürece, cari işlemler açığının bir problem yaratmayacağıdır. %7-%8 civarindaki büyüme oranlarının ardından %4-%5 civarındaki daha mütevazi büyüme hızlarının cari açıktaki artışı sınırlayacağını düşünüyorum (üretimin daha yavaş artması ithalat gereksinimini azaltacak, dolayısıyla ithalatın artış hızını yavaşlatacaktır). 
Sonuç olarak, Türkiye ekonomisine ilişkin veriler, halen bazı sorunlar olmakla birlikte, ekonominin iyiye gittiğine işaret ediyor. Bunun yanısıra, bu yılın ilk aylarında, IMF destekli bir programın ilk kez başarıyla sonuçlandırılması, özellikle bankacılık sektöründe yapılan reformlarla bu sektörün önemli ölçüde sağlamlaştırılması, diğer birçok alanda yapılan yapısal reformlar ve Türkiye’nin AB perspektifi, ülkeyi yabancı yatırımcılar için çok cazip bir konuma getirmiştir. Yabancıların reel sektöre yaptığı yatırımlar, özelleştirmelere gösterdikleri ilgi, bankacılık sektöründeki satın alma ve birleşmeler, hükümetin, bankaların ve şirketlerin yurtdışından elde ettikleri kredilerdeki artış ve yurtdışı yatırımcıların finansal piyasalardan alımlarındaki artış bu ilginin çok açık göstergeleridir.