CHİOS – Sakız Adası

Hem tarih ve kültür, hem eğlence ve dinlence isteseniz Çeşme’den feribot ile 45 dakika mesafedeki Sakız Adasını tavsiye ederim.

Cako TARAGANO Seyahat
7 Aralık 2018 Cuma

Bir Tutkudur Seyahat grubumuzun İzmir temsilcileri yaz aylarında bizi Çeşme’ye davet edince, pasaportumda hazır vize varken, hemen karşı teklif yaptım; “İki günlüğüne Sakız Adasına gidersek gelirim.” Sağ olsunlar, teklifimi kabul ettiler. Yaklaşık bir ay öncesinden feribot, otel, araba kiralama rezervasyonları ile ilgili ayarlamalar devam ederken ben de ada hakkında genel bilgileri, gezilecek-görülecek yerleri, gerek internetten gerekse giden arkadaşlarımdan öğrenerek bir program oluşturmaya çalıştım.

Hareket günümüz bir çarşamba günüydü. Öğlen saatlerinde kontağa bastık. Yolda tek mola verip yedi saatlik bir yolculuktan sonra akşam saatlerinde Çeşme’ye vardık. Yol yorgunluğundan ve ertesi günün heyecanında, o geceyi kısa kestik.

Ertesi sabah 7.30’da Çeşme Limanına hareket ettik. MSC ile yaptığımız Adriyatik programı cruise seyahatinden sonra ilk defa Türkiye’den bir limandan feribot ile hareket ediyorduk. Gümrük ve pasaport işlemleri sonrası limanın cafesinde hareket saatini beklemeye başladık. Önce arabaların, ardından yolcuların gemiye binmesiyle feribotumuz tam saatinde hareket edip Sakız Adasına doğru yol almaya başladı. Sabah güneşinin içimizi ısıttığı, harika bir deniz manzarası eşliğinde, 45 dakikalık bir yolculuk sonrasında Yunanistan’ın Chios (Sakız) Adasına yanaştık. Kısa ve sorunsuz geçen pasaport ve gümrük işlemleri sonrası kendimizi Sakız sahili sokaklarında bulduk.

840 kilometrekare yüzölçümüne sahip adada bugün coğrafi konumlarına göre 62 köy bulunuyor. Kambohora (Merkez köyleri), Notiahora (Güney köyleri) ya da Mastihahora (Damla sakızı köyleri), Voriaanatoliki (Adanın kuzeydoğusunda bulunan Denizci köyleri), Voriahoria (Kuzeydeki dağlık bölgede bulunan köyler).

Tarihi MÖ 1000’li yıllarda, İonyalıların adaya yerleşmesi ile başlayan Sakız, daha sonra Bizans, Cenova ve Osmanlı hakimiyetine girdi. 1912 yılında özgürlüğünü kazanıp Yunanistan’a bağlanması ile günümüze kadar geldi. Adanın ekonomisi öncelikle turizm, denizcilik, balıkçılık ve ada ile özdeşleşmiş damla sakızı ticaretine dayalı.

İlk hedefimiz, kültürel ve tarihi içerikli bir mekân olan Nea Moni Manastırı oldu. Limandan yaklaşık 25 kilometre mesafede bulunan manastır adanın tam merkezinde, Provatio Oros (Provatio Tepesinde) 11. yüzyılın ortalarında inşa edilmiş. Konstantinos Monahos, kendisi Midilli’de sürgündeyken krallığını yayan ve mucizeler yaratan Meryem Ana ikonasını Provatio Oros’ta bulan Nikita, İoanni ve İosif adlı keşişlere verdiği sözü tutmak için manastırı inşa ettirmiş. Ortaçağ Bizans dönemine ait en önemli anıt olan manastırın mimarisi, resim ve mozaikleri örnek olma özelliği taşıdığından, UNESCO tarafından dünya kültür hazineleri arasına alınmış. Manastırın en can alıcı bölümü adada ve bölgede katledilen Hristiyanların kafataslarının sergilendiği oda. Manastırı gezdikten ve çevresini fotoğrafladıktan sonra bahçesindeki ek binanın içindeki müzeyi 4 Euro giriş bedeli vererek gezdik. Manastırın eski zamanlarına ait dini içerikli objelerin sergilendiği küçük bir müze idi. Görevli müze hakkında bilgiler verdikten sonra, papazların yemek yedikleri ayrı bir binada yer alan yemekhaneyi gezdirdi.            

Keyifli bir başlangıcın ardından yol yorgunluğu, öğlen açlığı ile birleşince rotamızı Emborio Limanına çevirdik. Limana varır varmaz cam gibi bir deniz ve manzaraya bakan dört – beş restoran iştahımızı bir kat daha kabarttı. Arabayı park edip, Neptün Restoran’a attık kendimizi. Oturur oturmaz gelsin soğuk Yunan Mythos biraları... Menümüzün olmazsa olmazları cacikis, sağanaki, Grek salat ile açılışı yaptık. Peynir pane topları damak çatlatan cinstendi. Kabak tava kıvamında, sardalye ızgara inanılmazdı.       

                               

 

Turkuaz renkli sular...

Keyifli bir yemek sonrası, sahile 15 dakika yürüme mesafesinde, denizi volkanik taşlarla kaplı Mavra Volia’ya vardık. Hemen bir ağaç altına yerleştikten sonra kendimizi turkuaz renkli sulara attık.

Denizin içindeyken sahilin görüntüsü harika idi. Biraz yüzüp, biraz suyun içinde sohbet edip volkanik taşlı zemini olan plajın tadını çıkarmaya bakıyorduk. Buruşuncaya kadar suda kaldıktan sonra, volkanik taşların üstüne yayıldık. Arkadaşlar burada otururken, gezgin ruhumun keşfetme arzusu ile plajı dolaşmaya başladım. Bir tepeyi adeta bir patika yolundan tırmandıktan sonra aynı sahilin farklı bir koyu olan Foki Plajı ile karşılaştım. Tepeden burayı izlemek çok güzeldi.

Saat 5’i gösterirken otele dönüp, dinlenip akşam yemeği için hazırlanmak vakti gelmişti. Otele dönüş yolunda Mastika köylerinden geçerek yol boyunca zeytin ve sakız ağaçları gördük. Uygun bir yer bulunca sakız ağaçlarının yanına bir mola verdik. Etraf buram buram sakız kokuyordu. Ağaçlardan sızan sakızı tadıp bir doğa harikasına daha şahit olduk. Saat 6’ya doğru Katarraktis Köyündeki Ostria Apart Otel’imize geldik. Aile işletmesi olan otelde, check-in işlemlerimizi yaparken resepsiyon görevlisi ailenin gelini, buz gibi naneli limonatalarla bizi karşıladı. Deniz manzaralı odalar mütevazı olduğu kadar her ihtiyacı karşılayan konfordaydı. Çantalarımızı bıraktığımız gibi otelin önündeki denize indik. Girişi kayalık ve hafif çırpıntılı olsa da su pırıl pırıldı. Otelin denize sıfır olmasının keyfini çıkarmaya çalışıyorduk. Ancak kayalık oluşu çok zevk vermeyince, odamıza çıkıp, denize karşı balkon keyfi yaptık.

Akşam rezervasyonumuz adanın en popüler restoranı olan To Apomero’ya yapılmıştı. 8 gibi otelden çıkıp lokantaya vardık. Gerçekten manzarası, konumu ve farklı menüsü ile güzel bir yerdi. Ancak perşembe geceleri müzik olmadığını öğrendiğimizde bir hayal kırıklığı yaşadık. Amaç yemekten çok, Buzuki eşliğinde sirtaki yapıp Yunan müziği dinlerken, damaklarımızı da arada şenlendirmekti. Köyün bazı yerlerinde asılı reklam afişlerinden meydanındaki bir barda müzik gösterisi olacağını okumuştuk. Akşam yemeği olarak köyün bir balıkçısında deniz mahsulleri yiyip doğru bara gittik. Köy halkı genci, yaşlısı, bir şeyler yiyip içerken şarkılara eşlik ediyorlardı. Ancak bizim motivasyonumuz düşmüş, beklentimize karşılık bulamadığımızdan kısa sürede kalktık.

Ertesi sabah erkenden kalkıp köye yürüyüş yaptık. Deniz kenarında sabah serinliğinde yürüyüş yapıp, sahilde dalgaların sesini duymak sevgili eşime ve bana adeta terapi gibi gelmişti. Oteldeki kahvaltının ardında ikinci günün kültür turuna başladık. Bu kez adanın en popüler iki köyünü ziyaret edecektik; güney bölgesindeki Pirgi ve Mesta köyleri. Televizyonlarda tüm gezi programlarında bu iki köy gösteriliyordu.

 

Masal âlemi köyler

Sakız Adası dendiğinde hep bu iki köyden bahsedildiğinden buraları görmek için çok heyecanlıydım. Ancak alışveriş olmadan asla deyip yolumuzun üzerindeki sağanaki peyniri, somon konservesi gibi İstanbul’da bulunmayan şeylerden alıp yolumuza devam ettik. Önce Kalamoti köyünde turistik objelerin ve hediyelik eşyaların satıldığı, özellikle seramik ve çömlek sanatı eserlerinin sunulduğu dükkânlara girdik.                                  

Dükkânlara girer girmez sakız likörü ve sakız şekerleri ikram ettiler. Kasaya ödeme yaptıktan sonra ayrılırken de birer şişe su verdiler hepimize. İnanılmaz bir misafirperverlik ve turizm zihniyeti örneği gösterdiler... Buradan ayrılıp Pirgi Köyüne girer girmez köyün mimarisi ve mozaik bezemeleri insanı adeta bir masal âlemi içine sokuyor. Meydanı, kilisesi, sokakları ve de özellikle evleri tek kelime ile harika. Evlerinin önünde sokakta oturan yaşlı nineler ve dedeler çok sevimli. Fotoğraf çektirip o anları ölümsüzleştirdik. Gezerken her adımda farklı keyif alıyorduk.

Zamanımız kısıtlı olduğundan fazla vakit kaybetmeden Mesta Köyüne yollandık. Yol üzerinde mağarası ile bilinen Olimbi Köyü vardı. Ancak vakit darlığından buraya uğramadan doğru Mesta’ya gittik.

Burası da bir başka rüya âlemi. Evlerinin balkon saksı ve süsleri bizleri hayretlere düşürdü. Hele ara sokaklarda gezinirken gerçekten labirent gibi çıkmaz sokakla karşılaştığımızda, epey heyecanlandık. Kaybola kaybola köyün meydanına ulaşabildik.

Saat öğleni geçince meydandaki Kanellos Cafe’de oturduk. Yemek sonrası tatlı ve kahve limanda yapmaya karar verdik. Sahile geldiğimizde ara sokaklarda gezinip Tarabya sahilini andıran deniz kenarındaki cafelerde oturup soluklandık. Çeşme’ye dönüş feribotumuzun saati gelene kadar burada vakit geçirdik. Bir çırpıda biten pasaport ve gümrük kontrolünden sonra Sakız Adasına ve sahildeki değirmenlere güverteden el salladık.

Sakız Adası gezimiz, bir gece - iki gün sürmüştü. Ancak daha uzun kalmaya vakti olanlara görülebilecek diğer yerleri de şöyle sıralayabilirim:

Adanın özellikle orta ve güney bölgelerinde, Osmanlı izleri taşıyan cami, hamam, çeşme ve mezarlıkları, Bizans dönemini yansıtan müzeleri, Chios Kalesi ve kulelerini görmek mümkün.

Karfas ve Megas Limniona Plajları, çok turist çeken plajlar. Uzun soluklu gezilerde adanın arka tarafına düşen kıyılarındaki birkaç plaja daha gidilebilir.     

Geceleri yine yukarda belirttiğim gibi rıhtımdan başlayıp sahil boyunca devam eden caddedeki mekânlarda yemek yiyip bar, cafe ve restoranlarda keyifli zaman geçirebilirsiniz. Hem tarih, kültür, hem eğlence ve dinlence isteseniz Çeşme’den feribot ile 45 dakika mesafedeki Sakız Adasını tavsiye ederim.