“Roman yazmak, yazar olmak, aklı başında insanların yapacağı şeyler değil”

Bugün Elif Şafak’a kulak vereceğiz. Genç, güzel bir kadın; iyi bir eş, tatlı bir anne ve müthiş bir yazar… Bütün kitaplarını keyifle okudum hatta bazılarını birkaç kere… Onun dilinde, anlatımında kendine has öyle farklı bir seçim var ki çıkan her yeni kitabını elime aldığımda aynı sesi duyacak; aynı yaratıcılık, aynı tanıdıklık içine girecek olmaktan dolayı mutlu oluyorum, içime sevinç doğuyor. Çünkü Elif Şafak’ın kalemi, bana çok hitap ediyor. Onu okudukça kendimden bir şeyler buluyorum; bazıları uzaktan tanıdık, bazıları tam da benim olan…

İsterseniz önce bu üslup meselesinden başlayalım. Bu özgün tarz, nasıl oluştu? İnsan gözü kapalı dinlese yazdıklarınızı, “Bu Elif Şafak” diyebiliyor. Nasıl oluyor bu?
Türkiye’de roman sanatının gelişiminde dil genellikle ihmal edilmiş. Buna karşın mesela şiirde dil baş tacı edilmiş. Oysa ben dile aşığım. Yeni kelimelere, asırlık deyimlere, yerel tabirlere, nüanslara… Seneler boyunca Doğu’dan da okudum Batı’dan da; felsefe de okudum tasavvuf da. Gayet entelektüel, akademik bir dil ile popüler bir dili harmanlayabilirim. Bir de şu var; benim çocukluğumun önemli bir kısmı yurt dışında geçti. Türkiye’ye döndüğümde oturup ciddi ciddi Türkçe çalışmak durumunda kaldım. Yaşıtlarımın hiç böyle bir derdi yoktu. Onlar Türkçeyi zaten bildiklerini varsayıyorlardı. Bense dilin kaybedilebileceğini anlamıştım erken yaşta. Bu beni daha çok çalışmaya teşvik etti. Hala sözlük okurum mesela. Hem Osmanlıca,  hem öz Türkçe, hem İngilizce, hem İspanyolca. Kelimelere mesai harcarım.

Her kitabınızda, roman kahramanları ve dönemler arasında sağlam köprüler kuruyorsunuz. Bunu kişiler ve toplumun kanayan yaraları arasında köprüler kurarak yapıyorsunuz. Son kitabınız ‘Havva’nın Üç Kızı’nda da geçmişe koridorlar var. Bu sizi zorlamıyor mu?
Yazmak çok sancılı bir süreç. Thomas Mann’ın bir sözü var: “Yazar dediğin, diğer insanlara kıyasla yazmakta çok daha fazla zorlanan kişidir.” Bir roman yazarken inanılmaz iniş çıkışlar yaşıyorum. Duygusal, zihinsel, fiziksel… Bu romanda bilhassa kendimi yedim bitirdim. Ama hikaye o kadar güçlüydü ki, o kadar doğal bir şekilde aktı ki, özgür bıraktım kalemimi.

Elif Şafak nasıl yazıyor? Kitap yazma sürecini nasıl yaşıyor? Bir kitap, Elif Şafak’ın zihninde ve yüreğinde nasıl birikiyor?
‘Havva’nın Üç Kızı’ uzun zamandır içimde birikti, birikti. Gözlemlediklerim, okuduklarım, düşündüklerim, hissettiklerim, hepsi bu hikayeye aktı gürül gürül. İngilizce yazıyorum senelerdir. Sonra her roman Türkçeye profesyonel çevirmen tarafından çevriliyor. Bu romanda da sevgili Omca Korugan ile çalıştık. Sonra ben o çeviriyi alıp baştan sona yeniden yazıyorum. Yani bir çeviri metin okumuyorsunuz. İki kez yazıyorum, iki kat çalışıyorum. Delilik. Zaten roman yazmak, yazar olmak, aklı basında insanların yapacağı şeyler değil.

Sizin hemen her kitabınızda mistik bir yaklaşım var. Kahramanlarınızı konuştururken Mevlana’ya atıfta bulunuyorsunuz. Osmanlıcaya vakıf oluşunuz, Tasavvufa olan ilginiz midir bunu sağlayan?
Mistisizmi severim, öteden beri. Ama katiyen dindar biri değilim. Türkiye’de bu nüansları konuşmak çok zor. Ben semavi dinlerin mistik felsefelerinin çok benzer olduğunu düşünüyorum. İslam mistisizmi, Yahudi mistisizmi, Hristiyan mistisizmi o kadar yakın ki, keza Budizm, Taoizm… Uzakdoğu felsefeleri de. Böyle evrensel ve bireysel ve içsel ruhani yolculukları, arayışları severim. Fakat kolektivist ve organize ve katı dindarlıklar sevmem, kendime yakın bulmam çünkü onlar insanlığı “biz” ve “onlar” diye ikiye ayırır. Ben inanıyorum ki İbni Arabi, Isaac Luria, Meister Eckhart, Abraham Abulafia, Mevlana, Rabia, Teresa de Avila, Şemsi Tebrizi gibi her dinden mistikleri yan yana getirseniz, birbirlerini sever anlarlardı.

Bu romanı yazarken kendi yaşadıklarınız ne kadar ekili oldu romanın oluşmasında?
Tabi ki kendi zihinsel yolculuklarımın izdüşümleri var bu romanda. Ama insanlar zannediyorlar ki kadın yazar illa da kadın kahramandır. Hâlbuki ben hep erkek karakterlerimde saklanmayı sevdim, Bu kitapta da daha çok Profesör Azur’da kendimi görüyorum.

Peri, nasıl bir kadın? Peri gibi olanların sayısı çok mu memlekette?
Türkiye, Periler memleketi. Peri gibi kadınların ülkesi. Ve ben bu kadınları çok seviyorum. Onlar benim kız kardeşlerim. İyi niyetli, kafası karışık, biraz dindar, biraz laik, biraz modern, biraz geleneksel… Her şeyin karışımı, sentezi, ailelerini seven, toplumda ve sistemde gördükleri yanlışları düzeltmek isteyen ama bir türlü kendi kişisel potansiyellerini ve yaratıcılıklarını tam olarak açığa çıkaramayan, gayet akıllı, biraz da mutsuz kadınlar bunlar.

Bizim toplumumuzda kadın olmanın zor tarafları neler? Neden bütün çileyi kadınlar çekiyor?
Bizim toplumumuzda kadın olmak çok zor. Hangi kesimden gelirseniz gelin bu böyle. Bizim kız kardeşlik bağlarımızı güçlendirmemiz gerek. Kadınları kategorilere bölüyorlar ve bundan en çok bu ataerkil sistem faydalanıyor. Farklı kesimlerden kadınları buluşturan bir “kadın bilincine” çok ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Bu romanda lafımı hiç sakınmadım. Muhafazakar politikacıların ikide bir çıkıp da biz kadınlara nasıl yaşamamız gerektiğini söylemelerine de çok tepki duyuyorum.

Türk toplumu tarihin her döneminde coğrafi konumu gibi hep iki kıta, iki kültür, iki dünya görüşü arasına sıkışıp kalmış. Böyle olmaya devam edecek mi sizce?
Türkiye çok zor, çalkantılı bir coğrafyada maalesef. Öte yandan biz kendi demokrasimizi geliştirseydik bugün çok farklı bir yerde olurduk. Türkiye’de çok sesli liberal demokrasiden çok uzaklaşıldı. Sistem otoriterleşti. Demokrasi sadece seçim sandığı demek değil. Demokrasinin olması için güçler ayrılığı, özgür bir basın, azınlık hakları, hukuk devleti, fikir özgürlüğü olmak zorunda. Bunlar olmazsa o sistemin adi ‘demokrasi’ değil, sadece ‘çoğunlukçuluk’tur.

Ülkemiz bugün nasıl bir dönemden geçiyor? Bu yaşananlar, yeni nesli nasıl etkiliyor?
Yaşanan darbe girişimini tek kelimeyle korkunç buluyorum. Bu memleket yeterince askeri müdahale gördü. Demokrasinin ve toplumsal huzurun askeri darbelerle gelemeyeceğini de gördü tarih boyunca. İhtiyacımız olan şey katiyen bir başka askeri darbe değildir. Ne kadar kötü bir geceydi. Parlamento bombalandı, sokakta masum insanlar öldürüldü; dehşet verici ve hiçbir şekilde kabul edilemez. Şiddetle kınıyorum. Öte yandan, bundan sonra toplumun tek tipleşmesinden, zaten pek iyi durumda olmayan çoğulculuğun ve demokrasinin tamamen erimesinden de büyük endişe duyuyorum. Ülkemiz çok zor bir dönemden geçiyor. Zaten zor bir coğrafyadayız. Hiç bu kadar karamsar olmamıştık. Olanlara bakınca içim kararıyor. Ama gençlerimize, kadınlarımıza, insanlarımıza bakınca daha iyimser oluyorum. Çok güzel insanlarımız var. Her şeye rağmen bu topraklardan ne çok güzel insan çıkıyor. Her dinden, her kesimden... İnsana inanmak zorundayız.


Bir sonraki kitap için ne kadar bekleyecek okurlarınız sizi? Çünkü ben dahil sizi okumayı seven herkes, bir sonraki kitabınızı hep sabırsızlıkla bekliyor.
Her günüm, neredeyse her anım yazmak, okumak üzerine kurulu. Bazen gençlere bakıyorum, yazar olmak istiyorlar ama okumayı sevmediklerini söylüyorlar bazıları. Halbuki okumayı sevmeyen, yazar olamaz. Her yazar özünde iyi bir okur olmalı. Aslında dışarıdan bakınca çok sıkıcı bir edebiyatçının hayatı. Masa başında devamlı notlar al, yaz, oku. Ama iç dünyamız renkli bizim. Aslolan da o iç dünyayı anlatabilmek…

Çok teşekkür ederim Elif Hanım. Bu şahane sohbetiniz, çok değerli düşüncelerinizi ve duygularınızı samimiyetle bizimle paylaştığınız için…

Esas ben teşekkür ediyorum bu keyifli sohbet ve içten sorularınız için, dostlukla, muhabbetle…

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın