Kayıp ülkenin kazananlar kulübü

Pazar günü Maccabiat Türkiye Basketbol Sorumlusu sevgili ağabeyim Dani Fins ile derin bir sohbet etme imkânı bulduk. Dani, hayatını spora, özellikle basketbola adamış birisi. Spor ile akademik eğitimin beraber yapılamayacağı düşüncesinin çok tehlikeli bir önyargı olduğunu savunuyor ve eğitim sistemini bu ikisinin beraber yapılabileceği ilkesi üzerine kuran toplumların, kuramayanlara göre daha fazla refah ve mutluluk içinde olduklarını belirtiyor.

Haklı. Öyle olması gerekiyor. Peki, neden olmuyor?

Neden okulla spor beraber gitmiyor? Neden batıdaki gibi okullu sporcu yetiştiremiyoruz? Neden cevherlerimizi daha yontamadan çöpe atıyoruz? Neden futbolcuyu parlatmıyoruz, bir avukattan ayıramıyoruz? Neden gönül rahatlığıyla oğlum basketbolcu olacak diyemiyoruz da, içinde olmadığını bile bile işletme okutuyoruz? Neden spor aşkını ve becerisini işlemeyi bir risk olarak görüyoruz ve çocuklarımızı maddi kazanç getireceğine kani olduğumuz mesleklerin eğitimine yönlendiriyoruz? Neden eğitim gittikçe pahalılaşıyor? Neden eskiden ulaşabilen şeylere ulaşmak için bugün çok daha fazla çalışmamız gerekiyor?

Bu sorunun yanıtını ararken can sıkıcı yerlere gidiyorum. O yüzden moralinizi bozmak istemiyorsanız yazıyı buradan itibaren okumayı bırakabilirsiniz.

Zor bir coğrafyada yaşıyoruz. Geçmişimize ve bugünümüze baktığımızda sıradan bir ülkenin defalarca çözüleceği çok ciddi sınavlardan geçtik, geçiyoruz. Sanırım Tanrı, bu toprakları ve üzerinde yaşayan insanları seviyor! Zira tüm bu sistemsizlik, sevgisizlik, bencillik ya da kabalık sarmalında işlerin hâlâ yürüyor olabilmesinin başka bir açıklaması olamaz.

Hepimize daha ilkokul sıralarında öğretilen çeşitli klişeler var. Ülkemizin potansiyeli yüksek, Avrupa’nın en kalabalık genç nüfusu bizde vb.

Bir lastik markasının derin anlamları olan sloganını size tekrar hatırlatmak isterim: “Kontrolsüz güç, güç değildir.” Yani şunu demek istiyor; bu en kalabalık genç nüfusun ‘akademik, ruhsal, bedensel, teknik’ eğitim kalitesi yüksek olmazsa, o ülkenin vay haline.

1954 yılında köy enstitülerinin kapatılması, ‘ezberleyen, her denileni kabullenen, düşünmeyen, dünya insanı olmayan, komplo teorisyeni, tek tip vatandaş’ yetiştiren sistemin ilk başarısıdır. 62 yıldır devam eden bu düzen Türk toplumunu tüketmektedir. 2000’li yıllar, bu tükenmişliğin zirve noktasıdır.

1954 Türkiye’si, ilkokul mezunu aydınlar yetiştirirken 2016 Türkiye’si artık üniversiteli cahiller üreten bir konumdadır. İşte, belki de bir toplumun gelebileceği en kötü durum budur. Zira 2016’nın üniversite mezunları günlük hayatın akışını sağlayan, geleceğin zeminini hazırlayan kurumların başına gelmekte, halkı yönetmekte ve birbirini sevmeyen, benmerkezci yeni nesilleri yetiştirmektedir.

Geçtiğimiz hafta bir toplantıda, MEB’in son on sene içerisinde eğitim sisteminde tam sekiz tane kritik yani ‘nehrin yönünü aksine çevirecek’ değişiklik yaptığı söylendi. Sisteme uymak zorunda olan okullar da bu sistemsizlik içerisinden en az zararla çıkmak için mucizevi çözümler yaratıyorlardı. Tahmin edersiniz ki bu kaostan en az zararla çıkanlar sayıları iki elin parmağı kadar olan ‘Kazananlar Kulübü’ okullarıdır. Geriye kalan on binlercesi ise öğrencileriyle birlikte bu kaosun içinde sürüklenip gitmektedirler.

İşte dünya vatandaşı yetiştirdiğini söyleyen ve mezunlarını büyük oranda batılı ülkelere üniversite eğitimi için gönderen bu ‘Kazananlar Kulübü’ (!) okullarının, ultra zenginlerin ulaşabileceği astronomik fiyatlarda öğrenci kabul etmesi hiç şaşırtıcı değildir. Fırsatçılık da diyebilirsiniz, hak ediyorlar da diyebilirsiniz. Önemli olan bu değil.

Önemli olan şu:

Doğru düzgün düşünebilen, akıl irfan sahibi bir gençlik yetiştirebilmenin ortalama maliyeti, bu ülkede milyon liralar seviyesine ulaşmış durumdadır.

O kadar kötü durumdayız.

Fakat şuna anlam veremiyorum; düzenin bu hale gelmesine sebep olanlar da çocuklarını bu okullara vermek için yarışıyorlar. Yani çarpık sistemin yarattığı yönetici kitlesi de bu sistemden bir cacık olmayacağını biliyor. Onlar da kendi çocuklarını sistemin yozlaşmasından kurtarmaya çalışıyor.

Türk halkı, din, milliyet, saltanat özlemi sarmalında sıkışıp çürürken, toplumu bu hale getirenler, toplum sırtından kazandıklarıyla bilimin ışığına ulaşıp zenginleşmekte ve bu servetlerini sistemi daha da köreltmek için kullanmaktan çekinmemektedirler. Neticede dertleri vatan değil. Dertleri kendilerini halktan sıyırmak, öne geçmek. Zira dünya vatandaşına her yer Trabzon.

Sonuçta Sevgili Dani Fins’in eğitim sistemini bireyselleştirilmesi düşüncesi bir ülkenin Süper Lig’de oynayabilmesinin en önemli koşullarından biridir ve gelinmesi gereken ideal noktadır. Fakat şu an Türkiye’ye bir lükstür. Çünkü Türkiye 2016 yılına gelmiştir fakat hâlâ irfanı ve vicdanı hür çocuklar yetiştirememektedir.

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın