Son kale: TÜRKİYE

Yüzde 96’sı Sefarad olan, yaklaşık 17 bin kişilik Yahudi nüfusu ile Türkiye günümüzde, Balkanlarda Sefaradların ‘son kalesi’ olma özelliğini taşıyor.

Son kale: TÜRKİYE

Türkiye, bu özelliğini daha ne kadar koruyabilecek? Günde bir kişilik azalma varsayımıyla bile, 1492’de başlayan Sefaradların Balkanlardaki serüveni yakın bir dönemde bitecek gibi görünüyor.

Metin Delevi, yazı dizisinin son bölümünde, geçmiş yerine Sefarad kültürü konusunda katkılar sunan kişilerin “ne yapılmalı” sorusuna verdikleri cevapları aktarıyor. 

 

Büyük çoğunluğunu Sefaradların oluşturduğu Yahudi cemaatinin çeşitli etkenlere bağlı nüfus azalması nedeniyle Türkiye, Balkanlardaki ‘son kale’ olma özelliğini daha ne kadar koruyabilecek? Günde bir kişilik azalma varsayımıyla bile, 1492’de başlayan Sefaradların Balkanlardaki serüveni yakın bir dönemde bitecek gibi görünüyor.

Bu bölümde herkesin artık aşina olduğu geçmişimiz yerine Sefarad kültürü konusunda yoğun katkılar sunan kişilerin “ne yapılmalı” sorusuna verdikleri cevapları aktaracağım.

Bu görüşlere geçmeden önce, özellikle vurgulamak istediğim, Anadolu’da Yahudi tarihinin 1492 başlamadığı, buna karşılık neredeyse 2400 yıldır Anadolu kültür mozaiğinin bir parçası olduğudur.

İlk olarak, yaklaşık 15 yıldır hem Şalom’da hem de El Amaneser’de Judeo-Espanyol yazıları ile bu dilin unutulmamasına katkıda bulunan annem Coya Delevi’nin ‘Judeo-Espanyol’un Yol Haritası’ olarak adlandırdığı görüşünü aktaracağım:

Judeo-Espanyol, Sefarad Kültürü’nün en önemli ‘mirası’ kabul edilmekte. Gerek bu lisan, gerek diğer geleneksel Sefarad değerleri çeşitli Yahudi cemaatlerine göre bazı farklılıklar gösterebilir. Bilindiği gibi, 1492’de başlayan, İspanya ve daha sonra Portekiz sürgünlerini izleyen dönemlerde Yahudiler çeşitli topraklara yerleşmiş, bir kısmı Avrupa’da kalırken, bazıları Kuzey Afrika’ya ve büyük bir bölümü de Osmanlı İmparatorluğunun geniş topraklarına dağılmışlardı.

Daha sonraları, Latin Amerika’ya, ABD’ye ya da dünyamızın değişik uzak köşelerine yerleşenler olduğunu da biliyoruz.’Sefarad Kültür Mirası’ ele alındığında, bunca zamana ve kıtalar arası mesafelere, farklılıklara rağmen, günümüzde de Sefarad toplumlarında, temelde geleneksel ve dinsel benzerlikler görebiliriz. Bunu ‘Yahudi Anne’ kavramına dayandırmak gerekir.

Tarih boyunca Yahudi Anne, geleneksel mirası korumada en önemli rolü üstlenmiş, bunu asırlar boyu sürdürmüştür. Bunca nesil, Judeo-Espanyol’u annelerinden, yani bilinen deyimle ‘de boka de madres’den öğrendi. Anneler sayesindedir ki, bugün bile, dünyanın çeşitli köşelerinde atalarının lisanını konuşanları görebiliyoruz. 

Judeo-Espanyol ya da günümüzde sıkça kullandığımız Ladino, nostaljinin ve sürgünün lisanı, yani, İber Yarımadasından kovulan Sefaradların kullanmış olduğu lisandır. Ladino, bir bakıma geniş Osmanlı topraklarına yerleşen Sefaradların, Müslüman, Rum vs ile komşulukları sonucu doğmuştur diyebiliriz. Bu nedenle ‘Sürgünün lisanıdır’ terimini kullanmak yerinde olabilir.

Bazı belgelere göre, 1492 göçünü izleyen, yaklaşık iki yüz yıl boyunca, Sefaradlar İspanyolcayı korumayı başardılar. Doğal olarak, zamanla, yerleşmiş oldukları ülke ve etraftan etkilenerek yeni sözler, deyimler katmışlar bu İspanyolcaya... Günümüzde, 1930-45 yılları arasında doğanlar, daha önceki nesiller gibi, birinci lisan olarak, aynen Judeo-Espanyol’u düzgün konuşmakta, okumakta ve yazmakta. Onların yetiştirdiği neslin bir bölümü de lisanı, birinci dil olarak değilse bile, konuşabiliyor, yazabiliyor... Ama??? Bu durumda, ister istemez, aklımıza başka bir soru geliyor: ‘Acaba Judeo-Espanyol yaşamını sürdürebilecek mi?’ Elbette zaman ve tarih bunun yanıtını verecek. Amacımız objektif bir bakışla bugünkü durumu değerlendirmek.

Ne var ki, lisanın yanı sıra, Sefarad dinsel ve folklorik gelenekleri, müziği, mutfağı ve çok değerli eski belgeler, çeşitli yazılar, edebi türler ve yaşlıların anıları vs... özetle, atalarından kalan bir ‘Sefarad kültür miras’ı var. Pek tabii, bu kültür zenginliğini ayakta tutma, gelecek kuşaklara devretme çabaları süregelmektedir. Bu bağlamda, birkaç yıl önce, çoğumuzun yakından bildiği Centropa projesi çalışmaları başladı. Merkezi Viyana’da bulunan Centropa, Orta ve Doğu Avrupa’da yerleşmiş Yahudi cemaatlerinin 20. yüzyıldaki yaşamlarını araştıran ve belgeleyen bir kuruluş.

‘Witness to a Jewish Century / Yahudi Yüzyılına Tanıklık’ adındaki bu proje kapsamında, belirli bir yaştaki kişilerle görüşmeler yapılmakta. Anıları, gelenekleri kaydedilmekte ve olanak dâhilinde, dönem resimleriyle desteklenerek, değerli belge ve bilgilerin yok olmaları engellenmekte. Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde başlamış olan bu proje, Türkiye’de de yaşama geçirildi.

Ayrıca, diğer bir çalışma da gerçekleştirilmiş bulunuyor: ‘Ladino Database’ projesinin konsepti ve amacı, ana dili Ladino olup, onu iyi konuşan mümkün olduğunca çok kişi ile söyleşi yapıp, Judeo-Espanyol lisanında bol malzeme toplamak... Konuşmacılarda aranan tek koşul, Ladino’yu iyi bilmeleri. Kaydedilen konuşmalar, mot-a-mot /kelimesi kelimesine transkripsiyon yapılarak, bilgisayara aktarılıyor. Bu aşamadaki çalışma, söyleşileri gerçekleştirmekle görevli ekip için, çok dikkat, zaman ve sabır isteyen bir süreç. Sonlandığında, sesli ve yazılı, Judeo-Espanyol bir materyal oluşuyor.

Bu noktada ‘Centropa’ ve ‘Ladino Database’ birbirinden ayrılıyor. Centropa’da konuşulan lisan önem taşımamakta; belgeler, ses kayıtları, resimler belirli bir merkezde toplanıp, metinler İngilizceye çevrilmekte ve dergi formatında basılarak arşivlenmekte. Ladino Database çalışmasında, eldeki malzeme özel bir bilgisayar programıyla araştırmacıların hizmetine sunuluyor. Bu şekilde anında sesli ve yazılı, önemli bir Ladino arşivine ulaşılıyor. Ladino Database programında, görüşmeleri yapıp soruları yönelten, konuşmaları teybe kaydeden ve kelimesi kelimesine çözen ekibin de Judeo-Espanyol’a vakıf olmasının yanında, bilgisayar kullanabilir olması da gerekiyor.

Sefarad kültürünün ve Judeo-Espanyol’un arşivlerde yaşaması cidden heyecan verici bir olay olsa gerek.“ 

İkinci görüş olarak, yıllardır Judeo-Espanyol diline gönül vermiş, Ladino Komunita grubunu kurup, bu dilde yüzlerce kişinin birbirileriyle iletişime geçmesini sağlayan ve en nihayet bu yazı dizisini hazırlamamı öneren ve yüreklendiren Raşel Amado Bortnick’e kulak verelim:

“Sayın Metin Delevi’nin Şalom okurlarına sunduğu ‘Balkanlarda Bir Zamanlar Yahudiler Yaşardı’ dizisinden özetleyebileceğimiz sonuç, bu yörelerde kayda değer Yahudi cemaatleri kalmadığıdır. Büyük çoğunluğu Sefarad - yani İspanya ve Portekiz kökenli - olan bu cemaatler, Osmanlı İmparatorluğu döneminde sayı ve kültür bakımından zirvelerine ulaşmışlarsa da, 20. yüzyılın ilk yıllarında yer alan siyasi kargaşalık ve harpler nedeniyle Avrupa ve Amerika memleketlerine göçler yüzünden küçülmüşlerse de, onlara tam ölüm darbesini vuran Şoa veya Holokost olarak bilinen, İkinci Dünya Savaşı’nda Yahudilere yapılan soykırım olmuştu. Şoa’dan canın kurtarabilen az kişi de genelde önceki memleketlerine dönmemiş, Amerika, Avrupa ülkelerine veya İsrail’e yerleşmişlerdi. Bu acı duruma Sefarad kültür ve yaşamının merkezleri sayılan Selanik, Sofya, Saraybosna gibi şehirler, Rodos ve Girit gibi adalar da dâhil olması, 500 yıldır gelişmiş özgün Balkan Sefarad kültürünü ve Ladino dilini de tarihe geçme eşiğine getirmişti.

Bu arada, aynı kültürü paylaşan, İstanbul ve İzmir gibi önemli Sefarad kültür merkezlerini içeren Türkiye Yahudi toplumu Şoa’ya maruz kalmamış, yaşamına devam ediyordu. Gerçi bu toplum da 90-100 yıl öncesine nazaran çok küçülmüş, bir zamanlar 90 binlerde iken, dışarıya olan göçler ve son yıllardaki ölüm-doğum oransızlığı neticesinde nüfusu 17 bine düşmüştür.  

Dünyada yayılmış büyük Yahudi toplumları arasında küçük sayılsa da, büyük çoğunluğu İstanbul’da yaşayan Türk Yahudi Cemaati bugün, hem İspanya sürgününden sonra Osmanlı İmparatorluğu’nda kurulan tarihsel cemaatlerinin en büyüğü, hem de tüm dünyadaki Balkan-Sefarad cemaatlerinin en büyüğü, en canlısı ve en önemlisidir.

Bu özel ve onurlu mevki, bu çok küçülmüş cemaatin omuzlarına, 500 yıllık (ve hatta daha antik) Yahudi maddi ve manevi kültürel mirası korumak ve devamını sağlamak gibi büyük ve ağır bir sorumluluk yükler.

Dengenin olumlu tarafına eklenen yeni bir gelişme

Onlarca yıldır yurt dışında yaşamama rağmen, Türkiye’deki gelişmeleri yakından takip eden biri olarak söyleyebilirim ki, Türk Yahudi Cemaati kendi kültür mirasını koruma görevini hepimize onur verecek derecede örgütlü ve sistemli olarak üstlenmiş ve yerine getirmektedir. Ne var ki bazı dış ve iç olumsuz etkenler, Sefarad kültürünün geleceğini, bu tarihsel yörede nazik bir dengeye bağlı kılmıştır. 

Dengenin olumlu tarafında, cemaat içinde yer alan çok sayıda etkinlikler vardır. Bunlar arasında, Osmanlı-Türk Sefarad Araştırmaları Merkezi çalışmaları ve El Amaneser dergisi, Maftirim Korosu ve yayınladıkları kitap - CD seti, Ladino Günü kutlamaları, Şalom gazetesi ve Judeo-Espanyol sayfasının devamı, geleneksel düğünler, dini bayramlar, faşadura ve berit kutlamaları, bat-mitzva törenleri, 500. Yıl Müzesi, Ulus Özel Musevi Lisesinin başarıları, Las Estreyikas d’Estanbol çocuk korosu, Edirne Sinagogunun devlet bütçesinin yatırımı ile imarı, İzmir’de eski sinagogların (İzmir Belediyesi desteği ile) yenileme projesi, antik dini kitapların korunmaya alınması, vs… sayılabilir.

Aksi etkenler arasında ise maalesef cemaatin giderek küçülmesi ve yaşlanması, bireylerin kültürlerine ve geçmişlerine karşı ilgisizliği ve dıştan gelen Aşkenaz adetleri benimsemesi sayılabilir. ‘Hem yükte hem pahada ağır’ bu etkenlerin hepsine karşı koyabilmek mümkün olmasa da, sorunu çözmek yönünde yeni bir gelişme olmuştur kanımca: Son aylarda yürürlüğe geçen Sefarad kökenlilere İspanya ve/veya Portekiz vatandaşlığı hakkı kanunu. 

Bir Avrupa Birliği pasaportunun pratik avantajlarına ulaşmak gayesiyle de olsa, bu kanunun, birçok Türkiye Yahudi’sini geçmişini ve kültür mirasını araştırmaya sevk ettiğini fark ettim. Ümit ederim ki en kısa zamanda İspanyolca lisanı cemaat içinde yayılacak ve bu yolla Yahudi İspanyolcası - Ladino’ya da ilgi artacaktır.

Bu ilginin, genel toplumda da yayılmasını, üniversite sınıflarına kadar gelmesini, Osmanlı devrinin önemli bir kültür kesimi olan Sefarad tarihine de yer açmasını bile hayal edebiliriz.

Dileğimiz, Türkiye’nin ‘Balkan Sefaradlarının son kalesi’ olarak daha nice yüzyıllar huzur, kardeşlik ve özgürlük içinde devam etmesidir.”

Üçüncü görüş olarak Sefarad kültürü deyince ilk akla gelen ve Osmanlı-Türk Sefarad Kültürü Araştırma Merkezi Koordinatörü Karen Gerson Şarhon merkezin çalışmalarını aktardı:

1 Aralık 2003’te Türkiye Cumhuriyeti Hahambaşılığı’nın alt kuruluşu olarak kurulan Sefarad Kültürü Araştırma Merkezi, büyük bir çoğunlukla oral bir kültür olan Sefarad kültürünün günümüze kadar gelebilmiş olan tüm öğelerini toplamak, belgelemek ve arşivlemek amacıyla çalışmaya başladı.

Geçen yıllar içinde son derece önemli projelere imza atan Sefarad Merkezi, Centropa (Avusturya) kuruluşu ile bir sözlü tarih projesi gerçekleştirdi ve yaşları 70’ten yukarı olan kişilerin çok ayrıntılı hayat hikâyelerini belgeledi.

16. yüzyılda Edirne’de doğan ve tamamı Türk Sanat Müziği makamlarından oluşan Maftirim müziğinin günümüze kadar ulaşabilmiş olan ilahilerini, notaları, tercümeleri ve Maftirim hakkında önemli bilgiler içeren giriş makalesi ile harika bir koleksiyonu yayınlamayı başardı.

2005 yılının mart ayında, Şalom gazetesinin eki olarak El Amaneser gazetesi aylık olarak yayına girdi. Tamamı (24 sayfa) Judeo-Espanyol dilinde olan bu gazete dünyada tek olup on bir yıldır her ay yayınlanmaya devam ediyor.

Yine türünün dünyada tek örneği olarak İrvin Mandel’in Mozotros Ailesi karikatürlerinden seçmeler Judeo-Espanyol diline çevrilip yayınlandı.

Judeo-Espanyol – Türkçe sözlük, Judeo-Espanyol fıkralar kitabı, sinagog ilahileri CD’leri, atasözleri ve deyimler koleksiyonu merkezin yayınları arasında yer alıyor.

Cervantes Enstitüsünde verilen üç kursluk Judeo-Espanyol dersleri, özellikle yabancı ülkelerin bu kurslara ilgisini başlatmıştır. İsrail’in Ben Gurion ve Bar İlan Üniversiteleri ile ortaklaşa projeler geliştirildi, seminerler ve konferanslar düzenlendi ve akademik çevrelerde merkezimizin adı saygın bir konuma oturtuldu.

Judeo-Espanyol dili ile ilgili Ladino Database adı verilen projede 80 saatlik Judeo-Espanyol dilinde yapılan konuşmalar kaydedildi ve bu dilin en azından konuşma dili kayıt altına alındı.

Bugün daha yapılması gereken çok iş var. Kayıt altına alınması gereken binlerce belge, şarkı, yemek tarifleri, gelenekler ve tarihi bilgi var. Ülkemizde ve dünyada ekonomik durum kötüye giderken, bu gibi durumlarda ilk kurban kültür için harcanan paradır. Ne yazık ki finansman olmayınca birçok kültür öğemizin kaybolup gitmesini önlemek mümkün olmayacaktır.”

27 Ocak’ta başlayan yazı dizisine son noktayı koymak üzereyiz. Gördüğümüz gibi, bir zamanlar Sefarad kültürünün beşiği olan Balkanlar’da, artık bu kültürü yönlendirecek, devam ettirecek nüfus bir tek Türkiye’de görünüyor. Bu görünüm ne zamana kadar devam ettirilebilecek? Bunun cevabı genç nesilde yatıyor. Eğer bu kültürün devam etmesini istiyorsak gençlerimizi bu yönde bilinçlendirmek gerekiyor. Bilinçlendirme, teşvik etme konusu da bizim nesle düşüyor. Bu yazı dizisinin bir amacı kısmen bile olsa da bu bilinçlendirmeyi sağlamak idi. Umarım başarılı olmuşumdur.

- Bitti -

 

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın