14. İstanbul Bienali Tuzlu Sularda

5 Eylül’de başlayıp 1 Kasım’a kadar sürecek olan 14. İstanbul Bienali neredeyse tüm şehri saracak kadar birçok mekânla sanata kollarını açıyor. Bienal’in kavramsal çerçevesi ise “TUZLU SU: Düşünce biçimleri üzerine bir teori.” Sadece bu açıklama bile bu bienalin hepimize anlatacak çok şeyi olduğunu gösteriyor.

“Bir sanat eseri, güzel bir şeyin takdimi değil, bir şeyin güzel takdimidir” diyor Kant. Oysa bir sanat eseri mutlaka güzel mi olmalıdır sizce?

Ya da başka bir değişle mutlaka güzeli mi betimlemeli ve izleyeni mutlaka mutlu mu etmelidir?

Doğrusu, güzeli taklit etmek değildir söz konusu olan, zaten buna da ihtiyacı yoktur sanatın.

İnsanoğlunun tüm yaşamı boyunca güzele ve gerçeğe olan ihtiyacı yadsınamaz. Ama daha çok onların karşılaşmasına, karışmasına, birliğine ve bunun içinde sanatçılara ihtiyaç duyar.

Sadece gerçeği güzelleştirmek süslemek için değil, bu yapay olurdu, ama gerçeğin özünde bulunan güzelliği ortaya çıkartmak ya da ifade etmek için, bize gerçeği görmeyi, onla yaşamaya hazır olmayı, onu sevmeyi öğretmeleri için.

“Sanat gerçeği ortaya çıkartır” der Heiddeger.

Bach’sız ya da Beethoven’sız müziği, Rembrant’sız ya da Michelangelo’suz plastik sanatları, Shakespeare’siz, Viktor Hugo’suz edebiyatı hayal edemiyorum.

Ama kim, hepsi evrensel, hepsi bu eşsiz sanatçılar olmaksızın, insanlığın şu anda olduğu gibi olmayacağını görebilir.

Çünkü o zaman insanlık, daha az güzel, daha az kültürlü, daha az mutlu olacaktı.

Sadece bu değil, insanlık onlarsız daha az gerçek, daha az insani olacaktı.

 “Sanat bir insan yapısıdır, insan da bir sanat yapısı.”

20. yüzyıl başlarına kadar sanat düşüncesi ve algısı bu çerçevedeydi.

Günümüzde, “Sanat genel olarak ortak ve evrensel birçok kriter ile tanımlandığı halde, her coğrafyanın her toplumun kendine özgü farklı bir sanat anlayışı, farklı bir şekilde de bunu ifade edebime biçimi vardır.”

Bienaller bize bu olanağı sağlar.

Algının sanata karşı, kültürlerin çeşitliliğinden bağımsız sanatçının özgür evreniyle sunulması bu ortamda yer alır.

TÜM ŞEHRİ SARAN BİENAL

5 Eylül’de başlayıp 1 Kasım’a kadar sürecek olan 14. İstanbul Bienali neredeyse tüm şehri saracak kadar birçok mekânla sanata kollarını açıyor.

Salt Galata, The House Otel, Casa Galeri, Galata Rum Okulu, İstanbul Modern, Boğaz’da yolunu kat eden bir balıkçı teknesi, Büyükada’da Troçki Evi, Büyükada Halk Kütüphanesi, Büyükada Splendid Palas Oteli, Cezayir Binası, Hırant Dink Vakfı, Balat’taki Küçük Mustafa Paşa Hamamı, İtalyan Lisesi, Galeri Arter, Pera Müzesi, Masumiyet Müzesi gibi mekânlar sanata ev sahipliği ederken şehrin dinamiklerini de içlerine çekecekleri kuşkusuz.

Bienal’in kavramsal çerçevesi “TUZLU SU: Düşünce biçimleri üzerine bir teori.” Sadece bu kapsamsal açıklama bile bu bienalin hepimize anlatacak çok şeyi olduğunu gösteriyor.

Carolin Christov-Bakargiev İstanbul Bienali’ni şekillendiren isim. Yıllara varan araştırmalarıyla İstanbul’u keşfetmeye adamış kendini. Bienal’e Nobel Ödüllü sanatçıları katmış, şehrin neredeyse bütününe yayılmış, hayali mekânlar kurmuş ve ‘tuzlu su’yun kavramsal bütünlüğü içinde sanatçılara kucak açmış.

Peki, neden ‘Tuzlu Su’?

Christov –Bakargiev şöyle yorumluyor: Her şey bir materyaldir. Materyalleri birbirine bağlayan ve bağlandıkça oluşan olgular vardır ve bu olgular kendi materyallerini üretirler. Örneğin insan sesi, bir materyaldir, ama havayla rüzgârla birleşerek yeni bir oluşun içinde insana ulaşır.

İstanbul Bienali’ni yapmayı tasarladığımda İstanbul haritasında Boğaz’ın bir çizgi gibi uzanan bir sınır olabileceğini düşünmüştüm. Karaları Asya ve Avrupa olarak birbirinden fiziki olarak ayıran bir sınır. Oysa bu İstanbul söz konusu olduğunda bu sınır, bir çizgiyle aynı şey değil. Bildiğimiz gibi zaman ve mekân birbirinden ayrılamaz. Oysa baktığımda sınır olan çizginin başı Rumeli Feneri iken bir ucu Kız Kulesi. Birinden birine gitmek zamanı içine kattığından zamanın bir materyal oluşuna tanık oluruz. Zamanın geçitleri mekanın geçitlerini yaratır.

Christov –Bakargiev’e göre ‘tuzlu su’ya odaklanmak bu algıyı güçlendirmektedir. Bu algı üzerinde düşünülebilecek bir ortak payda yaratıyor.

Böylece 14. İstanbul Bienali böyle başlıyor düşünmeye, tuzlu su ve düşünce biçimleri üzerinde düşünmeye.

Birçok sanatçı mekan ve algı sınırlarını zorlayarak mesajlarını iletecekleri yapıtlar üretmişler.

Cevdet Erek ve Dalgalar’ı, Tophane semtini çatışan dalgaların birlikteliğinde bir yaşam sahnesine dönüştürmüş. Kentsel dönüşümün kültürel dönüşümle dalgalı buluşması mekânı mesajıyla yaşanır kılmış.

Boğaz’a geçmiş sanatçı Füsun Onur’a ‘Ulysses’ten bir şiirle Kuzguncuk’tan seslenir olmuş. Büyükada’yı almış, birçok mekânı fikirlerle süslemiş. Troçki Evi gibi…

Orhan Pamuk’un not defterini almış Masumiyet Müzesine konuk etmiş. Defterin her bir sayfasını bir başka kişi çevirerek her bir günün farklı okumalarını anlatacak.

 Dolayısıyla kelimeler sözcükler ve anlamlar Christov –Bakargiev’in çalışma alanını oluşturduğu notalar. Onlarla besteleyip yeni kavramlarla asla noktalamadan ‘sanatı’ yeniden ve tanımlanamayacak şekilde üretiyor.

Sil baştan başlamak gerek bazen

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın