Bodrum’da müzik ziyafeti

D-Marin Turgutreis 11.Uluslararası Klasik Müzik Festivali

‘Hüzün’ün dayanılmaz çekiciliği: Zamanın Hafızası

Doğuş Grubu kurucu destekçiliği ile 2005 yılından bu yana düzenlenmekte olan “D-Marin Turgutreis Uluslararası Klasik Müzik Festivali”, bu yıl Gün Doğuşu konserlerinin ardından bir ilki daha gerçekleştirerek D’Marin sınırlarının dışına çıktı ve Teodoros  Angelopoulos’un filmlerine yaptığı unutulmaz müziklerle, ismi büyük yönetmenle özdeşleşmiş olan Eleni Karaindrou’nun konserini Bodrum Kalesi’nde gerçekleştirdi.

Doğuş Grubu ana sponsorluğunda 2014 yılında hayata geçirilen “Bodrum Kalesi Kuzey Hendeği Konser Alanı İyileştirme Projesi” kapsamında yapılan çalışmalarla alanın oturma kapasitesi arttırılmış ve sahne yeniden inşa edilmişti. Engelli misafirler için de konforlu ve güvenli bir yerleşim alanı haline dönüştürülen Kale geçtiğimiz yıl itibarıyla, yeni görünümüyle klasik müzik tutkunlarını ağırlamaya başlamıştı.

Film müziği deyip geçmeyelim. Sinema, filmlerin ‘sessiz’ olduğu zaman bile sessiz olmamış, filmler gösterim mekânının olanaklarına göre, tek bir piyano, küçük bir müzik topluluğu ya da orkestra eşliğinde izlenmişti. Seslerin filmin üzerine kaydedilmeye başlamasıyla konuşmalara eşlik eden müzikler de filmin bir parçası oldu.

Müziği sessizlikleri dolduran ya da heyecan, mutluluk, neşe, vs gibi duyguların altını çizen aksesuar bir öğe olmaktan çıkararak, filmin tematik bütünlüğünün önemli ve ayrılmaz bir parçası haline getiren,’Fon Müziği’ni, ‘Film Müziği’ne dönüştüren, ‘Senso’ ve  ‘La Morte A Venezia’ ile Luchino Visconti, olmuştur.

Klasik müzik bestelerinin yer aldığı bu ilk öncü çalışmanın ardından birçok büyük ‘auteur’, filmleri için müzik yaptırmaya başlamış, bazıları da bir tür alter-ego’ları olacak bestecilerle film yaptıkları sürece beraber çalıştıkları ikililer oluşturmuştur. Bu efsanevi ikililer arasında Fellini-Nino Rota, Kieslowski-Zbigniew Preisner ve Angelopulos-Eleni Karaindrou en ünlüleridir.

Angelopulos-Karaindrou çalışmasından ezgiler

Tüm zamanların en büyük ‘auteur’lerinden, tarihin en talepkâr ve mükemmeliyetçi sinemacılardan Angelopulos’un, 1984’de çektiği ‘Kitera’ya Yolculuk’tan itibaren bütün filmlerinin müziklerini yapacak olan Eleni Karaindrou ile çalışması, ilk bakışta yönetmenin dingin sineması ve karakterlerine son derece mesafeli bakışı ile karşıtlık oluşturur gibi

görülebilir. Aslında, Karaindrou’nun kimi filmde bir iki müzikal cümleyle, kiminde ise neredeyse bir başrol oyuncusu gibi öne çıkan coşkulu ve hüzünlü ezgileri, Angelopulos sinemasının görsel olarak uzak durduğu ve utangaç bir ketumiyetle dizginlemeye çalıştığı duygusallığı, , öykülerinde serinkanlılıkla satır aralarına gizlediği trajik boyutu açığa çıkarmakta ve tamamlamakta.

Bodrum Kalesi’nin 1500 kişilik yeni mekânında Ender Sakpınar yönetimindeki İstanbul Sinfonietta’nın piyanoda Eleni Karaindrou ve Natalia Mihalidu ile, obuada Vangelis  Hristopulas’a, akordeonda Dinos Haciyordanu’ya, mandolinde Aristotle Dimitriadis’e eşlik ettiği konserde 29 yıllık ortak çalışmanın ürünü sekiz olağanüstü filmin, ‘Kitera’ya Yolculuk’, ‘Arıcı’, ‘Puslu Manzaralar’, ‘Leyleğin Geciken Adımı’, ‘Ulis’in Bakışı’, ‘Sonsuzluk ve Bir Gün’, ‘Ağlayan Çayır’, ‘Zamanın Tozu’ filmlerinin en etkileyici temalarını ve Karaindrou’nun başka sinemacılar için bestelemiş olduğu bazı müzikleri seslendirdi. ‘Komşu’dan gelen ve bizim kulağımızın da pek yatkın olduğu bu hüzünlü ses izleyicilerin büyük coşkusuyla karşılandı. Benim gibi iflah olmaz bir Angeleopulos hayranı için ise, neredeyse ezbere bildiğim bu ezgiler, rahmetle andığım sevgili Teodoros’un benzersiz dünyasında,  heyecanla, kimi zaman gözlerim yaşararak, bir kez daha yolculuk yapma vesilesi oldu. 

 

Fazıl Say’dan şarkılar ve ölümünün 60. yılında Sait Faik’i hatırlamak

‘D-Marin Turgutreis Uluslararası Klasik Müzik Festivali’nin kapanışını Fazıl Say’ın yapması artık festivalin geleneği oldu.

Fazıl Say’ın elinde mikrofonu, her parça için ayrıntılı açıklamalarıyla neredeyse interaktif bir dinletiye dönüşen keyifli ilk yarıda Say ve Serenad Bağcan, Say’ın şiirlerimizden yola çıkarak bestelemiş olduğu ilk en son şarkılarından oluşan bir seçki sundular. Serenad’ın hem klasik, hem şarkı, hem de popüler müziğe yatkın sıra dışı sesi ile Fazıl’ın kimi zaman senfonik boyutlara ulaşan piyanosunun birlikteliği, klasik bir lied akşamının ötesinde,  müthiş bir müzik-edebiyat buluşmasına dönüştü.

İkinci yarıda bir başka edebiyat-müzik buluşması, İKSV’nin, modern Türk hikâyeciliğinin öncülerinden edebiyatımızın büyük öykücüsünü anmak için Fazıl Say’a sipariş vermiş olduğu,  prömiyeri geçen yıl Burgazada’da yapılmış olan,ölümünün 60. yılında Sait Faik’i hatırlamak’ vardı.

‘Stelyanos Hrisopulos Gemisi’ hikâyesi sahne eseri olarak tasarlandı

Say, haklı olarak, kendi doğduğu tarihten onlarca yıl önce ölmüş edebiyatçıyı ‘hatırlama’nın ancak onun eserleri üzerinden olabileceğini düşünerek yapıtı yazarın ilk kitabı ‘Semaver’den ‘Stelyanos Hrisopulos Gemisi’ hikâyesi üzerine bir ‘sahne eseri’ olarak tasarlamış.

Sait Faik Abasıyanık’ın ilk dönem öykülerinin ortak paydası olan insan sevgisi, siroz teşhisinden sonra, yerini karamsarlığa ve umutsuzluğa bırakmıştı. Stelyanos Hrisopulos  fakir, yaşlı Rum balıkçı Stelyanos Hrisopulos’un, kızı öldükten sonra ailesinden hayatta kalan son kişi, hayal gücü denizler ve balıklarla beslenen, bitirdiğinde büyükbabasının adını vereceği, bir metre uzunluğunda, beyaz bir yelkenli yapmakta olan on iki yaşlarındaki torunu Trifon’dur.  Trifon bitirdiği gemiyi denize indirdiğinde, oyuncak gemiye gıptayla bakan Burgaz’ın çocukları pusuya yatmışlardır. Gemi hafif yana yatmış pupa yelken giderken, soba borusundan yapılmış bir top, çamların içinden patlar. Atılan taş geminin yanına isabet eder; bu taşı diğerleri izler. On altı çocuk ellerinde ve ceplerinde taşlar, o güzelim gemiyi batıracaklardır...

Ara Güler’in çekmiş olduğu ünlü fotoğraf dâhil, Sait Faik’in gülümsediği resimlerde bile gözlerindeki o tarifsiz hüzün, Fazıl Say gibi duyarlı bir sanatçının gözünden tabii ki kaçmamış ki, Sait Faik’i böyle hüzünlü bir öykü ile ‘hatırlama’yı yeğlemiş. Bestenin makamsal olarak tasarlanması bile Say’ın, Türk Sanat Müziği’nin en neşeli parçasında bile alttan alta hissedilen hüznü Sait Faik’le özdeşleştirmiş olmasındandır.

Sahne eserinin dekoru, merkezde besteci ve yorumcu Fazıl Say’ın piyanosu ve onu iki yandan ve arkadan çeviren alçak bir platformdan oluşmakta. Platformun iki yanı vokalleri yorumlayacak olan Zeynep Halvaşi ve Serenad Bağcan’a ayrılmış. Piyanonun sol arka tarafında 2013’de İzmir’de sanatsever Olten ailesi tarafından kurulan Olten Yaylı Çalgılar Dörtlüsü, bu klasik dörtlünün yanında da Derya Türkan (klasik kemençe), Hakan Güngör (kanun) ve vurmalılarda her zamanki gibi Aykut Köselerli yer alıyor. Böyle bir gurubun varlığı bile, Say’ın ‘tamamen makamsal’ olarak nitelediği bestenin aslında bu tarifi aşan, 21. yüzyıl klasik müziği ile geleneksel ‘makamî’ Türk müziğinin birbirine dokunacağı, birbirini okşayacağı sınırda gezinen ilginç bir doğu-batı sentezi olacağının göstergesiydi.

Öyküyü sahneye uyarlayan ve yöneten Özen Yula, müziğin, şarkıların ve anlatının dengelendiği, trafiğin hiç aksamadığı sahnelemesinde, müzisyenlerden ve anlatıcıları oluşturan uçuk mavi tül giysileri içinde üç su perisini andıran Demet Evgar, Songül Öden ve Esra Bezen Bilgin’den müthiş bir birliktelik ve dört dörtlük bir performans elde etmiş.

Piyanonun ilk notalarından itibaren bu ‘müzikal hybrid’in çok başarılı olduğu belli oldu. Klasik Müzikle Türk Sanat Müziğinin girdikleri aşk ilişkisinin bu ortak çocuğu, iki türün birbirlerine güzelliklerini ve karşıtlıklarını verdiği farklı, ama derinliği ve çekiciliği olan bir müzikti. Sanki piyano ile kanunun, viyolonsel ile kemençenin diyalogları, iki aşığın oynaşması gibi birbirini devam ettiren, tamamlayan birer sevişmeydi.

Say, yorumcu ve besteci olarak geri plana çekilerek kimi zaman vokallere ya da peri kızlarının oluşturduğu üçlüye eşlik ederek Sait Faik’i öne çıkarmayı yeğlemişti ki, büyük bir sanatçının bir başka büyük sanatçıya bu alçak gönüllü saygı duruşu en ihtişamlı oratoryo’dan daha etkileyiciydi.

Yaklaşık bir saat süren dinletinin sonundaki coşkulu alkışlar, hem Burgazada’nın soğuk kış gecelerinde ve lodoslarında geçen bu dede-torun öyküsünün Bodrum’a nasıl uyum sağladığının, hem de Fazıl Say’ın her zamanki gibi yöreselden evrensele ulaşabilmekteki olağanüstü başarısının göstergesiydi.

“11. D-Marin Turgutreis Uluslararası Klasik Müzik Festivali” vesileyle lahmacun-ayran fiyatlarını Bodrum yaşamının tek göstergesi olarak diline dolayan medyatik basının, bu düzeyde bir etkinliğin gün doğumu ve gün batımı konserlerinin ücretsiz olduğundan, birinci, ikinci, dördüncü ve beşinci gece sadece 50 TL üçüncü gece 40 TL olan bilet satışlarından sağlanacak gelirin tamamının bu yıl da Tohum Otizm Vakfı ile Bodrum Sağlık Vakfı’na bağışlandığından habersiz, ya da ilgisiz olduğunun altını bir kez daha çizmek isterim.

Kazanç amacı ile kurulmuş olmalarına karşın sanata büyük destek veren Doğuş, Borusan, Sabancı. Eczacıbaşı, Koç, Garanti ve bu yolda çaba sarf eden bütün diğer kuruluşlara sonsuz teşekkürler!

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın