21. yüzyılda Shakespeare sahnelemek

Günümüz seyircisine hem biraz ‘demode’ gelebilecek Shakespeare öykülerini kabul ettirmek, hem de Shakespeare’in mesajını bire bir aktarmak mümkün müdür? Bu trajik öyküleri farklı bir yorumla, grotesk ve sürreel taraflarının altını iyice çizerek, İonesco’ya da Beckett’e değil de Boris Vian’a daha yakın birer karanlık güldürü olarak sahnelemek seyirciyi etkilemenin, ona daha kolay ulaşmanın bir yolu olabilir mi?

21. yüzyılda Shakespeare sahnelemek

Bu yazıda, son dönemlerde bu tür deneylerin İstanbul Tiyatrolarında başarıyla uygulandığı birkaç örneği ele almak istiyorum

Shakespeare, özellikle öğrenimini İngiliz ekolünde yapmış olanlar için, aydınların, kültür birikimine sahip seçkin okurların ve izleyicilerin tat alabileceği bir yazar olarak görülür.

Biraz da “biz en iyisini biliriz” ukalalığının ürünü olan bu bakış açısı yanlıştır.

Shakespeare bir halk ozanı, öykülerinin örgüsü ve kurgusuyla, XVI. yüzyıl İngiltere’sinin büyük çoğunluğu cahil seyircisinin ilgisini çekmeyi bilen bir yazardır. Öyküleri üç saat boyunca ayakta dikilerek, alçakları yuhalayan, kahramanları alkışlayan ‘ayaktakımını’ her daim heyecanlandırabilecek cinstendir: Gotlar kraliçesinden inanılmaz kanlı bir şiddetle intikam almaya çalışan Romalı general, Kara derili komutanın, beyaz tenli karısını öldürmeye kadar varan çılgın kıskançlığı, iki düşman ailenin çocuklarının trajik aşk hikâyesi, iktidar hırsından gözü dönmüş ve bu uğurda her şeyi göze almış bir karı-koca, malını mülkünü vermiş olduğu kızlarının kapıya koyduğu yaşlı bir kral, öldürülen babasının intikamını almak için çabalayan kararsız bir prens, aşağılanan ve dolandırılan tefeci bir Yahudi’nin intikam alma çabası…

Bu öykülerin günümüz izleyicisine hâlâ hitap edebilmesinin sebebi, anlatılanlardan değil, anlatılanların arkasında olanca derinliğiyle işlenen insani duygulardandır. O günden bugüne hiç değişmemiş olan, sevgileriyle, kinleriyle, nefretleriyle, güçleriyle, tutkularıyla, çelişkileriyle, zayıflıklarıyla insanların duyguları.

Peki, acaba, günümüz seyircisine hem biraz ‘demode’ gelebilecek bu öyküleri kabul ettirmek, hem de Shakespeare’in mesajını bire bir aktarmak mümkün müdür? Bu trajik öyküleri farklı bir yorumla, grotesk ve sürreel taraflarının altını iyice çizerek, İonesco’ya da Beckett’e değil de Boris Vian’a daha yakın birer karanlık güldürü olarak sahnelemek seyirciyi etkilemenin, ona daha kolay ulaşmanın bir yolu olabilir mi?

Bu yazıda, son dönemlerde bu tür deneylerin İstanbul Tiyatrolarında başarıyla uygulandığı birkaç örneği ele almak istiyorum.

‘Beş Perdelik Manzum  Maganda Faciası’

2012’de Semaver Kumpanya, Shakespeare’in, sayısız cinayet, sakatlama, tecavüz, evlat katli, yamyamlık, işkenceyle aşırı dozda şiddetin ortaya çıktığı ilk ve en ilkel tragedyası ‘Titus Andronicus’u, Sinan Fişek’in uyarladığı ‘Beş Perdelik Manzum Maganda Faciası’ adı altında sahneledi. Çok beğendiğim, izlediğimde Shakespeare, gelip “Beş Perdelik Manzum Maganda Faciasını izleseydi büyük keyif alır ve bizim gibi ayakta alkışlardı” demiş olduğum bu sahnelemede, inandırıcılıktan çok uzak olan öykü, gerçeküstücü, neredeyse fantastik bir boyutta anlatılmaya, öykünün trajikten çok olabildiğince absürd tarafının öne çıkarılmasına yönetmen Işıl Kasapoğlu’nu sanki zorluyordu. Kasapoğlu zaten en üst düzeyde sahneye taşınan aşırı şiddetin dozunu giderek arttırarak, işkenceleri, boğazlamaları, tecavüzleri, cinayetleri, kesilen el ve kolları ‘Kill Bill’ vari grotesk bir güldürü olarak anlatmıştı.

Bu ‘uyarlama’, Shakespeare’in anlatısına taban tabana zıt olmasına karşın, şiddetin bulaşıcılığını ve kan davasının sonu gelmez döngüsünü yansıtan ana temayı bire bir vererek yazara beklenmedik şekilde sadık kalıyordu. Öykünün mekân olarak yeraltı dünyasına kaydırılması, duyguların dibine kadar yaşandığı, sonuna kadar açığa vurulduğu bu dünyada hem kullanılan dilin, hem de karakterlerin aşırılığını neredeyse normalleştiriyor, finaldeki katliama kahkahalarla gülen izleyicinin şiddet karşısındaki kendi umarsızlığı da dolaylı olarak eleştirilerek, Shakespeare’in mesajının da ötesine gidiliyordu.

‘Hamlet’

1994’te yönettiğiHamlette Müge Gürman, Hamlet’in ikiliğini ve zıtlığını sahnede aynı anda yer alan, birinin başladığı cümleyi kimi zaman diğeri bitiren, kimi zaman aynı sözcükleri beraberce söyleyen, soytarı tarafını Chaplin’in Şarlo elbisesini giymiş olan Zafer Algöz’ün, Odipus Kompleksi içinde kıvranan feminen tarafını da siyah kadın çorabı ve robdöşambrı ile Uğur Polat’ın canlandırdığı iki oyuncuya yorumlatarak başarılı bir deneysel çalışma yapmıştı.

Gürman, Hamlet’in dualitesine yoğunlaşmasının ardından, normların fazla dışına taşmayan, klasik anlatıma daha yakın bir yorum yeğlerken, Moda Sahnesi’nde Kemal Aydoğan, daha alçakgönüllü, ama bir o kadar da iddialı Hamletini, kapkaranlık bir güldürü olarak sahneliyordu.

Bengi Günay’ın, Danimarka Sarayını ölenlerin ve öleceklerin çürümekte olduğu bir mezarlığa çevirerek mezarcı sahnesini bile gereksiz kılan dekorunda gerçekleşen bu post modern yorum, seçtiği çok farklı yola karşın Shakespeare’in mesajını bire bir aktarmasıyla

kusursuzluğun sınırlarını zorlayan çok başarılı bir çalışma. Sonbaharda 3.sezonuna girecek olan Hamletin başarısına, çok sağlam kadrosunun ve özellikle oyunu baştan sona yüklenen soytarı/Hamlet Onur Ünsal’ın katkısı büyük. Seyircisiyle benzersiz bir iletişim kuran Onur, bitmez tükenmez enerjisiyle Hamlet’in traji-komik öyküsünü, kahramanla anti-kahramanı ayıran o incecik çizgide kusursuz bir denge tutturarak canlandırıyor. Bu tip yorumlarda, daha gösterişli sahnelemelerde gözden kaçabilecek küçük ama değerli ayrıntılar beklenmedik bir anda ortaya çıkıveriyorlar. Örneğin, manastıra kapanmasını önerdiği ünlü tiradın hezeyanları arasında Onur’un iki kez Ofelya’ya yanaşıp, ona çılgın gibi âşık olduğunu söyleyemeye yeltendiği ama söyleyemediğinden bakışlarıyla haykırdığı sahne hem oyunculuk olarak hem de Hamlet’in Ofelya’nın mezarı başındaki yıkımını açıklama bakımından olağanüstü.

Sonuçta, Shakespeare’in (ya da birçok klasik metnin) söyleminin bugünün insanı için anlamını, ustaya sadık kalmak adına metni kutsal ve dokunulmaz kabul etmek yerine, ruhuna sadık kalarak, metni kimi zaman değiştirerek, kimi zaman ters yüz ederek okumak kimi zaman çok parlak ve çok etkileyici sonuçlara ulaşabileceği kanısındayım.

Hamlet’i ikinci kez izlediğimde, birlikte seyrettiğim arkadaşlarım biraz ‘light’ bulduklarını ifade ettiler. Cevaben, bu yoruma katılmadığımı, Kemal Aydoğan’ın klasik bir metine güncel yorum arayışını, konusunda tiyatro dersi olacak nitelikte bulduğumu söyledim.

Ne var yani ‘hantal’ olacağına ‘light’ olsun!

 

‘Soytarım Lear’

‘Kral Lear’, Shakespeare’in en ünlü trajedilerinden biri. Lear’in ülkesini kızları arasında bölüştürmesiyle başlayarak her şeyini kaybetmesiyle sonuçlanan oyun, iktidar ve veraset kavgalarının her yanı sardığı, gençlerin yaşlılara düşman olduğu, doğanın bile çıldırmaya başladığı çivisi çıkmış bir dünyada geçer. Hiç kimsenin mantıklı davranamadığı bu mahşer ortamında, gerçekleri ve doğruları sadece ‘soytarı’ dillendirmektedir. Shakespeare en acıklı öykülerinde bile, sözlük karşılığı budala, aptal, salak, maskara olan “fool / soytarı”yı karşımıza sağduyunun temsilcisi olarak çıkarır ki, bu karşıtlık en trajik oyunlarına bile karanlık ve grotesk bir mizah duygusu katar. Peki ya krala en yakın kişi olan, ancak her nasılsa oyunun bir yerinde kaybolan ve bir daha adı bile geçmeyen soytarı, yanına aldığı bu hikâyeyi, başka soytarılarla yeniden anlatmayı seçseydi ne olurdu…

19. Uluslararası Tiyatro Festivali için İKSV, Yiğit Sertdemir’den bir Shakespeare oyunu istediğinde, trajedinin barındırdığının groteske çevrildiğinde daha net, daha okunur daha görünür olacağını fark eden Sertdemir, Lear’in öyküsünde iyice belirginleşen grotesk öğeleri öne çıkaran bir Kral Lear sahnelemeye karar vermiş.  Jan Kott, ‘Çağdaşımız Shakespeare’ adlı kitabında şöyle der: “Tragedya rahiplerin, grotesk soytarıların tiyatrosudur.” Belki de yapmaya çalıştığımızı en iyi özetleyen sözleri de buradan yola çıkarak dillendirebiliriz: “Biz, ‘Kral Lear’ı rahiplerden çalıp, soytarılara teslim ettik…” 

İKSV, Altıdan Sonra Tiyatro ve Pangar ortak yapımı ‘Soytarım Lear’, şarkılı, çalgılı bir ‘büyük prodüksiyon’. Oyunu uyarlayan ve yöneten Sertdemir, Shakespeare’in metnine olabildiğince sadık kalarak, ancak zıt bir sahnelemeyle ele aldığı Lear’in trajedisini olağanüstü bir seyirliğe dönüştürmüş. Soytarım Learin büyüleyici dünyasının oluşturulmasına, dekoru tasarlayan, her biri el emeği, göz nuru eseri olan kostümleri, maskeleri, kuklayı bir başına yapan, makyaj tasarımını yüklenen, oyunun afişini de çizen Candan Seda Balaban’ın katkısı büyük. Benzer ancak, sayısız ayrıntıyla birbirlerinden farklı kostümler, soytarıları birbirlerinden ayrıştırmamızı engelleyen birer sanat eseri.  Soytarı ancak bir karakterin kendine has maskını ve aksesuarlarını kullandığında ve sadece o karakteri canlandırdığı sürece diğerlerinden farklılaşabilmekte. Kırmızı kostümü, asası ve minimal makyajıyla Tomris İncer ise, kralın öykü boyunca “soytarım” diye çağırdığı, en zor anlarda bile onu yalnız bırakmayan has soytarısıdır. Bu çıldırmış dünyanın grotesk olmayan tek karakteri, tek ‘doğru’ kişisi Cordelia’yı Sertdemir, soytarılara değil, Candan Seda Balaban’a emanet etmiş. Candan da Cordelia’yı Tomris İncer’in ellerinde canlanan, onun kusursuz diksiyonu ile dillenen olağanüstü bir kukla olarak tasarlamış.

Şenlikli bir kara güldürü olarak gelişen Soytarım Lear’de, tüm grotesk öğelere karşın öykünün trajik boyutunu unutmayan Sertdemir, Cordelia’nın ölümüyle oyunu olağanüstü güzellikte göz yaşartıcı bir finalle sonlandıracaktır. 

Geldik ‘Hamlet’e. Öyküyü bilmeyen 21.yüzyılın genç seyircisine “Adam kral kardeşini, uyurken kulağına zehir dökerek öldürüp tahtına oturmuş, üstelik ölen kralın dünden razı karısıyla aşna fişne olmuş. Cinayeti babasının hayaletinden öğrenen kralın oğlu bir yandan hayaletin güvenirliğini sorgularken diğer yandan da babasının intikamın almak arasında kalmış.” diye anlatırsak yüzümüze nasıl bakar acaba...

Shakespeare bize öyküsünün tadını, insancıl boyutunu ve mesajını koruyarak soluk soluğa izlettirmenin ipuçlarını vermiştir aslında: Büyük tragedyaları arasında, keskin gözlem ve öngörü yeteneği ile etrafında olanların ve olacakların trajik boyutunu kavrayabilen, sağduyunun ve mantığın sesi olan soytarı karakteri olmayan tek oyunu ‘Hamlet’dir. Vardır ama Hamletin soytarısı; Hamlet’in kendisidir bu oyunun soytarısı. Bunu algılayarak tragedyayı absürd bir güldürüye dönüştürmek çarpıcı bir sonuç doğurabilecektir.

 

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın