Meltem’in Klitemnestra’sı

Son yıllarda Genç İstanbul Tiyatrosu öyle bir atılım yaptı ki, kentin hemen her köşesinde sahnelenen birbirinden ilginç oyunların hepsine, haftada iki-üç kez tiyatroya giderek bile yetişebilmek mümkün değil. Bu sebepten 19. İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında prömiyer yapmış iki önemli oyunu ancak mevsimin sonlarına doğru izleyebildim

Meltem’in Klitemnestra’sı

Talimhane Tiyatrosu, günümüz Amerikan tiyatrosunun önde gelen ödüllü kadın yazarlarından, Theresa Rebeck’in Aeskhylos’un Oresteia’ tragedyasından uyarladığı ‘Göl Kıyısı’nı, çevirisini de yapmış olan Mehmet Ergen’in yönetmenliğinde mevsimin başından beri sahneliyor.

Bilindiği gibi Yunan Mitolojisinin lanetli sülâlesinden Atreus ve Aerope’nin oğlu Miken Kralı Agamemnon, yeryüzünde kralların, gökyüzünde tanrıların katıldığı yıllarca sürecek olan Troya savaşlarının kumandanıdır. Kardeşi Sparta Kralı Menelaos’un karısı ve kendi eşi Klitemenestra’nın kız kardeşi Helene’nın Troya prensi Paris tarafından kaçırılmasıyla başlayan savaşta Avlid’de toplanmış olan donanmanın Troya’ya doğru yola çıkışını, Agamemnon’un kızdırmış olduğu avcılık ve ay tanrıçası Artemis, rüzgârları durdurarak engeller ve onu ancak en kıymetli varlığını kurban ederse affedeceğini söyler. Agamemnon, büyük kızı İphigenia’yı kurban etmesini isteyen Tanrıçanın şartını kabul ettiğinde, kurban edileceği sırada kızın yerine gizlice bir dişi geyik gönderen ve İphigenia’yı onu kimse fark etmeden kaçırıp tapınağına rahibe yapan Artemis, rüzgârları serbest bırakır.

Kocasının kızını feda etmesini ve kendinden genç bir ganimetle dönmesini sindiremeyen Klitemenestra, zaferden sonra evine Troya prensesi güzel Kassandra’yla dönen Agamemnon’u, sevgilisi Aigisthos’la işbirliği yaparak öldürür. Olaya şahit olan, ablası Elektra tarafından annesinin şerrinden korumak için kaçırılan oğlu Orestes, yıllar sonra geri dönerek babasının intikamını alacak ve Elektra’nın yardımıyla annesiyle sevgilisini öldürecektir.

Theresa Rebeck, olayı, Amerikan kırsalında unutulmuş bir ormanın derinlerine, boyası solmuş, ihmal edilmiş bir eve taşır. Yıllar önce yaşanan trajik olaydan derinden etkilenmiş olan kimileri bu trajediyle yaşamaya çalışırken, kimileri de kaçmayı yeğlemiştir. 17 yıl önce kızının kazara boğulmasına dolaylı olarak sebep olduğunda çekip gitmiş olan Richard, uzun yıllar sonra milyoner bir işadamı olarak karısının ve çocuklarının yaşadığı eve genç sevgilisiyle döner. Evini ve çocuklarını geri almak isteyen Richard’ın terk edip gittiği, daha doğrusu kendisiyle beraber gitmeye zorladığında köklerinden kopmaya razı edemediği ailesiyle karşılaşması, geçmişi yeniden gündeme getirerek yeni bir trajediye sebep olacaktır.

Rebeck, Oresteia’ günümüze aktarırken, Richard’ın gelişiyle ölümü arasındaki sürece odaklanarak Klasik Yunan Tragedyası’nın mekân, zaman ve konu birliği kuralına bağlı kalıyor. Aigisthos’u aradan çıkararak, Helen’in acılarının daha bir altını çizerken, kraliyet gücünün günümüzde, Richard’ın dilinden düşmeyen “her ay paranızı yolladım” tümcesiyle simgelenen maddi zenginlikte olduğunu belirtiyor. Hiçbir şeyden haberdar olmayan, etrafında neler döndüğünü fark etmeyen Lucy’ye gelince, o, Antik Yunan’ın geleceği öngören kâhini Kassandra’nın antitezi.

Mehmet Ergen, sağlam oyuncu kadrosunun desteğiyle, Jemima Robinson’ın dekor, Yakup Çartık’ın ışık, Neil McKeown’un ses ve müzik tasarımlarıyla var ettikleri, yıllardır el değmemiş bakımsız evin bir o kadar da bakımsız bahçesinde, yıllar önce yaşanmış olayların etrafı kuşatan o ağaçlar gibi kıstırdığı beş kişinin sıkışmışlığını başarıyla yansıtıyor.

Uzunca bir süredir sahnelerden uzak kalan Yiğit Özşener Richard / Agamemnon’la parlak bir dönüş yapıyor. Kırkını biraz aşmış da olsa genelde çok daha genç duran Yiğit, bu kez sakalını iyice uzatarak, karakteri için daha yaşlı görünmeyi başarmış. İlerleyen yaşına rağmen cazibesini ve özgüvenini kaybetmemiş Richard’ın, gerçeklerle yüzleşmekten korkarak kaçmış olduğu eve “burası benim evim” diye dönmek isteyişinin, aslında onu için için kemiren suçluluk duygusuyla hesaplaşmak olduğunu incelikli bir oyunculukla veriyor.

Richard’ın neredeyse kızıyla yaşıt sevgilisi Lucy / Kassandra’yı canlandıran Seren Şirince, oyunda, geçmişin tekrar su yüzüne çıkması için katalizör vazifesi dışında aktif işlevi olmayan nankör rolünde, olup bitenleri doğru dürüst algılayamayan karakterine belirli bir derinlik kazandırmayı başarıyor.

Yaşananlardan payını küçük yaşlarda almış olan Erica / Elektra’da fırtına gibi esen Pelin Ermiş, babasına devamlı hesap sorduğunda terk edilmenin nefretiyle, baba özlemi arasındaki ikilemi çok iyi yansıtıyor.

Her yorumunda daha da ustalaşan Ushan Çakır’ın, çocuk kalmış ya da çocuk kalarak kaçmayı yeğlemiş hafif özürlü Nate / Orestes’i, müthiş kontrollü mimik, ses ve hiç aksamayan beden diliyle aktarmasını izlemek heyecan verici.

Meltem Cumbul, içinde kopmakta olan fırtınaları, vakur sükûnet maskesi altında kontrol altına almış görünen, kontrolü nadiren kaybedişi gibi sadece bir göz kırpma tikine yansıyan Helen / Klitemnestra olarak müthiş. İki yıl önce ‘Bent’le benzersiz bir yönetmenlik dersi vermiş olan Meltem Hoca’nın, minimal oyunculukla maksimum etki elde etmeyi başaran bu ekonomik yorumu, olağanüstü bir oyunculuk dersi.

İki eleştirim olacak. Birincisi oyuncu yönetimiyle ilgili. Ergen, bu modernleştirilmiş targedyayı, 20. yüzyılın klasik/modern tiyatro anlayışıyla sahnelemiş. Bunun oyuna yakışmadığı iddiasında değilim; ancak Meltem, Pelin ve Ushan’ın yaşıyormuşçasına modern yorumlarının karşısında Yiğit’le Seren’in kendilerine empoze edilmiş daha klasik oyunculuklarının dengeyi bozduğunu ve bunun, aslında çok başarılı olan ikiliye haksızlık olduğunu düşünüyorum. İkinci eleştirim mekân kullanımına. Talimhane Sahnesi’nin oyun alanını seyircinin yalnız karşısına değil, ortasına da alan U şeklindeki düzeninin göz ardı edilerek, oyunun karşıda oturan seyircinin algısına yönelik İtalyan Sahnesine uygulanması, U’nun yan kanatlarında oturan izleyicilerin, bazı oyuncuların sadece profiliyle, bazı oyuncuların da sadece sırtıyla yetinmesine sebep oluyor

Yine de, yılın iyi prodüksiyonlarından. 29 ve 30 Mayıs’ta sezonun son temsilleri var. Mutlaka izleyin derim. Umarım önümüzdeki tiyatro mevsiminde de sahnelenmeye devam eder.

 

 

 

‘İstenmeyen’

Yönetmeni Ceren Ercan’ın Gülce Uğurlu’yla birlikte yazmış oldukları, dramaturjisini Öznur Derin Onur’un yapmış olduğu ‘İstenmeyen’, üç kişinin Gezi Parkı, Tahrir, aşk, aile, kardeşlik, yabancılık, Amerikan rüyası, hayal kırıklıkları arasında dolaşan bir oyun.

Kronolojik olmayan bir kurguyla Mayıs 2013’ün Taksim’iyle, Ocak 2011’in Kahire’sine odaklanan olaylar, Kahire’de yaşayan Mısırlı pilot Khaled ile İstanbul’da Batılı referanslarla yetişmiş Türk eşi Bahar’ın, bebekleri Ali’yi ve kendi yaşamlarını güvenceye almak için, Kahire’den İstanbul’a gelerek, genç kadının yazlıktaki ailesinin evinde geçici bir süre için kaldıkları 2013 yazında, tam olarak 31 Mayıs gününde, Gezi olayları sırasında geçiyor. Genç kadının uzun süre önce evi terk eden erkek kardeşi Barış’ın dönüşüyle, genç çiftin aşk yoluyla sağlam bir uyuma dönüşmüş olan dengeleri de altüst olmaya başlıyor.

Bir yandan Bahar’ın hamilelik dönemine, diğer yandan 25 Ocak 2011 Kahire olaylarına, birkaç paralel kurguyla da Barış’la Khaled’in New York günlerine uzanan çok sağlam metin, evinden, şehrinden, ülkesinden olanların, evine dönüp de odasını bulamayanların, herkesin bir diğerinin istenmeyeni olduğu bir dünyanın karanlık resmini çiziyor.

Barış’ın, kazandığı okulda okuyamamış olmasını ablasının vermemiş olduğu maddi desteğe bağlayarak geride bıraktıklarını umursamaması, geride kalan Bahar’ın gideni suçlayarak yapamadıklarına bir bahane yaratması, kardeşliğin öfke ve nefret üretirken güçlü bir sevgiyle de karışabilen karmaşık doğasını ortaya çıkarıyor.

Ceren Ercan’ın, Khaled, Bahar ve Barış’ın herhangi bir yerleşik ortama aidiyetsizliklerini simgeleyen, parçalanmış kolilerle metal raflardan oluşan, karakterlerin değişken dünyaları kadar kırılgan, kullanışlı ve işlevsel dekorda sahnelediği İstenmeyen’de, ilk repliğinden itibaren izleyiciye ulaşan benzersiz bir gerçeklik, bir yaşanmışlık duygusu var. Bunda Bedir Bedir, Deniz Celiloğlu ve Gülce Uğurlu üçlüsünün büyük payı var.

Deniz Celiloğlu, sanki bir karakteri canlandırır gibi değil, kendi gerçekliğini sahneye taşımışçasına Barış ‘oluyor.’

Gülce Uğurlu otel odalarına güzelleme yapan kocasının aksine dönülebilecek bir evin güvencesini arayan, hayal ettikleriyle yapamadıkları arasında sıkışmış Bahar’ın iç dünyasını etkileyici bir oyunculukla ortaya koyuyor.

Bedir Bedir gerçek bir fenomen. Her zaman üst düzey bir oyunculuk sergileyen ve düzgün diksiyonu ile İstanbul Türkçesini çok doğru kullanan Bedir, son derecede hâkim olduğu İngilizce, Karadeniz, Ege ve Doğu şivelerine bir de Arap şivesiyle Arapçayı katıyor. Makineli tüfek gibi takır takır ve hızlı konuşmasına rağmen her sözcüğü anlaşılan bir katış bu. Arapça telefon konuşmasının ve oğluna söylediği Arapça ninninin ardından, Araplıkla hiçbir ilgisi olmadığını bilen arkadaşının bile oyun sonrasında Arap kökenli olup olmadığını sormasına şaşırmadım.

Çok iyi sahnelenmiş, bir o kadar da iyi oynanmış çok iyi bir oyun. Sezon sonundan önce Moda Sahnesinde bir kez daha oynuyorlar. Kaçırmayın derim. Kaçırdıysanız yeni sezonda devam edecekler. Hepinize iyi seyirler dilerim.

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın