Fazıl’ın ‘Ses’i

Ey yüreğimin onmaz acıları/ Ey beynimin dinmez sancıları/ Suç ne bende ne de sende/ Suç seni karanlıklara gömenlerde/… (‘Sivas Acısı’ / Aziz Nesin)

Erdoğan MİTRANİ Sanat
18 Mart 2015 Çarşamba

Günümüzün en büyük piyano yorumcularından, çağın önde gelen bestecileri arasına ismini şimdiden en başlara yazdırmış olan Fazıl Say’ı tanıtmaya gerek yok sanırım.Başarının takdir edilmesinin değil, başarılı olanın kıskanılarak yerden yere vurulmasının neredeyse gelenek hâline geldiği ülkemizde, uluslararası ününün yanında, laik ve aydın kişiliği, sözünü sakınmayışı ve söylediklerinin ve yazdıklarının arkasında duruşuyla Say, bazı kesimlerin yıldırımlarını üzerine çekmiş, söylemediklerinden dolayı yargı karşısına çıkarılmış, eserlerinin Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası tarafından çalınması engellenmiştir. Tabii ki bu düşmanlıkta, Fazıl dâhil hepimizin bir gün bu dünyadan çekip gideceğimizin, ancak bir zamanlar dünyayı yönetmiş olanlar bile arkasında cılız ve silinmesi kolay izler bırakırken, Fazıl Say’ın yorum kayıtlarının ve bestelerinin insanlık var oldukça kalıcı olacağının bilinci de vardır. Zaten bu zavallı yıldırma politikası, dünyanın her yerinde baş tacı edilebilecek bu büyük sanat adamını ülkesinden koparmayı başaramamış, besteleri ve yorumlarıyla devamlı beş kıtayı arşınlayan Say hep Türkiye’ye dönmüş, müziği ve müziğini sadece büyük şehirlerdeki sadık dinleyicilerine değil, ülkesinin en ücra köşelerine de götürme fırsatları yaratmıştır.Eline aldığı her müziği didik didik ederek, yaşamının, duygularının, deneyimlerinin, kişisel felsefesinin imbiğinden geçirip defalarca yeniden okuyarak, bildiğimizi tanıdığımızı sandığımız bir eseri o zamana kadar keşfetmediğimiz derinlikleriyle yeniden yorumlayan Fazıl Say’ın her dinletisi ayrıcalıklı bir müzik olayıdır. 12 Mart gecesi Maslak TİM’in ana salonunu hıncahınç dolduran 2000 izleyiciyle birlikte bizler de, bir kez daha böyle bir ayrıcalık yaşadık.

Konserin ilk bölümü Modest Musorgski’nin ‘Bir Sergiden Tablolar’ına ayrılmıştı. ‘Pictures’ adlı CD’sinden ve 2011 Grenoble resitalinin DVD kaydından birçok kez izlemiş olmama karşın Say’ın ‘tablolar’a getirdiği benzersiz derinlikli yorumunu sanki ilk kez dinliyormuşçasına heyecanla izledim. Musorgski’nin ressam/mimar arkadaşı Viktor Hartmann’ın eserlerinden esinlenerek yazdığı süit, piyanosunu komple bir orkestra gibi kullanan Fazıl Say’ın sihirli parmaklarında olağanüstü bir senfonik şiire dönüşmüştü.

Eminim ki bir 21. yüzyıl besteci/yorumcusunun 19. yüzyılda yazmış olduğu müziğine getirdiği, yapılmış olan tüm orkestrasyonları zaman aşımına uğratan bu modern yorumunu dinleyebilmiş olsaydı, Musorgski de yürekten alkışlardı.

Bugüne kadar oratoryolar, konçertolar, Mozart ve Beethoven konçertoları için kadanslar, çeşitli formlarda orkestra, oda müziği ve piyano eserleri, şan ve piyano için çok sayıda şarkı ‘Nazım’ ve ‘Metin Altıok’ oratoryoları, ‘Patara’ adlı bir bale, Sait Faik’in ‘Stelyanos Hrisopulos Gemisi’ hikâyesi üzerine makamî bir sahne eseri ve Bodrum sahillerinden antik  ‘Yunus Balığı Sırtındaki Çocuk’ efsanesini anlatıcı, vokal, piyano ve orkestra için bir müzikli dram olarak bestelemiş olan Fazıl Say, dinletinin geri kalan bölümlerini kendi yapıtlarına ayırmıştı.

Aradan önce piyano için yazılmış üç nefis balad seslendirdi. İster bis, ister konser parçası olarak çalsın her defasında farklı yorumlar getirdiği Sait Faik’den İstanbul’da Bir Kış Sabahı ve Kara Toprak’ın ardından Say, ilk yarıyı Kumru ile bitirdi. Kızı için yazmış olduğu, armonik ve düşünsel yönden çok daha karmaşık olan diğerlerinden daha melodik ve daha duygusal formdaki bu besteyi, içinden taşan baba sevgisini hissederek ve hissettirerek yorumladı.

Konserin ikinci bölümü, opus 40 SES adlı, koloratur soprano, lirik soprano, mezzo soprano, piyano ve vurmalılar için üç bölümlük sahne eserine ayrılmıştı.

2 Temmuz 1993 tarihinde, kesinlikle unutmamamız ve unutturmamamız gereken Sivas katliamında, köktendincilerin yaktığı Madımak Oteli’nde çoğunluğu Alevi 33 yazar, ozan ve düşünürle iki otel çalışanı yanarak ya da dumandan boğularak ölmüştü. Say, aralarında ailesinin yakın dostları Metin Altıok ve Behçet Aysan’ın da bulunduğu bu laik şehitlerin anısına bestelemiş olduğu ‘Metin Altıok Ağıtı’ndan sonra bu konuya ikinci kez dönerek beş kişilik küçük bir kadro için bir tür oda operası yazmış. Anma günlerinde, festivallerde ya da konserlerde seslendirilebilecek bu ağıt 2012’de yazılmış.

Nihan İnan (lirik soprano), Dilruba Bilgi (koloratur soprano), Senem Demircioğlu (mezzo soprano) üçlüsüne piyanoda Fazıl Say ve vurmalılarda Aykut Köselerli’nin eşlik ettiği ‘Ses’ olağanüstü bir uyumla icra edildi. Bodrum’da Yunus Balığı Sırtındaki Çocuk’un kusursuz güzelliğine mutluluk gözyaşlarım eşlik etmişti. Bu kez salonu dolduranların gözlerini Madımak’ın hiç dinmeyecek acısı buğulandırıyordu.

Bittiğinde kopan alkış dakikalarca dinmek bilmedi. Beşli, balkonlardan sahneye atılan çiçekler eşliğinde defalarca sahneye çağrıldı.

Altıok ve Aysan’ın birer şiiriyle, bu faciadan kıl payı kurtulan, fakat içindeki acıyla ancak iki yıl daha yaşayabilen Aziz Nesin’in ‘Sivas Acısı’ şiirinden yola çıkarak bestelenen Ses boyut olarak küçük ama hem duygu olarak, hem de müzikal yönden bir başyapıt.

Tabii ki sözlerle müziğin kusursuz uyumunu hissedebilmek için dinlemek şart ama yine de duygusal yoğunluğunu bir miktar verebilmek için şiirleri aşağıya almak istedim:

 

BİR BAHAR DALIYLA

Çocuğum da büyüyor benim gibi

Bir bahar dalıyla öpüşerek 

ilk ayrılığın ucunda  ve acının kundağında o. 

 

(Yelesi gümüşten

sevdası sütbeyaz

terkisinde ölüm)

 

iz ne de olsa

Çocuğum da büyüyor benim gibi    

 

koca bir oyuncakçı dükkânı

sanarak dünyayı 

ve masaldaki kaf dağında o.

 

(Yelesi gümüşten

sevdası sütbeyaz

terkisinde ölüm)

 

Çocuğum da büyüyor benim

tadarak barutu

ve dalyanların ağında o.

 

(Yelesi gümüşten

sevdası sütbeyaz

terkisinde ölüm)

Behçet Aysan                              

 

 

ODASINDA BİR EVİN         

Bir kentin ortasında,

Odasında bir evin 

Serilir ayaklarının ucuna 

Bozkır ıssız ve derin. 

Ne  zaman yanına konsa

Ayrılık bir özlemin.  

 

Adından bir güvercin     

Sesim, sesim, sesim

 

Çırpınır kurtulmak için.                           

 

Takılıp kara bir çalıya,

Bir kentin ortasında,      

Odasında bir evin. 

Metin Altıok                     

 

SİVAS ACISI

Ben tanırım

Bu bulut bizim oranın bulutu  

Hemşeriyiz ne de olsa

Benim için kalkmış ta Sivas’tan gelmiş 

Yurdumun bulutu

Başımın üstünde yeri var

 

Ben bilirim

Bu

 

Benim için kopurüzgâr bizim oranın rüzgârı

 

Hemşerim gelmiş yayladan                                              

Yurdumun rüzgârı   

Kurutsun diye akan kanlarımı   

 

Ben Anlarım

Bu acı bizim ora işi hançer acısı                       

Bir ülkedeniz ne de olsa    

Aynı dili konuşsak da         

Anlamayız birbirimizi

Tanıdım acısından Sivas işi    

 

Ben duyarım duyumsarım    

Bizim oranın sızısı bu                  

Binip kara bir buluta Sivas ilinden                                  

Sivas rüzgârında uçup gelmiş

Helallik dilemeye

 

Ey yüreğimin onmaz acıları

Ey beynimin dinmez sancıları

Suç ne bende ne de sende

Suç seni karanlıklara gömenlerde

Ne de olsa yurttaşımsın

Kapalı olsa da bütün vicdan kapıları yüzüne

Bilmelisin bir yerin var canevimde  

Aziz Nesin


Mekân Artı’ya vedâ

 

Beş yıl önce, İzmir kökenli birkaç genç tiyatro tutkunu, seslerini önce doğup büyüdükleri kentte duyurmaya çalışmışlar. Alsancak’daki oda tiyatrosu macerası ne yazık ki hüsranla bitmiş. Zaten etleri, butları ne ki, ceplerindeki üç beş kuruşla kurdukları tiyatro ancak dört ay dayanabilmiş. Yılmamışlar, “Turneye gelen tiyatroları dolduran İzmir seyircisi, yerel oyunculara yüz vermiyorsa biz de İstanbul’a gideriz” demişler. Kimisinin okumaya, kimisinin çalışmaya geldiği kentte,  seksen yaşlarındaki bir binanın önceleri depo, daha sonra oto tamir atölyesi, oto-yıkama ve oto-park olarak kullanılmış yarı bodrum metruk alt katını bir sanat alanına dönüştürmüşler. Binaya ilk girdiklerinde en büyük sorunun boğazlarını yakan küf kokusu olduğunu sanmışlar ama peşinden akrepler gelmiş… Yine yılmamışlar, önce mekânı temizlemişler, sonra da giriş rampası basamaklarından oyun alanına kadar neredeyse her yeri kendileri yapmışlar. 150 metrekare alanda elli ilâ seksen  kişi arasında izleyici kapasitesi olan, her projeye göre değişebilen ve kendini sürekli yenileyebilen bir mekân yaratmışlar.

Bu arada İstanbul’dan da katılanlarla Ufuk Tan Altunkaya’nın öncülüğüyle Tiyatro Artı’yı kurmuşlar ve 2010-2011 sezonu itibariyle Mekan Artı’yı açmışlar. İlk oyunları Ufuk’un yazıp yönettiği, mübadele yıllarında köklerini yitirenlerin ele alındığı ‘Kök’ adlı oyunmuş. Beş yıl boyunca, kimi zaman deneysel ve aykırı ama her zaman ileriye dönük, ülke sorunlarını sorgulayan, çağcıl ve yenilikçi bir tiyatro yapmışlar; genç İstanbul tiyatrosuna çok sayıda sağlam metin kazandırmışlar. Kapılarını her türlü sanat etkinliğine çeşitli tiyatrolara, bağımsız oluşumlara ve etkinliklere açık tutarak mekânı sanatın bir parçası haline getirmeye çalışmışlar. Tiyatrodan kazandıklarını tiyatroya yatırarak her yıl mekânı daha da toparlamaya çalışmışlar. Sahneyi derinleştirelim fuayeyi ferahlatalım derken su baskınına da maruz kalmışlar. Cepteki yetmeyince de açıkları kredi alarak kapamaya çalışmışlar.

Mekân satılıp yeni sahipleri çamaşırhane yapmaya karar verince de yersiz kalıvermişler. Geçen akşam da,  ilk oyunları Kök’le mekâna veda ettiler. Tabii ki sanatbilmez ve sanatsevmez yetkililerden yardım istemek akıllarından bile geçmemiş. İlk destek, kendileri gibi çabalamakta olan genç tiyatrolardan gelmiş. Yeni bir mekân edinene kadar, oyunlarına kumbaracı50, sekizincikat ve Emek Sahnesinde devam edecekler. Ama asıl desteği vermek biz seyircilere düşüyor. Bu genç savaşçılar seyircisiz kalmadıkça mücadeleye devam edecek güçte ve kararlılıktalar. Bizlere gelince, haydi görev başına!