Bir Champigny-Sur-Marne öyküsü

Paris’in merkezine sadece 17 kilometre mesafede yer alan, yaklaşık 77 bin nüfuslu Champigny-sur-Marne, Yahudilerin Avrupa’daki tarihinde önemli olaylara ev sahipliği yapmış bir kent. Farklı yerlerden gelen göçlerle beslenen, Holokost’tan fazlasıyla nasibini alan bu küçük yerleşim birimi, günümüzde halen kökenlerine ve geleneklerine bağlı Sefaradlar tarafından ziyaret ediliyor. Bu yazı ise çocukluğunu ve anılarını Champigny-sur-Marne’de yaşayan Angele Saul’ün araştırmalarından ve derlemelerinden yola çıkarak hazırlanmış tarihi bir öyküdür.

Geçen yıl temmuz ayında bir konferansa katılmak üzere Paris’e gitmiştim. Benzeri kültürel toplantılarda olduğu gibi bu toplantıda da çok ilginç kişilerle tanıştım. Bunlardan biri de Angele Perla Saul idi. Bu ismi Judeo-Espanyol severler çok iyi bileceklerdir. 4-5 yıl kadar önce ‘Djoha, Djohaya: Nouveau Contes Judeo-Espagnols - Judeo-Espanyol Hikâyeleri’ adlı başarılı bir kitap yazdı. Angele bana çocukluğunun geçtiği Champigny-sur-Marne’nın Şoa dönemi tarihi, babası ve oradaki Sefarad yaşamı üzerine yaptığı çalışmalar hakkında bilgi aktardı. Birkaç ay sonra posta ile gelen paketten çıkan derlenmiş ve ciltlenmiş belgeler bu konuşmamızı tekrar hatırlattı: Angele tüm anlattıklarını derlemiş, belgeleriyle birlikte göndermişti.

Artık “yazmamanın dayanılmaz hafifliğinden” sıyrılıp bunları aktarmam gerektiğini hissettim. Gönderdiği bilgilere ilaveten yaptığım araştırmaları aktarmaya çalışacağım.

 

Angele Perla Saul

 

SEZAR’IN ORDUSUNA DİRENEN KENT

Champigny-sur-Marne, Paris merkezinden yaklaşık 17 kilometre uzaklıkta, günümüzde 76.800 nüfuslu şirin bir belde. Marne Nehri kentin çok yakınlarından geçiyor. Arkeolojik bulgulara göre bu bölgedeki yerleşim neolitik dönemlere kadar uzanıyor. Kentin tarihe geçişi ise adını aldığı Galyalı Campinus’un Jules Sezar ordusuna direnişi ile başlar. Bu yöre ileride, Fransa kralları döneminde özel bir şarap yapımında kullanılan Picollo tipi üzümleri sayesinde ünlenmiş. Fransa İhtilali sonrasında kent olmuş. II. Dünya Savaşı ve özellikle 1980’li yıllarda Kuzey Afrika ve Portekiz kökenli yabancı işçilerin yerleşim merkezi olmuş. Günümüzde 11,5 kilometrekarelik bir alana yayılmış Champigny-sur-Marne modern planlama sayesinde her türlü ihtiyaca cevap veren modern bir kent görünümündedir.

Bu kısa tanıtımdan sonra, Angele Saul ve Champigny-sur-Marne ile ilgili bu yazıyı yazma nedenine geri dönebiliriz.

Kentin nüfusu 1911 yılında 10 binin altında görünüyordu. 1926’da bu sayı 20 bine, 1936’da ise 29 bine yükselmiş. Bu belirgin nüfus artışının en büyük nedeni yabancıların ve özellikle Yahudilerin göçleri olarak açıklanıyor.

1910 yılına doğru bu kente yönelik büyük sayılabilecek Yahudi göçü özellikle, Polonya, Rusya, Macaristan, Avusturya ve Romanya kökenli, ülkelerindeki pogromlardan kaçan Aşkenazlar’dan oluşmuş. İkinci büyük Yahudi göçü ise 1920’li yıllarda başlamış. Bunlar genelde Bulgaristan, Yunanistan ve Osmanlı topraklarından gelen Sefaradlarmış. Bulgaristan ve Yunanistan’dan göç etme nedeni bu ülkelerde tırmanışa geçen aşırı ulusalcılık ve bunun doğal sonucu antisemitizm olarak gösteriliyor. Osmanlı topraklarından göç etme nedeni ise savaş sonrası ekonomik güçlükler olarak belirtiliyor. Büyük ihtimalle şanslarını bir de Avrupa’da denemek istiyorlardı. Bu üç ülke Yahudilerinin ortak özelliklerinden biri de ülkelerinde kurulmuş Alliance Israelite Universelle Okulları’nda eğitim görme imkânına sahip olmalarıydı. Yani az çok Fransızca okur-yazarlıkları vardı. Dolayısıyla ilk duraklarının Fransa olması doğaldı. Angele Saul’ün yapmış olduğu araştırmada “neden bu ufak kent?” sorusuna aldığı cevaplar oldukça ilginç. Kenti Paris’e bağlayan tren yolu vardı. Hem büyük kente yakın olmak hem de büyük kentin maddi manevi zorluklarından kurtulmak için ideal bir yer olarak görülüyordu.

1920 yılları sonlarında Aşkenazlar ve Sefaradlar ortak bir sinagog kullanıyormış. Büyük salonun yarısı Sefaradlara, diğer yarısı da Aşkenazlara ayrılmış. Bu yokluk döneminde en uygun çözüm uygulanıyordu. 1930’ların ortalarında ise Aşkenaz toplumun çoğunluğu Champigny’yi terk etmeye ve Paris’e yerleşmeye başlamış. Angele Saul’ün görüşüne göre bunun nedeni, Aşkenaz toplumun daha az tutucu olması ve doğal sonucu olarak Fransız toplumuyla daha kolay bütünleşmesi ve asimile olması olarak izah ediliyor. Maalesef bu Aşkenaz toplumun büyük bir kısmı 1942 yılından itibaren baskınlarla önce Drancy ve diğer yerel toplama kamplarına gönderilecek, daha sonra ise ölüm kamplarında hayatlarını kaybedeceklerdi.

 

Albert Haim Saul

 

CHAMPİGNY’DEKİ İSTANBUL

Tekrar savaş öncesine dönersek, Angele Saul o dönemlerde Champigny’de yaşamış ve halen hayatta olanlardan toplayabildiği hatıraları aktarmaya çalıştı. İlk dikkati çeken, geldikleri topraklardaki yaşamlarını aynen devam ettirmeleri. Hepsi İstanbul’daki Galata bölgesi misali Champigny’de Edmond Rostand Sokağı civarına yerleşmişler, benzer komşuluk ilişkilerini devam ettirmişler, ana lisanları yine Judeo-Espanyol olarak kalmış, Fransızca ise yalnızca Fransızlarla ilişkilerde kullanılmış. Çocuklar bile, okullarda Fransızca konuşmalarına rağmen evlerinde Judeo-Espanyol’u devam ettirmişler. Angele Saul’un eski Champigny Sefaradları ile yaptığı röportajlara kulak verelim:

Ben Raşel Garguier, 1926 Champigny doğumluyum. Annem 1901 İstanbul doğumlu, babam ise 1903 Manisa doğumlu. 1924’de evlenip buraya göç etmişler. Babam 1927’de Fransız vatandaşlığına geçti ve hemen askere alındı. Evimizde beraberlerinde getirdikleri Sefarad kültürünü yaşıyorduk. 1928’de kardeşim doğdu. 1929’da büyükannem, büyükbabam, amcam ve halalarım da göç edip yanımıza geldi. Artık büyük bir aile olmuştuk. Bugün gibi hatırlarım, bir adam sokakta bağırarak ‘borekas’ satardı. Bizim için o Monsieur Borekas idi. Sokağın köşesinde yine Türkiye’den gelme Monsieur Kohen sebze satardı.”

*

“Ben Estreya Aranya, genç kızlık soyadım Amon. 1930 İstanbul doğumluyum. Ailem İstanbul’da Haydarpaşa semtinde yaşarmış. Ben üç aylıkken buraya göç etmişler. Babam İstanbul’da Alliance Okulu’nda okuduğu için çok iyi Fransızca konuşurdu. Annemin ise Fransızcası iyi değildi. Sokakta Judeo-Espanyol konuşulduğunu hatırlıyorum. Sebzemizi yine İstanbul kökenli Monsieur Valansi’den alırdık.”

Angele Saul’un büyükbabası Jozef Levi ailesi ile birlikte Türkiye’den göç ettiği 1922 yılından beri Champigny’de Edmond Rostand Sokağı’na yerleşmiş ve savaş dönemi hariç 1930-1960 yılları arasında o sokaktaki sinagogun iki görevlisinden biri olmuş.

 

SAVAŞ BAŞLADI

1940 yılında Fransa’ya ulaşan savaş bu küçük toplumun huzuruna son vermiş; Naziler ve Fransız polisinin kurbanı olmuşlar. Angele Saul’un büyükbabası komünist olduğu iddiasıyla hapse atılmış, ancak evinde din kitaplarından başka bir şey bulunamayınca serbest bırakılmış. 4 Ekim 1941’de sinagog önce talan edilmiş, sonra da binaya el konulmuş.

Saldırılar, peşinden gelen kamplara gönderilmeler bu sokağın kararmasına neden olmuş.

Champigny’de bu olaylar yaşanırken uzaklarda olan bazı Champigny sakinleri de benzer dramlar yaşıyorlardı.

1939-1945 yılları arasında yaklaşık 45 bin ‘yabancı’, Avusturyalı, Çekoslovak ve İspanyol göçmen, Fransız ordusuna, Yabancı Lejyonerler Birliği’ne katıldılar. Bunların arasında yaklaşık 1500 Yahudi bulunuyordu, yaklaşık üçte biri de Sefarad ve hatta Osmanlı kökenliydiler. Aralarından biri de Angele Saul’ün babası, Albert Haim Saul’dü.

Angele Saul tarafından derlenen babasının hatıra defterine bir göz atalım:

Babam Albert Saul 1910 İzmir doğumluydu. Savaş sonrası zorluklar nedeniyle ailesi ile birlikte 1922’de Fransa’ya göç etti. 2. Dünya Savaşı patlak verdiğinde birçok Yahudi kuruluşu göçmenlerin orduya katılmasını teşvik ediyordu. Ama yabancılar ancak savaş süresince orduda kalabileceklerdi. Orduya katılan göçmenler bu kural nedeniyle herhangi bir güvence alamadan kendilerini Yabancılar Lejyonu’nda buldular.

Babam 7 Şubat 1940’da orduya katıldı ve savaş süresince gönüllü asker olarak Fas’a gönderildi. Kuzey Afrika’da bu statüde yaklaşık 1500 Sefarad bulunuyordu. Görevleri Cezayir-Fas sathında güvenliği sağlamaktı. Fransa ordusu Haziran 1940’da teslim olunca tüm ordu mensupları terhis edildi. Babam 22 Eylül 1940’da terhis oldu. Ancak bu 45 bin yabancı, eski Fransız Ordusu mensubu olmak yerine artık Almanya ve dolayısıyla Vichy düşmanı statüsüne girdiler. Babam da bu nedenle hemen tutuklandı. Fas’ta Bou-Arfa yabancı işçiler çalışma kampına gönderildi. 22 Mart 1941’de Vichy Hükümeti Akdeniz-Nijer arası bir tren yolu inşasına karar verdi. Kamptaki tutuklular bu işe koşturuldular. Afrika sıcaklarında, çöllerde, açık alanlarda taş kırmak kolay bir iş olmayacaktı.

Albert Saul’ün hatıra defterinden:

20 Ocak 1941: Çalışmayı reddettiğimizden bizi kamyonla çölde uzak bir bölgeye götürdüler. Açık alanda 10 x10 metrelik bir alan işaretlediler. Ben dâhil 28 kişiyi bu işaretli alana koydular. Çizgileri geçen vurulacaktı. Günlük 450 gram ekmek, 80 gram sebze, 150 gram, çoğu kemik, et hakkımız vardı.

24 Ocak: Behar adlı bir tutuklu kaçmaya çalışmış, vurulduğunu öğrendik.

10 Şubat: Bütün gün taş kırdık. Dayanmak çok zor.

2 Mart: Başka bir bölgeye, Alman Yahudilerinin bulunduğu bir gruba gönderildim. Burada şartlar daha zor.

6 Nisan: Bütün gün çukur kazdırdılar, artık dayanamıyorum. Her tarafım ağrıyor.

3 Haziran: Çok ateşim var. Herhalde sıtmaya yakalandım. Fırtınaya rağmen çalıştırıyorlar.

9 Haziran: Yeni uygulama, günde yarım metreküp taş kırmayan zindana gönderilecek.

22 Eylül: Roş Aşana, her şeye rağmen çalışmayı reddettik.

1 Ekim: Yom Kipur, yemek yemedik.

5 Ekim: Çalışmadığımız Roş Aşana günü için yaklaşık 20 saat çalıştırdılar.

25 Kasım: Birlikteki Hıristiyanlar serbest bırakıldı. Yahudiler çalışmaya devam ediyor.

17 Mart 1943: Kamp, İngiliz ordusu tarafından kurtarıldı.

18 Mart: 22 yaşındaki genç eşim Sara tutuklandı. Drancy’ye oradan Majdanek’e gönderildi.”

İşte Albert Saul’ün iki yıl kadar süren zorlu hayatından kesitler. Kurtarılmasına rağmen Yahudi olması nedeniyle Fransa’ya gidemiyordu. Kazablanka’ya yerleşip geçimini temin etmeye çalıştı. Eşinin ölümünü öğrenmesi üzerine Fas’taki kalışını 1947 yılına kadar uzattı. Geri döndüğünde evi işgal edilmişti, eşyalarından eser yoktu.

 

KALAN YAHUDİLER

Yine kaldığımız yerden Champigny’ye geri dönelim ve Raşel Meyohas Strub’un ağzından olayları öğrenelim:

“Ailem İstanbullu, 1924-25 yıllarında Fransa’ya göç etmişler. Hep Champigny’de oturduk. Müttefiklerin Normandiya çıkartmasından sonra, 24 Haziran 1944 günü bir ihbar neticesinde polis evimize geldi. Babam, iki erkek kardeşim ve beni aldılar. İki kız kardeşimi kaçırabilmiştik. Annem ise alışverişe gittiği için evde değildi. İki gün Paris Santé hapishanesinde tutulduktan sonra Drancy’ye gönderildik. 30 Haziran’da dört gün süren zorlu bir tren yolculuğundan sonra Auschwitz’e vardık. Kampa geldiğimizde yaşımı sordular. Bir başkası benim adıma ‘20 yaşında’ dedi. Aslında 14 yaşındaydım ama ‘Türk gibi kuvvetli’ görünüşüm vardı. Dış görünüşüm sayesinde Almanya’da bir silah fabrikasına gönderildim. Bir süre sonra çok zayıflamıştım, artık çalışacak durumda değildim. Bu yüzden son durak olarak Terezin’e gönderildim. Ölümü beklerken 8 Mayıs 1945’de Rus Ordusu tarafından kurtarıldık. Eve döndüğümde annemi ve kız kardeşlerimi hayatta buldum. Ancak babam ve iki erkek kardeşim geri dönmediler.

1941 yılından itibaren Champigny Yahudileri yakalanıp toplama kamplarına gönderilmeye başlandı. Kamplara gönderilme nedeni olarak da çok çarpıcı bir gerekçe bulunmuştu: Ulusal ekonomide fazlalık.

Bu acı olaylar yaşanırken, Champigny’nin bazı Hıristiyan sakinleri Yahudi komşularını korumak için ellerinden geleni yapmaya çalışmışlar. Dönemin semt komiseri zamanında uyararak Mizrahi ailesinin Türkiye’ye sağ salim geri dönmelerini sağlamış. Türkiye’ye geldiklerinde bu ailenin erkekleri askerlik görevlerini tamamladıktan sonra tekrar Champigny’ye geri dönmüşler.

Champigny direnişçilerinden Monsieur Merlane çok sayıda Yahudi’nin saklanmasını veya bölgeden uzaklaştırılmalarını sağlamış. Champigny Bella Vista pansiyonunun yöneticisi Madeleine Quinqet 1941-45 yılları arasında 17 Yahudi çocuğu pansiyonunda saklamayı başarmış.

Bu Hıristiyanların çoğu da Yad Vaşem Müzesi tarafından ‘Uluslararası Dürüst’ ilan edildiler.

Sonuçta toplama kamplarına oradan da ölüm kamplarına gönderilenlerden doksanı geri dönememiş. Bu sayının neredeyse üçte biri Osmanlı toprakları doğumlu, ilaveten de 15-16 kişi de bu ailelerin Fransa’da doğmuş çocukları olarak görülüyor. Ünlü Edmond Rostand Sokağı da üçü çocuk, on beş sakinini kaybetmiş. Listede, Razon, Morhayim, Bueno, Eskenazi gibi aşina olduğumuz soyadları görüyoruz.

Savaş sona erdiğinde, Champigny Sefaradları tekrar bir cemaat oluşturmuşlar. Toplumdaki çoğunluklarını ise 1960-1962 yıllarından itibaren Cezayir savaşı sonrası Fransa’ya göç eden Kuzey Afrikalı Yahudilere bırakmışlar. 1985’ten sonra ise pek çoğu bu sakin beldeyi terk edince cemaat dağılmış.

Angele Saul’den aldığım son bilgilere göre, eski Champigny-sur-Marne Sefaradlarının bir kısmı her yıl Roş Aşana’da burada buluşuyor, mezar ziyaretleri yapıyor ve Sefarad geleneklerine bağlı kalarak bayramları birlikte geçiriyorlarmış.

Angele Saul bu titiz çalışmasının malzemelerini 2002 yılına kadar toplamış ve derlemiş. Bu derlemede çok sayıda belge ve kayıt bulunuyor. Çalışmasını birçok önemli kişi ve kuruma iletmiş. Sonuçta, Şoa belleğinin canlı tutulması ve katledilen masum Yahudi çocukların ve direnişçilerin hatırlanması adına biri belediye binası karşısına, diğeri de bir direnişçiden adını alan Maurice Denis Okulu’nun duvarlarına olmak üzere, bu temayı işleyen plaketlerin törenle asılmasını sağlamış.

Gördüğünüz gibi “aktarmasaydım olmazdı” türü bir öykü.

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın