“Eskiden Türkiye’de söyleyeceklerimizi merak eden bir kamuoyu vardı”

İsrail’in İstanbul Başkonsolosu Moshe Kamhi 2009 yılında başladığı görev süresinin sonuna gelirken bu süreç içinde Türkiye’de gözlemlediği değişiklikleri Şalom ile paylaştı.

Fotoğraflar: Alberto Modiano

Sevgili Konsolos’la dostluğum ilk geldiği günden beri yükselen bir trendle devam ediyor. Özellikle de Büyükada Sinagogu’nda beraber geçirdiğimiz Kipur’lar unutulmaz. Öncelikle hoş geldiniz…

Hoş bulduk…

Aslında hem hoş geldiniz, hem de görev süreniz bittiği için hoşça kalın diyoruz. İlgimi çeken, Türk kökenli birinin, İsrail’de üniversiteyi okuyup, yükselip tekrar buraya gelmesi. Aslında bu Türkiye için de medarı iftihar bir olaydır. Türkiye’deki yaşantınız nasıldı? Sonrasında İsrail’deki eğitiminizi kısaca anlatır mısın?

Sefarad Türk Yahudi ailenin çocuğu olarak Beyoğlu’nda dünyaya geldim. Taksim İlkokulu, ardından Kasımpaşa Piri Reis Ortaokulu’nda okudum. Sonra İsrail’e göç ettim ve liseyi orada okudum. Tel Aviv Üniversitesi’nden sosyoloji, antropoloji ve ‘label studies’den mezun oldum. ‘Label studies’ için iş bilgisi-emek bilgisi demek daha doğru olur; sendikacılık, kooperatifçilik, iş hukuku… Dışişleri ile alakası olmayan bölümler. Zaten İsrail’de dışişlerine girmek için siyasal bilimler veya uluslararası ilişkiler okumak gerekmiyor. Bir dışişleri bakanlığı bünyesinde uluslararası ilişkiler dışında birçok konuda uzmanlaşmış kişilerin bulunması gerekir. Türkiye’de de bu konuda bildiğim kadarıyla bir yenilenme çalışması yapıldı, diğer branşlardan gelenler kişiler de dışişlerini alınıyor. İsrail’deki dışişleri herkese açık; lisans diploması olan herkes dışişlerine başvurabilir. Ben de üniversiteden mezun olduktan sonra dışişlerine kabul edildim. O gün bu gündür de 35 yıllık bir memuriyeti noktalıyorum.

Yolunuzun tekrar İstanbul’a düşmesi nasıl oldu?

Bu benim Türkiye’deki ikinci görevim; 1999-2002 yılları arasında elçi müsteşarı sıfatıyla Ankara’daydım. İki numara olarak görev yapmıştım. O zamanlar Türkiye-İsrail arasındaki ilişkilerin zirvede olduğu bir dönemdi. Ankara’da bulunduğum dönemde üç kez İsrail başbakanı gördüm; Ehud Barak ve Ariel Şaron. İsrail o zamanlar Ortadoğu sorununu çözmek için Türkiye’nin çok olumlu bir pozisyonda olduğuna inandığından en üst düzeyde temas yürütmek için ilk defa Ehud Barak gelmişti. Biz bu ziyareti ‘bir İsrail başbakanının Türkiye’ye ilk açık ziyareti’ olarak nitelendirmiştik çünkü 1955’de Ben-Gurion’un ziyareti gizli olmuş.

O dönemde yaşanan deprem elçilikle halkı birleştirdi. Deprem zamanında Gölcük’te, Adapazarı’nda, İzmit’te bulundum. Atatürk Havalimanı’nda pistlerde İsrail’den gelen yardım uçaklarını karşıladım, yardım malzemelerinin gidecekleri yerlere konuşlandırılmaları için gelenlere refakat ettim. Ümit ediyorum ki o dönemde kurulmuş olan sevgi bağları, birçok kesimin bozma isteğine rağmen, bozulmamıştır. İsrailleri görmüş olanlardan, bire bir bağ kurmuş olanlardan, “biz kan kardeşi olduk” demiş olanlardan bahsediyorum. Şuna inanmak istiyorum; o dönemde İsrailli cerrahları sahra hastanelerinde ameliyat yaparken görmüş olanlar, bize “ayrılmayın buradan, daha imkânlarımız normale dönmedi” diyen zamanın seçilmiş mevki sahipleri, belediye başkanları, oradaki erkân, aynı görüşteler ve o zamanda kurulmuş olan dostluklar devam ediyor. Tabii hangi basını okuduklarını bilmediğim için nelerden etkilendiklerini bilemem. Ama umarım ki onlar son olayları tek yanlı veren basını okumazlar; okusalar bile bir şeylerin eksik verildiğini görürler.

Ankara’dan sonra yatay geçişle Kazakistan’a büyükelçi olarak gittim. İki sene kaldıktan sonra İsrail’e döndüm. Ankara’daki görevim sırasında bugün aramızda olmayan bir diplomatın düğününde, İstanbul’da eşimle tanıştım. Paris’ten tanıdığım bir mevkidaşımın düğünüydü. Ben damat tarafı olarak, Ankara’dan annemle düğüne katıldım, Ferda da gelin tarafıydı. Düğün sırasında tanıştık ve dans etmeye başladık. Normalde dans etmem, bir tek orada dans ettim. Ferda da kızar bana, “Beni dansla tavladın, bir daha da dans etmedin,” diye. Sonra evlenerek gittik Kazakistan’a. Nikâh şahitlerimiz de Sayın Hikmet Çetin ve Milletvekili Sayın Sayar’dı. Sayar deprem sırasında halkın yanındaydı. Tam İsraillilerin geldiği, kimlere, nasıl yardım etmeleri gerektiğini bilmedikleri kaos zamanında bir ‘hizmet vermeye gelmiş’le bir ‘hizmeti koordine etmeye çalışan milletvekili’ olarak bir araya gelmiş ve dostluk kurmuştuk.

 

Kazakistan dönüşünde ise İsrail’de beş yıl kaldım. Dışişlerindeki en uzun iç memuriyet dönemiydi çünkü annemin rahatsızlığı başlamıştı. Bu arada iki yıl boyunda dönemin İsrail enerji bakanının diplomatik işler dışişleri danışmanı olarak görev yaptım. Bu sürede toplantılara katılmaktan, uzmanları dinlemekten enerji, doğal gaz konularında kulaktan dolma da olsa çok bilgi sahibi oldum. Bu konular masaya getirildiğinde uzman gibi konuştuğumda karşımdakiler hep beni bir şey biliyor sanır. Dışişlerinde her diplomat yeni bir dış göreve geldiğinde, bir önceki dönemin kazanımı ile gelir ve onu malzeme olarak kullanır. Onun için enerji konularını daha rahat konuşabiliyorum. Benden sonra gelecek arkadaş 6-7 yıldır, bölgesel terörle mücadele daire başkanı. Son zamanlarda çok gündemde olan bu konuları akademik çevrelerle ve basınla çok iyi konuşabilecek.

2009’da dış görev istediğimi belirttim. Daha doğrusu 2008’de; 2009’da merkeze dönecek diplomatların listesi çıkıyor, siz de onların içinden – üç yere kadar – talip oluyorsunuz. Sonrasında atama kurulu tercihleriniz arasından sizin görev yerinizi belirliyor. Bir baktım İstanbul başkonsolosluğu. Bilirsiniz bazı şeyler ayla güneş tutulmaları gibidir. Ramazan 33 yılda bir aynı yere gelir. Bu da öyle bir şey. O anda önce “Bırakalım şimdi İstanbul’u, başka yere gideyim,” dedim. Ama sonra “İstanbul bir daha 33 yıl sonra gelecek ve ben çoktan başka yerde olacağım” diye düşündüm. “Fırsat bu” dedim. İstanbul başkonsolosluğunu birinci tercih olarak işaretledim. İşaretlerken İsrailli bir diplomat olarak İstanbul’a, son yıllarda Türkiye’ye gelmenin ne olduğunu bilerek geldim. Ve sonuç olarak da yanılmamışım.

Tam olarak ne zamandı?

2008 senesinde adaylığımı koydum. Adaylığımı koyduğumda henüz iki ülke arasında kriz yaşanmamıştı. Yanılmıyorsam Başbakan Ehud Olmert, daha Aralık 2008’deki ziyaretini yapmamıştı. Atama haberinin telefonunu aldığımda krizin sonrasıydı artık.

Bizde atamalar Türk sistemindeki gibi değildir. Türk sisteminde atamalar lego gibidir. Hepsi yapılır, listeler oluşturulur, tüm atamalar oturur, bakanlar kuruluna onaylatılır, en sonda açıklanır. Bizde sistem öyle değil. Atama kurulu toplanır, bugün on atamayı kararlaştıracaklar, karara bağlarlar. Sonraki on yer bir sonraki kurul toplantısında belirlenir.

İstanbul’a gelmeden önce beklentileriniz neydi?

İstanbul’a atandığım dönemde, Ortadoğu’da İsrail ile herhangi bir komşusu arasında bir olumsuzluk yaşandığında bunun yankıları en ağır Türkiye’de oluyordu. Bunu Ankara’da da yaşamıştım. 2001’de İsrail’de Filistinlilerden kaynaklı intihar saldırıları vardı. Ve İsrail, kendini tutarak, cevap vermemişti. Ta ki Park Otel saldırısına kadar. Hamursuz Bayramı arifesinde Netanya Park Otel’de bayramı kutlamaya hazırlananlara yönelik intihar saldırısında 30 kişi katledilince İsrail operasyon başlattı. Sonrasında Ankara’da gösterileri, protestoları gördüm, basının tek taraflı verdiğini gördüm. Ancak o zaman bugünkünden farklı olarak bizim düşündüklerimiz, söyleyeceklerimiz kamuoyu tarafından merak ediliyordu. Benim, Türkçe konuşan biri olarak bu konuda söylemek istediklerimi kamuoyu ile paylaşmak isteyen basın vardı. Çok defa canlı yayınlara çağrıldım. Saatlerce, her yerde konuştum o yıllarda.

Onun için biliyordum ki orada bir şey olduğu zaman burada gösteriler, protestolar olacak, burada tek yanlı bir basınla muhatap olacağız. Nitekim 2. Lübnan Savaşı sırasında Hizbullah’ın İsrail’e yönelttiği roketler saldırıları zamanında, Hayfa’da bir saldırıda sekiz tren yolu işletmesi işçisi hayatını kaybetmişti. Bu çatışmalar sürürken, Türkiye’de televizyonu açıyorum, “İsrail saldırısının bilmem kaçıncı günü”. Sanki İsrail saldırıyor…

Öte yandan özellikle Türkçe bilen bir kişi olarak Türkiye’de diyalogumun daha verimli olacağımı biliyordum. İstanbul’da bir diplomat olmanın ayrıcalığını da yaşamış biriyim. İstanbul’da çevre edinmek için akademik çevreler, iş çevreleri, basın çevreleri ve sosyal hayat var. İstanbul’da isterseniz 24 saat yaşayabilirsiniz. Mesai haricinde yapmanızın şart olmadığı ama yaparsanız iyi olur diye nitelendirebileceğim temaslar var. Ve aynen böyle oldu.

İsrail’den geldiğinizde stres ivmesinin bu kadar yükselebileceğini tahmin edebiliyor muydunuz? Eminim çok keyifli günler geçirdiniz ama çok da sıkıntılı günler oldu.

Sıkıntılı günler maalesef başta ve sonda oldu. Gelişimde verdiğim mülakatı çok iyi hatırlıyorum. Dedim ki “Dökme Kurşun Operasyonu zamanında – Aralık 2008 sonu, Ocak 2009 başı – bir hükümeti ya da bir politikayı eleştirmenin ötesinde bir halkı, bir ulusu ve bir dini hedef alan ve maksadını aşan şeylerle karşılaştık.” Bunları söyledikten sonra bir azalma gördük. Sonra maalesef Mavi Marmara olayı oldu. Onu da burada yaşadım.

En ağırı hangisiydi?

Tabii biraz hafıza yanıltır ama sanki son yaşanan daha ağır. Mavi Marmara arifesinde televizyonlara çıkıp “Bu geminin bu şekilde gelmesinde hiçbir fayda yok,” demiştim. Bir kez daha paylaşayım: Gazze’ye hiçbir ambargo yok, deniz ablukası var. Tüm bu ablukaya rağmen, Gazze’nin elinde füzeler, roketler var ve bunları bol bol kullandı İsrail’e karşı. Bir de deniz ablukası olmasaydı neler olacağını siz tahmin edin. “Amaç bir insani yardımsa buyurun Aşdod’a,” denildi. Aşdod’a klimalı çadırlarla tesis kuruldu. Gemidekiler iner, biz malzemeyi kontrol ederiz, malzeme Gazze’ye yöneltilir, yolcular da havalimanından Türkiye’ye döner, diye plan yaptık. Belli ki kimilerinin amacı üzüm yedirmek değil, bağcıyı dövmekti. Ve iki ülke arasında bir kriz yaratmakta da muvaffak oldular. Tabi kamuoyu kapılmadı tüm bu oyuna. Ve gördük ki bu geçen yıllar zarfında iki ülke arasındaki ilişkilere inanan, işbirliğine inanan kesimler bizden ayrılmadı, bizden dostluklarını esirgemediler. Bu anlaşmazlığı çözmek için bir takım çabalar gösterildi iki taraftan da.

Bugün bildiğiniz gibi tekrar olaylar oldu. İsrail’e yönelik binlerce roket saldırılarında bulunuldu. Bazıları, “Bunlar basit, bunlar teneke,” diyor. Bunlar, içinde patlayıcı madde olan roketlerdir, aralarında uzun menzilli olanlar da var. Bunlar vurdukları yerde adam öldürebilir. Gazze’deki adam, daha doğrusu Hamas, fırlattığı zaman “Ben fırlatayım boş araziye düşsün diye,” fırlatmıyor. “Fırlatayım, adam öldüreyim” niyetiyle fırlatıyor. “Onlarda kaç kişi öldü, sizde kaç kişi öldü?” diye soruyorlar. Ben bu tür yaklaşıma karşıyım, doğru bulmuyorum. Çünkü neticeye değil, niyete bakmak lazım. Peki, neden İsrail’de az zayiat var? Birincisi, İsrail’de kentsel nizam planı gereği, her semtte hatta her binanın altında bir sığınak var. İkincisi, hatırlarsanız 1991’de Körfez Savaşı’nda Saddam Hüseyin’den kırk füze yedik kafamıza. 91’den sonra inşaat mevzuatına bir yenilik getirilerek yapılan her inşaatta, dairenin içinde korunaklı bir bölge olması zorunluluğu konuldu. Bu bölgenin özelliği, hiç pencere yok - varsa da özel bir malzemeden olacak - duvarlar alçıpan olmayacak, kapısı çelik olacak, havalandırması olacak. Çoğu yerde bunlar normal bir oda görüntüsündedir. Bazı inşaatlarda da anlarsınız buranın korunaklı oda olduğunu.

İsrail’de ayrıca erken uyarı sistemi var. Hamas füzeleri daha namludan çıktığında nereye düşeceği saptanıyor. Ve Gazze’den mesafesi uyarınca siren çalıyor. İnsanlar biliyor ki ‘bizim bölgemizde 15 saniyemiz var, bizim bölgemizde 30 saniyemiz var.’ Tel Aviv’in yanılmıyorsam bir dakikası var. Buna ilaveten Demir Kubbe var. Demir Kubbe aslında bu çatışmanın iki taraf için de çok daha vahim boyutlara ulaşmasını önledi. Demir Kubbe füzenin ya da roketin yörüngesini çok hızlı bir şekilde saptayabildiği için havada parçalamak için bir füze atıyor. İsabet etmese bile yanında patlayarak füzeyi parçalıyor ve yere şarapneller düşüyor. O yükseklikten gelen şarapnel aslında deler insanları. İsrail’deki sivil savunma talimatı şu. Siren çaldığında korunaklı bölgeye geçebilirseniz geçin, yoksa mevzilenin; yüzükoyun siluetinizi ufaltın. Bunlar sayesinde büyük ölçüde can kaybı önlenebildi.

Ama unuttuğumuz bir şey var, havan topları. Havan toplarına karşı henüz bir önlem bulunamadı. İnşallah bulunacak teknoloji ile. Havan toplarının geldiğini ancak siz ıslığını duyunca anlıyorsunuz. Islıktan sonrası kader.

Türkiye – İsrail ilişkilerini nasıl görüyorsunuz? Sizin bu konuda her zaman optimist bir tavrınız var.

Öncelikle durumu 15 yıl öncesiyle mukayese etmek gerekirse, tüm bunları kamuoyuyla pek paylaşma imkânım olmadı. Benimle çok az röportaj yapıldı. Kapsamlı sadece üç röportaj yapıldı, onlar da verilmedi. Hatta Anadolu Ajansı geldi, 1,5 saat sohbet ettik. Hiçbiri yayınlanmadı, sadece İngilizce yayında birkaç satır gördüm. Bir tek, tirajı yüksek gazetelerin birinde, küçücük bir şey gördüm. Bir saat konuştum, bir paragraf çıktı. Durum böyleyken kamuoyu yanlış bilgilendiriliyor, tek taraflı bilgilendiriliyor.

Buradaki basını üçe ayırıyorum. Bir tanesi yüksek tirajlı gazeteler. Onlardan müzmin olarak manşetlerden mustarip oluruz. Türkiye’de reyting çok önemli olduğu için manşet önemlidir. Manşet ve fotoğraflar bir insanı bitirebilir. Dünyada Türkiye kadar görsel bir yayından, görsel bir eserden zarar görmüş başka bir ülke yoktur. Geceyarısı Ekspresi filmini hatırlıyorsunuz. Bir film bir ülkeye ne yaptı. Burada bir basın iki ay boyunca İsrail’i manşet ve görsellerle karalıyor. Ama o yüksek tirajlı gazetelerde içeriğine girdiğiniz zaman daha dengeli bir sunum görüyorsunuz. Eğer içeriğe meraklıysanız iki tarafın görüşünü görebilir ve ona göre bir fikir sahibi olabilirsiniz. İkinci olarak ideolojik İsrail karşıtı bir basın var ki zaten onları bıraktık, uğraşmıyoruz. Bir de ortada olan bir basın var. O ortadakiler sanki talimat üzerine olayları İsrail tarafından gelen hiçbir şeyi vermemek suretiyle yapıyorlar. Mesela sabah saat 8’de ateşkes deniyor, 8.30’da Gazze’den füzeler yağıyor, İsrail saat 9’da cevap veriyor. Basın, “İsrail ateşkese rağmen Gazze’yi vuruyor,” diyor. Hamas’ın füze attığını söylemiyor. O basın, ortadakiler, tirajı nispeten daha düşük ama menfaat güdüsüyle hareket ederler. Onlar, İsrail’i maruz gösterecek, İsrail tarafını anlatan her haberi yok saydılar. Onların yaptığı daha kötü. Bir gün, İsrail’de radyoda bir gazetenin vefat eden yayın yönetmeni hakkında bir program dinliyordum. Yanında çalışmış biri de onu anlatıyordu:  “Kariyerime başladığımda onun yanında çalışıyordum. Bugün bu oldu, şu oldu diye gider yanına anlatırdım; o da bunu ver, bunu yayınlama derdi. Ama ‘bu oldu’ derdim, o da ‘bak evladım, yazmadığın haber, vermediğin haber olmamıştır’ derdi.” Bildiğimiz konularda, vakıf olduğumuz konularda bir gazetenin yazdığını eleştirebiliriz. Bilmediğimiz konularda gazetenin yazdığına inanma oranı daha yüksektir. Operasyonun ilk günü bütün gazetelere “başkonsolos hazır,” dedik. Kimse çağırmadı, gelenler de sansürledi. Durum böyle olunca kamuoyu yanlış, tek taraflı bilgilendiriliyor. Bu arada doğru bilenler, dengeli bilenler yok mu, var. Tabi ki var. Ancak yaratılmış genel ortamda sizin bir İsrailli olarak kendinizi anlatabilmeniz çok zor. Allahtan sosyal medya diye bir şey var. Benim yardımcı, Ohad Avidan Kaynar, bu konuda uzman, sosyal medya sayesinde bu barajı aşabiliyoruz.

İstanbul bir kamu diplomasisi merkezidir. Her zaman böyleydi sadece adı yoktu. Onun için bu durumda benim yerime gelecek arkadaşı ne beklediğini kestirmek zor. Geçmişte de bazı olaylar yaşandığında ben durumun vahim olacağını tahmin ediyordum, ancak olmadı. Şimdi işbirlikleri olacak, ilişkiler, ticaret şöyle olacak diyemem çünkü ne olacağını kestiremem. Eminim ki Türkiye’de aklıselim insanlar çok. Bir madalyonun öteki yüzü olduğunu da idrak edeceklerdir, etmişlerdir. Kamular arasındaki işbirliğinin çok önemli olduğuna ve her zaman dediğim gibi denizleri soğutmamak gerektiğine inanacaklardır. Ama Türkiye’de son zamanlarda vuku bulan bazı söylemler Türkiye’nin imajı bakımında dünyada çok olumsuz bir etki yarattı. Biz diplomatlar hem temsil ettiğimiz ülkenin imajını korumakla hem de akredite olduğumuz ülkenin imajını korumakla yükümlüyüz. Çünkü bizim görevimiz o ülkeleri yaklaştırmaktır. Onun için görevimiz çok boyutludur. Özellikle İstanbul gibi büyük metropolde görev yapan diplomatların görevi bu.

Şimdi uzun bir tatile çıkıyorum. Avrupa’ya gideceğim, orada çok arkadaşım var. Eminim soracakları konu “Türkiye’de ne oluyor?” olacaktır. Geçenlerde Edirne’deydim. Sinagoga da gittim. Vakıflar Müdürlüğü tarafından çok görkemli bir restorasyon yapılıyor. İnşallah açılışı da hep beraber yapılır. Açılışı, İsrail halkına, Amerika ve Avrupa’daki Yahudilere, hatta Yahudi olmayanlara duyurmak, Türk kamuoyuna yakınlaştırmak için bir fırsat olarak kullanılmalı. Çünkü Avrupa’daki olgu da çok olumsuz.

Dediğim gibi şu anda ne olacağını kestiremem. Unutmayalım politikada, siyasette, diplomaside, statik hiçbir şey kalmaz, daima değişkendir. Bir gün kötüye gider, bir gün iyiye… Karar vericiler genellikle daha uzun vadeli düşünür. İş onlara kalır. Umarım ki bu olaylar yatışınca tekrar yeni işbirlikleri olacaktır. Mavi Marmara da büyük olay yaratmıştı. Çünkü dediğim gibi o insanlar yardım götürmeye gitmedi, hır çıkarmaya gitti. İsrail’in o konudaki raporunu tekrar okuyan görecek ki gemide iki grup vardı. Bugünlerde bile Türkiye’den Gazze’ye yönelik yardımlar gidiyor. Filistinli yaralılar buraya nasıl getiriliyor? Resimleri görmediniz mi? Orada Magen Adom’un sedyeleri var. Bir koordinasyon yapıldı demek ki iki taraf arasında. Tüm bunları kamuoyunun görmesi gerektiğine inanıyorum.

Türk Musevi Cemaati ile ilişkileriniz nasıl?

İsrail diplomatları bulundukları her yerde görev gereği Yahudi cemaatleri ile yakın ilişkide olmaya gayret eder. Bu bizim vazgeçilmez görevlerimizden biridir. Burada da ben cemaatle dönem dönem birlikte olmaya gayret gösterdim. Çocukluğumda ziyaret ettiğim sinagoglara gidip dua ettim. Bar-mitzva yaptığım Zülfaris Sinagogu bugün müze oldu. Oraya da gittim. Ve dönem dönem cemaat ile de bir araya gelerek karşılıklı bilgilendirdik birbirimizi.

15 yaşında İstanbul’dan ayrıldığınız günden bu güne İstanbul’da çok büyük bir değişim var mı?

Evet var, iyiye doğru… Herkes şaşırıyor bunu söylediğimde ama değişim iyiye doğru. Tamam İstanbul imar bakımından aşırı yoğun ama hangi kent değil ki. Ama bugün bunun bilinci var, bunları düzeltmenin çabası var. Bugün altyapıda atılmış büyük adımlar var. Bugün İstanbul 15 milyonluk bir şehir için temiz bir şehir. Haliç temiz, sular temiz. Bugün bu konulara vakıf, bilgi sahibi olan, vizyonu olan yöneticiler var. Böyle bir metropolün geçmişten kalan sıkıntıları büyük, biliyoruz ama en azından bunun bilinci var, düzeltmek için bir takım girişimler var. Unutmayalım her kentte böyle sorunlar yaşanılır. Burada hiç olmazsa son yıllarda büyük çapta bir düzenleme atılımı var. Onun için ben bugünkü İstanbul’u yeğliyorum. Geceleri aydınlık bir şehir. Temiz, aydınlık, güvenlikli… Keyifli bir şehir. Yapılacak çok şey var.

İsrail – Türkiye ilişkileri negatif bir seyirdeyken ekonomi nasıl her sene yükselen bir grafik çiziyor?

Söz ettiğimiz özel sektörler arasındaki mal hizmet alım satımı. Kamu ihalelerine gelince durumu farklı irdelememiz lazım. Bir İsrail şirketinin Türkiye’de bir kamu ihalesine girmesi geçmişte de zordu, bugün de zor. Özel sektörler arasında mal ve hizmet alım satımı oluyor çünkü iki ülkede de teknolojiye yatkınlık var, her bir ülkenin yarattığı ürünü karşı ülkede almak isteyen bir kesim var. İki ülke arasında serbest ticaret anlaşması var. Unutmayalım ki ilişkilerin iyi olduğu dönemlerde, 50’lilerde ve bilahare 90’lı yıllarda, iki ülkenin kolayca ticaret yapabilmelerini sağlayacak, kolaylıkla hava ulaşımını geliştirebilecek, anlaşmalar ve hukuki altyapı yapıldı. Mesela sivil havacılıktaki altyapıyı gören bir uzman, “50’li yıllarda bu anlaşmayı yapan ne uzun vizyonlu insanlarmış,” yorumunu yaptı. Bugün bunların sayesinde THY günde sekiz uçuş – şimdilerde talep olmadığı için düşüyor - yapıyor, Pegasus hatta girdi. Hepsi geçmişte yapılmış bu anlaşmalar sayesinde. 90’lı yıllarda serbest ticaret anlaşması, yatırımları koruma anlaşması ve benzer anlaşmalar imzalandı. Bunların sayesinde mal ve hizmet alım satımı her sene arttı. İnşallah bundan sonra da artar. Tabi bunun için tek taraf değil, iki taraf lazım. Onun için, Türkiye’nin İsrail’deki ve batıdaki imajını olumlulaştırması ve son zamanlarda yaratılmış olan bazı olumsuzlukların telafi edilmesi, bunun doğru bir şekilde düzeltilmesi çok yararlı olacaktır.

Bu güzel sohbet için teşekkür ediyoruz…

Ben teşekkür ederim. Son olarak da tüm okuyucuların yaklaşan Roş Aşana Bayramı’nı kutlayarak Hag Sameah demek istiyorum.

 






Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın