Son otobüs

Çöl ortasında bir davul. Ender ağaçlardan birinin kurumuş dalı rüzgarda salınan davulu çalıyor.  Çöl değil oysa bulunduğum yer. İstanbul Modern.  Plurivocality/Çok Sesli sergisi.1 Zaman ve mekân her adımda değişiyor. Semiha Berksoy’dan bir arya duyuluyor başka bir odadan.  Bu oda, Berksoy’un kendi yaptığı yağlıboya opera resimleri ile renklenmiş, müzikle canlanıyor sanatçı.

Sarkis, Edward’ın Munch’un ikonik ‘Çığlık’ resmini yorumluyor yeniden. 1800’lü yıllardan itibaren bu topraklarda yaratılmış görsel sanat eserleri ve sanatçılar yine bu topraklardan yükselen müziğe karışıyor. Yüzyıllar aynı anda gözünden, kulağından ruhuna karışıyor insanın. Kamran İnce’nin bestelediği ‘Mavi Senfoni’yi dinlerken Doğançay’ın ‘Mavi Senfoni’2 isimli tablosunda kayboluyor insan. Hale Teger’in, ülkemizde sahil kasabalarında deniz üzerinde sık sık görmeye alışık olduğumuz bir ipe bağlı rengârenk ‘Deniz Üzerinde Balonlar’ı salınıyor hafif dalgada. Dikeyde ters yüz edilmiş bu çalışmada farklı renkteki her bir balon farklı bir sesle katılıyor toplumun melodisine. Ardından girdiğiniz odada kendinizi o balonların arasında buluyorsunuz. Balonların arasında bir balon. Kendi melodinizle katılıyorsunuz. Melodilerin arasında bir melodi. Türkiye’de görsel sanatlar sesli sanatlara, sanat geçmişi bugüne karışıyor düşüncenizde. Onlar birbirleri ile karışıp bir bütün oluştururken izleyicinin ritmi, rengi ve melodisi de bu bütünün içinde kendi yerini buluyor.

Başka bir köşede, yine Semiha Berksoy, bu sefer Nazım’ın bir şiirini okuyor sergi gezgininin kulağına: 

“Gece yarısı. Son otobüs. / Biletçi kesti bileti. / Beni ne bir kara / haber bekliyor evde, / ne rakı ziyafeti. / Beni ayrılık bekliyor. / Yürüyorum ayrılığa korkusuz ve kedersiz.

....

İyice yaklaştı bana büyük karanlık. / Dünyayı telaşsız, rahat seyredebiliyorum artık. / Bakınıyorum başımı kaldırıp işten, / karşıma çıkıveriyor geçmişten / bir söz / bir konu / bir el işareti.

....

Söz dostça / koku güzel, / el eden sevgilim.

....

İyice yaklaştı bana büyük karanlık.

....

Ve belki, ne yazık, / hatta en güzel yalan / beni kandıramıyor artık. / Artık söz sarhoş edemiyor beni, / ne başkasınınki, ne de kendiminki...

“Herkesin bir seçimi var. Nefret etmek üzere eğitilmişseniz bile, toleransı seçebilirsiniz. Empatiyi seçebilirsiniz” diyor Zak Ebraim bu ay Amerika’da yayınlanacak olan ‘The Terrorist’s Son-A Story of Choice/ Teröristin Oğlu-Bir Seçim Hikâyesi’ isimli kitabının tanıtımında. Ebraim bir teröristin oğlu. Babası,  Rabi Kahane’nin katili ve birçok başka katliamın yanı sıra 1993 Dünya Ticaret Merkezi bombalamalarının planlarına katkıda bulunmuş olan El-Sayyid Nosair. Dünyanın dört bir köşesinde bombaların patladığı bu dönemde bile Ebraim’in “Şiddet kişinin dininde ya da ırkında doğuştan var olan bir şey değildir. Ve bir çocuk babasının yolundan yürümek zorunda değildir. Ben babam değilim,” demesi, annesinin “nefret etmekten çok yoruldum” ifadesi ile birlikte barışın her şeye rağmen her zaman mümkün olabileceğine dair bir söz.

İçinde bulunduğumuz Eylül ayı -ya da İbranice adı ile Elul ayı- Musevi camiasının yaşam kitabının açık olduğu aydır. Bu ay boyunca geçmiş hatalarımızın üzerinden gitme, kendimize bir ‘çeki düzen’ verme, yol boyunca kırmış olduklarımızdan özür dileme ve bizleri kıranları da affetme dönemidir. Önce insanlardan, sonra Allah’tan af dileme dönemidir. Bir iç hesaplaşmadır. Özür ve af döneminin sonunda biraz daha dönüşüp daha iyi bir insan olunacağına göre temiz bir sayfa açma dönemidir. Bedenlerimizden soyunmasak, soyunmaya hazır olmasak bile henüz, aynı bedende yeniden doğmak dönemidir.

İnanışa göre Allah dünyayı ‘söz’ ile yaratmış ve her an ‘söz’ ile yaratmaktadır. Biz de bu bir kere daha sözümüzü iyiliğe, güzelliğe, huzura ve barışa verelim. Nazım’ın Son Otobüs’te dediği gibi, sözü dostça söyleyelim. Kışkırtmasın artık bizleri düşman, fark edelim düşman dedikçe, düşmanı kendimizde yarattığımızı.

Bunun yerine, Zac Ebraim’in seçimi gibi, kendimizde ve dünyada huzuru ve barışı ‘sözü’müzle yeniden yaratalım.

 

1 İstanbul Modern’deki PLURIVOCALITY/ÇOK SESLİ sergisi Türkiye’de görsel ve işitsel sanatlar arasındaki etkileşimlere işaret etmeyi ve bu alandaki güncel üretimlerden bir seçki sunmayı hedefliyor. 27 Kasım’a kadar gezilebilecek bu sergi görsel sanatların ses ve müzik ile geçmişten günümüze kurduğu yakın bağı araştıran ‘Çok Sesli’, sanatçıların kişisel ve toplumsal süreçlerde müziğe duydukları özel ilgiyi yansıtıyor.

2 Burhan Doğançay’ın 1987 yılında 1. İstanbul Bienali için karışık teknikle yaptığı tablosu Mavi Senfoni için İstanbul Modern’in şef küratörü Levent Çalıkoğlu’nun isteği ile Kamran İnce tarafından yapılan beste piyanist Hüseyin Sermet tarafından icra edilmiş.  Doğançay’ın Mavi Senfoni tablosu 80’lerde düşük bir fiyata satıldı ise de 2009 yılındaki satışı ile 2010 itibariyle son 5 yılın en pahalı Türk resmi oldu. 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın